.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

İzmir’in 2035 Vizyonu: Ya sıçrayacak ya sıradanlaşacak

Okuma Süresi: 8 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
İzmir’in 2035 Vizyonu: Ya sıçrayacak ya sıradanlaşacak
İzmir’in 2035 Vizyonu: Ya sıçrayacak ya sıradanlaşacak
Paylaş:
Şehirlerin hayatında bazı kritik eşikler vardır. O eşikler kaçırılırsa, yıllar sonra aynı noktaya dönmek mümkün olmaz; sadece “keşke” denir. İzmir bence tam da böyle bir kavşakta duruyor.
Bugün hâlâ yaşanabilir bir şehirden söz ediyoruz. Hâlâ yüksek potansiyeli olan, kültürel derinliği bulunan, insan sermayesi güçlü bir kent İzmir. Ege’nin iklimi, yarımadanın benzersiz doğası, tarım, gıda çeşitliliği, kıyı şeridinin cazibesi, üniversiteleri, iş dünyası, sivil toplum geleneği… Bunlar birçok şehrin satın alamayacağı varlıklar.
Ama aynı anda başka bir tabloyu da görüyoruz: Enerjisini yavaş yavaş kaybeden, gençlerini tutmakta zorlanan, ekonomik çekim gücü zayıflayan, tarihsel dokusu aşınan bir kent. Bu ikili tablo uzun süre birlikte yaşayamaz. Ya bu şehir, sahip olduğu birikimi çağın diliyle yeniden okuyup dünyaya bağlanacak, ya da iyi niyetli ama parça parça çözümlerle, potansiyelini her yıl biraz daha harcayarak sıradanlaşacak.
O yüzden “İzmir 2035” romantik bir şehir güzellemesi değil; bir zorunluluk. Eğer İzmir önümüzdeki 10 yılda sistematik, kapsayıcı, icraya dönük bir vizyonla kendini yeniden konumlandırmazsa, Türkiye içinde de Akdeniz havzasında da ikincil bir şehir haline gelir. Oysa tarihi ve genetik kodları buna izin vermiyor. İzmir sıradanlaşmayı kaldırabilecek bir şehir değil.
Üstelik bu konuşmanın partisi yok. Bu, sağ-sol, iktidar-muhalefet, belediye-merkez tartışmalarının üstünde bir mesele. Şehirler, günübirlik siyasi döngülerle değil, 20–30 yıllık stratejik akılla yarışır. Dünya ligine çıkan şehirler, partilerüstü bir mutabakatla çıkar. Çağrım da tam olarak bu: İzmir’in ortak geleceğini siyaset üstü bir “medeniyet projesi” olarak ele almak.

“Genetik kod” derken neyi kastediyorum
Şehirlerin de insanlar gibi karakterleri vardır. Bazıları içine kapanıktır, bazıları dışa açıktır. Bazıları üretim merkezidir, bazıları idari merkezdir. Bazıları ise ticaret ve kültürle büyür. İzmir başından beri bir “açıklık şehri”.
1920’lerin Smyrna’sını düşünün: Doğu Akdeniz’in en parlak liman kentlerinden biri. Ticaret var, müzik var, tiyatro var, estetik var, yüksek bir yaşam kalitesi var. Cami, sinagog ve kilise yan yana. Çok dillilik gündelik hayatın doğal parçası. Kültürel çoğulculuk bir slogan değil; şehrin günlük işleyişi.
Bugün Singapur’u, Barselona’yı, Marsilya’yı küresel şehir yapan hangi unsurlar varsa, yüz yıl önce İzmir’de de vardı. Şehrin DNA’sı açıklık, ticaret, kültür ve kozmopolitlik ile örülmüş. Bu ruh yok olmadı; sadece ihmal edildi.
İzmir denize sırtını döndü. Tarih geri plana itildi. Plansız büyüme, kimliksiz beton, kopuk kent parçaları ortaya çıktı. Bugün konuştuğumuz trafik, altyapı, düzensiz kentleşme gibi sorunlar semptom; asıl hastalık vizyon ve etkin icraat eksikliği. Sorun kapasite değil; sorun yön ve yönetişim.
Ben İzmir’i “eski İzmir” diye romantize etmiyorum. Ama şunu söylüyorum: İzmir’in asıl rekabet avantajı, geçmişin dekoru değil; geçmişin şehir karakteridir. O karakteri yeniden üretmeden, bugünün sorunlarını kalıcı biçimde çözemeyiz. Bu şehir, doğası gereği dünyaya açık kaldığında güçlenir; içine kapandığında zayıflar. İzmir’in genetik kodu budur.

Denizden koptu
Bugünkü İzmir’de en büyük kırılma denizle kopuş olmasıdır. Bir liman kentinin kalbi denizdir. Deniz sadece manzara değildir; ekonomidir, ticarettir, lojistiktir, kültürdür, özgürlüktür. Bugün İzmir’de denizle şehir arasında tuhaf bir mesafe var. Kordon ayrı bir dünya. Kemeraltı ayrı. Kadifekale ise neredeyse unutulmuş bir hafıza adası.
Oysa liman kentleri parçalı değil, akışkan olur. Şehrin sokakları denize akar; deniz şehrin içine girer. Barselona’da Rambla denize iner. Lizbon’da sokaklar okyanusa akar. Nice’te her cadde Promenade’a çıkar. İzmir’de neden olmasın?
Kemeraltı’ndan Kordon’a uzanan kesintisiz bir yaya aksı; Agora’dan Kadifekale’ye çıkan bir kültür yolu; ikonik mimari ve sanat eserleriyle güçlendirilmiş kamusal alanlar; müzik, gastronomi, tasarım ve yaratıcı endüstrilerle örülmüş bir şehir omurgası… Bunlar “güzel olsun” diye yapılacak işler değil. Doğrudan ekonomik kalkınma stratejisidir.
Şehirle deniz birbirine değdiği anda turist gelir, yatırımcı gelir, yetenek gelir. Gençler kalır. Şehir nefes alır. Denizle barışmak İzmir için bir peyzaj meselesi değil; bir rekabet stratejisidir. Liman kentinin kaderi, limanın ve kıyının şehirle kurduğu ilişkiyle yazılır.
İzmir’i anlamanın yolu tarihten geçiyor. 8.500 yıllık bir geçmişten söz ediyoruz. Hitit’ten İyonya’ya, Roma’dan Osmanlı’ya kadar kesintisiz bir medeniyet zinciri.
Ve önümüzde çok öğretici bir örnek var: 1402’de Timur limanın ağzını doldurtuyor. Kaleyi alamayınca limanı işlevsiz bırakıyor. Görünürde askeri bir hamle, gerçekte ekonomik intihar. Bir liman kentinin kalbi sökülüyor. Sonuç? İzmir üç yüz yıl boyunca ticari rolünü kaybediyor.
Tarih bize çok net bir şey söylüyor: Denizden kopan şehir kaderinden kopar. Bugün yaptığımız hataların çoğu da bu zihinsel kopuştan kaynaklanıyor. Denizle bağını zayıflatan şehir, sadece turizmini değil; ticaretini, kültürünü, özgüvenini, hatta “dünya ile konuşma kabiliyetini” de zayıflatır.
Tarihe bakınca şunu görüyorum: İzmir’in hikayesi, “güzel bir sahil kenti” hikayesi değildir. İzmir, Doğu Akdeniz’in bir kavşak hikayesidir. Bu kavşak kimliğini kaybettiğinde, büyüme de çekim gücü de düşer. O yüzden geçmişi bilmek, geleceği tasarlamak için şart.

Şehrin ruhu
Şehir ruhu dediğimiz şey, insanların “burası benim şehrim” diyebilmesi, tarihi mirasını yaşatması ve öğrenmesi. Çünkü şehir dediğiniz şey yalnızca altyapı değil; bir “ortak hikâye”dir.
Eskiden Kadifekale’ye çıkmak bir ritüeldi. Hıdrellez’de insanlar dileklerini körfeze bırakırdı. Bu bir manzara değil; şehirle kurulan aidiyet bağıydı. Bugün o bağ zayıfladı. Şehirler betonla değil hafızayla yaşar. Hafıza kaybolursa ruh da kaybolur. Ruh kaybolursa yatırım da gelmez, turist de gelmez, yetenek de kalmaz.
Ekonomik rekabetin temeli bile aslında psikolojiktir. İnsanların yaşamak istediği şehir kazanır. Yetenekli bir gencin şehir seçimi, bir yatırımcının ofis seçimi, bir sanatçının üretim alanı seçimi, bir ailenin hayat kurma kararı… Hepsi “şehir ruhu”yla ilgilidir. İzmir’i dünya ligine taşıyacak olan yalnızca projeler değil; o projelerin üreteceği ortak aidiyet duygusudur.

Turizmde bir modeli olmalı?
Bu konuda onlarca master plan hazırlandı; çoğu raflarda. Rant getirmeyen girişimler öne çıkmıyor, bu da işin acı tarafı. Oysa İzmir’in turizmdeki en büyük hatası kendini sadece “sahil şehri” gibi pazarlamak. Sahil her yerde var. Ama hikaye her yerde yok. İzmir’in elinde eşsiz bir miras var: Aziz Polikarp, Yedi Cemaat, Efes, Bergama, Sardes, Homeros… Bu topraklar Hristiyanlığın ilk merkezlerinden biri. Bu, turizm ürünü değil; küresel ölçekte bir kültür hazinesi.
Turizm artık kum ve güneş değil. Turizm hikaye, hafıza ve anlam. Hikâyesi olan şehir kazanır. İzmir’in hikâyesi her alanda fazlasıyla var; biz sadece öne çıkaramıyor, anlatmıyoruz. Üstelik bu hikâyeleri bilen insanların sayısı azalıyor. Onlar hayattayken bu hafızayı canlandıralım, kurumsallaştıralım, geleceğe taşıyalım.
Burada mesele “daha çok turist” değil; “daha nitelikli turist, daha uzun konaklama, daha yüksek katma değer” meselesi. İzmir bunu yapabilecek kapasitede. Çünkü İzmir’in elinde yalnızca deniz değil; medeniyet var.

Bölgesel bir ekosistem
Modern kalkınma artık şehir ölçeğinde değil, bölge ölçeğinde. Çeşme, Urla, Karaburun, Foça, Seferihisar… Manisa, Aydın, Denizli, Balıkesir… Karşı kıyıdaki Yunan adaları… Bunlar ayrı ayrı küçük yerler değil. Hepsi birlikte dev bir Ege-Akdeniz metropolü.
Nasıl Floransa’yı Toskana’sız, Nice’ı Côte d’Azur’suz düşünemezseniz, İzmir’i de yarımadasız düşünemezsiniz. Bu ekosistem birlikte planlanmalı. Birlikte pazarlanmalı. Birlikte kalkınmalı. Bu, sadece turizm için değil; tarım-gıda, yaratıcı endüstriler, lojistik, eğitim, sağlık, hatta emeklilik ekonomisi için de geçerli. İzmir’i “tek şehir” gibi düşünmek, onu küçük düşünmektir. İzmir bir “bölgesel merkez” olmalı. Ve bu, partilerüstü bir ortak akılla mümkün.

Finansman nereden bulunacak?
Para bulunur. Dünya Bankası, EBRD, Avrupa Yatırım Bankası, AB fonları, özel fonlar… Hepsi iyi proje arıyor. UNESCO da işin içinde olmalı. Ama asıl kıt olan para değil: Vizyon ve insan.
Aidiyet satın alınamaz. İzmir’in asıl sermayesi insan kalitesi. Bu şehir hâlâ “biz” diyebilen bir kültüre sahip. İşte gerçek rekabet üstünlüğü bu. Çok net söyleyeyim: iyi tasarlanmış, iyi yönetişilen, ölçülebilir hedefleri olan, şeffaf bir programla İzmir’e kaynak akışı sağlamak mümkün. Ama bunun için “proje yazalım” refleksi yetmez. Bir “icra mimarisi” kurmanız gerekir. Finansman, güven gördüğü yere gelir. Güveni de şeffaflık ve süreklilik üretir.

Bu vizyonu kimler taşıyabilir?
Bu şehir hâlâ “ben” demeden önce “biz” diyebilen, kavga etse de kopmayan, itiraz etse de terk etmeyen bir toplumsal dokuya sahip. İzmir’in gerçek sermayesi budur. Asıl rekabet üstünlüğü buradadır.
Sadece ilk anda aklıma gelenleri saysam: Ahmet Güler, Alaattin Yüksel, Ali Naili Kübalı, Alphan Manas, Nedim Atilla, Ayşe Tatari, Aytun Çıray, Bülent Akgerman, Can Ersoy, Cengiz Şişman, Çetin Gürel, Deniz Yücel, Ender Arat, Faruk Güler, Fatih Özçelik, Hakan Çalı, Hamza Dağ, Hasan Işık, İbrahim Gökçuoğlu, İbrahim Yüncü, Mehmet Aktaş, Moris Crespin, Muzaffer Tuncağ, Nazik Işık, Nurhayat Talay, Oğuz Aydemir, Önder Türkkân, Özdem İşsever, Şebnem Bursalı, Sergenç İneler, Sıtkı Şükürer, Tuncay Göksel, Tuncay Özkan, Ulvi Puğ, Uğur Sayınbatur, Uğur Yüce, Ümit Yalçın, Yaşar Ürük…
Yerel yönetimde Cemil Tugay, Aziz Kocaoğlu, Tunç Soyer, Selçuk Balkan, İlkay Girgin Erdoğan…
İş dünyasında Ender Yorgancılar, Mahmut Özgener, Işınsu Kestelli, Lucien Arkas, Sibel Zorlu…
Daha sayabileceğim onlarca isim var. Ama mesele “kim”den önce “nasıl” meselesi. Bu isimler sadece bir liste değil; hafıza, tecrübe, aidiyet demek. Hareket geçmeli, geçirilmeli. İzmir’i bir “ortak akıl koalisyonu” büyütebilir. Bu koalisyonun rengi olmaz; hedefi olur. Bu bir parti projesi değil; bir şehir projesi olmalı.
Şehirler geçmişiyle barışmadan geleceğini kuramaz. Kendiliğinden toparlanamaz. Böyle şehirler iki kaderden birini yaşar: ya dünya ligine çıkar ya da kendi potansiyelinin gölgesinde kalır, sıradan bir kent olarak silinir gider. Ortası yok.
Bugün İzmir’i yeniden canlandırmak için hazırlanmış ama tozlu raflarda kalan plan çok, rapor çok. Sürekli toplantı yapılıyor. Yapılar kuruluyor, sonra geri sarılıyor. Eksik olan şey geniş şekilde paylaşılan, kucaklayıcı bir vizyon; karar, cesaret ve liderlik.
Aslında un, şeker, yağ ziyadesiyle var. Artık helvayı yapacak ustalar lazım. İzmir’in bu konuda da eksiği yok. Bir işaret fişeği çakılsa gerisi gelir. Yarın değil. Gelecek yıl hiç değil. Şimdi hemen başlayarak.
Çünkü şehirler zamanı kaçırınca tarih onları affetmiyor; üstlerindeki toprağın altında kalıyorlar.

Somut beş tavsiye
1. Denizle bütünleşik kültür aksı kurun. Kemeraltı, Agora, Kadifekale, Kordon hattında kesintisiz yaya ve kültür koridoruyla “şehir omurgası”nı bu hat üzerine inşa edin.
2. İzmir İnanç & Kültür Rotası’nı küresel markaya dönüştürün. Polikarp ve Yedi Cemaat merkezli uluslararası tanıtım; UNESCO, AB ve kalkınma bankalarıyla paketlenmiş, ölçülebilir hedefleri olan bir program.
3. Ege Ekosistem Konseyi’ni kurun. İzmir + yarımada + hinterland + adalar: Tek bir destinasyon, tek bir ekonomi, tek bir yaşam modeli olarak planlansın. Mevcut kurumsal yapılar ile duplikasyom değil sinerji yaratacak şekilde.
4. Yaratıcı endüstriler ve inovasyon limanı oluşturun. Tasarım, gastronomi, start-up ve dijital sanat için uluslararası kampüsler; gençleri şehirde tutacak “üretim ekosistemi”.
5. Siyaset üstü ‘İzmir 2035 Ofisi’ ile icra mimarisi kurun. Profesyonel, bağımsız, hesap verebilir; proje yönetimi ve finansmanı takip eden bir yapı. İzmir’in en çok ihtiyacı olan şey “yönetilebilir vizyon”dur.