Bir sabah uyanıyorsunuz. Birikimlerinizi değerlendirmek için aldığınız fona ulaşamıyorsunuz. Üstelik paranızı ne zaman alacağınızı, ne kadar kaybınız olacağını bilmiyorsunuz.
Eylül ayında yüz binlerce insan kendisini tam da böyle bir belirsizliğin içinde buldu. Yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. Bu fonlarda 455 binden fazla yatırımcı vardı. Sonrasında ödeme ve tasfiye süreçlerine ilişkin düzenlemelerin yapılmış olması, şu soruyu ortadan kaldırmıyor: Nasıl oldu da bu kadar çok insanın birikimini emanet ettiği bir sistem, bu kadar büyük bir güven kaybıyla karşı karşıya kaldı? Yaşananlar, yatırım kararlarında hangi bilgilere baktığımızı yeniden düşündürdü. Getiriyi görüyoruz; peki o getirinin hangi koşullara bağlı olduğunu, hangi riskleri taşıdığını ne kadar anlayabiliyoruz? Bu sorunun finansal boyutunu uzmanları tartışıyor. Ama ben bu krizin ortaya çıkardığı başka bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum: Şirketlerin söyledikleri ile yaptıkları arasındaki mesafeye.
Söylenen başka, yapılan başka mı?
Bugün pek çok kuruluş, sürdürülebilirlik raporları yayımlıyor. Bu raporlarda şeffaflık, dürüstlük, etik değerler ve paydaşlara karşı sorumluluk gibi kavramlar yer alıyor. Asıl soru şu: Bu kavramlar raporların sayfalarını aşıp uygulamada ne kadar yer buluyor? Bir kurumun sürdürülebilirliği, iklim, karbon, çalışan eşitliği gibi öne çıkan konuların yanında başka bazı soruların yanıtlarında gizli: Kararlar nasıl alınıyor? Yetki nasıl kullanılıyor? Riskler kimden saklanıyor, kiminle paylaşılıyor? Çıkar çatışmaları nasıl yönetiliyor? Ve işler yolunda gitmediğinde kim hesap veriyor? Bu sorular bizi sürdürülebilirliğin çoğu zaman çevresel başlıkların gölgesinde kalan önemli bir boyutuna götürüyor: Yönetişim. Hesap verebilirlik, riskler büyürken bunları görmeyi, göstermeyi ve gereken önlemleri almayı gerektirir. Bu kriz, sürdürülebilirlik uzmanlarının titizlikle inşa ettiği küresel standartların da uygulamaya yansımadığında birer PR zırhına dönüşmesi riskini yeniden düşündürüyor. Çevreyi kirleten bir kuruluşun yalnızca diktiği fidanları öne çıkarmasına “yeşil yıkama” diyoruz. Peki, etik ve şeffaflıktan söz edip yönetim kararlarında bunları yaşatmayan bir kuruma ne diyeceğiz?
Raporlar bize ne anlatmalı?
Dünyada sürdürülebilirlik raporlaması için geliştirilmiş farklı standartlar var. Bunlardan biri olan GRI, bir kuruluşun faaliyetlerinin çevre, ekonomi ve insanlar üzerindeki etkilerine bakıyor. Başka bir ifadeyle şunu soruyor: “Sen faaliyetlerini yürütürken çevrene, topluma ve paydaşlarına nasıl bir etki bırakıyorsun?” Finans kuruluşlarının kararları, birikimlerini onlara emanet eden insanları ve piyasanın bütününü etkiliyor. Ülkemizde Kamu Gözetimi Kurumu tarafından yürürlüğe konulan Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları — TSRS ise sürdürülebilirlikle bağlantılı risk ve fırsatların şirketin finansal geleceğini nasıl etkileyebileceğine odaklanıyor. Yani “Ne kadar karbon saldın?” sorusunun yanında; “Seni etkileyebilecek riskleri nasıl belirledin, yönetim bu riskleri nasıl takip ediyor ve yatırımcıya ne anlatıyorsun?” soruları da önem taşıyor. Şirketlerin raporlama yükümlülükleri farklılık gösterse de yayımlanan her sürdürülebilirlik raporu için şu soruyu sormalıyız: Şirketin gerçek yönetim anlayışını ve karşı karşıya olduğu riskleri ne kadar yansıtıyor? Bir rapor hazırlanmış, yönetim tarafından onaylanmış, kamuoyuyla paylaşılmış, hatta çok güzel tasarlanmış olabilir. Peki içindeki bilgiler ne kadar doğru, ne kadar eksiksiz? Önemli riskler gerçekten görünür mü? Yazılanların uygulamayla uyumu kim tarafından, nasıl kontrol ediliyor? Zorunlu TSRS raporları halihazırda bağımsız güvence denetimine tabi. Bu sorulara güvenilir yanıtlar verebilmek için raporlama formatlarını, açıklanan bilgilerin niteliğini ve bağımsız güvence süreçlerini sürekli geliştirmeliyiz. Yönetim kurulları da raporların içeriğini ve uygulamayla uyumunu gözetme sorumluluğunu üstlenmeli.
Yeşile boyanmış etik pelerini işe yaramaz
Eylül ayındaki fon krizi bize pek çok ders verdi. Bunlardan biri de şu olmalı: Sürdürülebilirlik, bilançoların üzerine giydirilen bir pelerin değildir. Çevreyi korumak, karbonu azaltmak, kaynakları verimli kullanmak kadar güveni, etik değerleri ve hesap verebilirliği korumak da sürdürülebilirliğin temelidir. Çünkü sürdürülebilirlik, geleceğe ilişkin verilen sözlerin arkasındaki yönetim anlayışı ve bu sözleri hayata geçiren uygulamalarla anlam kazanır.
Fon krizi bize başka ne anlatıyor?
Fon krizi bize başka ne anlatıyor?
Paylaş: