Anayasa’nın 42. Maddesi açık ve net bir taahhütte bulunur: ‘Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.’ Bu yasal güvencenin yanı sıra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kendi mevzuatında, eğitimin temel amaç ve ilkeleri açıkça ilan edilmiştir. Bu metinlerde Türk milli eğitiminin amacı; tüm fertlerini Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı; beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, topluma karşı sorumluluk duyan yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek şeklinde tanımlanır. Bu metin, devletin tüm vatandaşlarına sınıfsal, ekonomik veya coğrafi kökenlerine bakılmaksızın eşit, nitelikli ve parasız bir eğitim sunacağının toplumsal sözleşmesidir. Tarihsel olarak eğitim, alt sınıfların yukarı doğru hareket etmesini sağlayan, vatandaşlar arasındaki eşitsizlikleri törpüleyen en güçlü toplumsal kaldıraç olarak kabul edilirdi. Ancak bugün gelinen noktada eğitim, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir mekanizma olmak bir yana, onları derinleştiren ve yeniden üreten bir sınıf ayrıştırma aracına dönüşmüş durumdadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve eğitim sisteminin mevcut işleyişi, kamusal eğitimin niteliğindeki aşınma ile özel okulculuğun kontrolsüz büyümesi kıskacında can çekişiyor. İşin acı tarafı, resmi metinlerde yazan o çağdaş, bilimsel ve hür düşünceli insan yetiştirme hedeflerine eğitim yoluyla ulaşılması gerekirken; yine eğitim yoluyla bu hedeflerin tam tersine ulaşmaya gayret ediliyor. Son yıllarda ardı ardına yapılan müfredat değişiklikleri, bilimsellikten ve pedagojiden uzaklaşan içerikler ve en önemlisi çeşitli cemaat, tarikat veya dini vakıflarla imzalanan protokoller/anlaşmalar, eğitim sistemini anayasal rotasından tamamen saptırıyor. Devlet, kendi eliyle inşa etmesi gereken demokratik ve bilimsel eğitim alanını bu yapılara devrettikçe, kamusal okullar nitelik kaybediyor. Parası olan aileler çocuklarını bu ideolojik dayatmalardan ve nitelik kaybından korumak için özel okullara kaçırırken; parası olmayan kitleler, bilimsellikten arındırılmış ve cemaatlerin gölgesi altına itilmiş bir eğitim modeline mahkum ediliyor. Böylece parası olanın en modern laboratuvarlarda, ana dili gibi yabancı dil öğrenerek, sanatsal ve sportif faaliyetlerle desteklenerek yetiştiği; parası olmayanın ise kalabalık sınıflara, yetersiz fiziki koşullara ve derin bir imkânsızlığa mahkûm edildiği bir düzen, eğitimde adaletten bahsedemez. Bu tablo, sadece okullar arasındaki makası açmıyor; çocukların geleceğini daha doğdukları gün, ebeveynlerinin cüzdan kalınlığına göre ipotek altına alıyor.
Eşitsizliğin en somut ve yakıcı yüzü ise yükseköğretim basamağında, yani üniversite kapısında karşımıza çıkıyor. Uluslararası ve ulusal sosyoekonomik araştırmalar, bu uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Küresel ölçekte UNICEF verileri, en yüksek gelirli ailelerin çocuklarının temel akademik yeterliliklere ulaşma oranının yüzde 83civarında olduğunu, en düşük gelirli ailelerde ise bu oranın yüzde 42’ye kadar gerilediğini gösteriyor. Türkiye ölçeğinde yapılan akademik çalışmalar ve TÜİK verileri tabanlı analizler de benzer bir yapısal adaletsizliği doğruluyor. En üst gelir grubundaki (en zengin yüzde 20'lik dilim) ailelerin çocuklarının yükseköğretim kurumlarına katılım ve buralarda uzun vadeli eğitim alabilme şansı, en alt gelir grubundaki (en yoksul yüzde 20'lik dilim) akranlarına kıyasla yaklaşık 9 kat daha fazla seyrediyor. Gelir düzeyi yüksek aileler çocuklarına özel ders, dershane ve nitelikli kaynak sağlayarak bu kapıyı kolayca aralarken; yoksul ailelerin çocukları daha en baştan yarışın dışına itiliyor.
Üstelik bu adaletsizlik sadece sınavı kazanmakla da bitmiyor; günümüz ağır ekonomik şartları, dar gelirli bir öğrenci için yüksek tahsili adeta imkansız bir hayale dönüştürüyor. Sınav barajlarını aşarak büyük şehirlerdeki köklü üniversiteleri kazanan bir gencin karşısına bu kez de fahiş kira fiyatları, astronomik beslenme giderleri ve her geçen gün katlanan ulaşım maliyetleri çıkıyor. Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarının yetersiz kapasitesi yüzünden cemaat yurtlarına ya da sağlıksız apart odalarına mahkum kalan, günlük iki öğün sağlıklı yemeğe ulaşmakta zorlanan ve kampüse gidebilmek için yol parasının hesabını yapan bir öğrencinin, varlıklı akranlarıyla akademik düzeyde rekabet etmesi beklenemez. Bugün birçok Anadolu çocuğu, sırf bu barınma ve geçim krizi yüzünden kazandığı üniversiteye kayıt yaptıramıyor ya da eğitimini yarıda bırakıp kayıt dondurarak asgari ücretli işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Para, artık sadece iyi bir lise eğitiminin değil, üniversitede hayatta kalabilmenin de tek geçer akçesi olmuş durumda.
Eğitim yoluyla rayından çıkan bu sistem, toplumsal barışı ve liyakat duygusunu da temelinden sarsıyor. Aynı müfredata tabi, aynı sınavlara giren ama tamamen farklı dünyalarda hazırlanan çocukların yarıştığı bu "merdiven", yukarı tırmanmak için değil, statükoyu korumak için tasarlanmış hissi veriyor. Eğitim, anayasal bir hak olmaktan çıkıp satın alınabilir bir lüks tüketim maddesi haline geldikçe, cumhuriyetin en büyük vaadi olan "fırsat eşitliği" de bir illüzyona dönüşüyor. Acilen kamusal eğitimin kalitesini artıracak, okullar arasındaki nitelik farkını kapatacak, eğitimi cemaatlerin arka bahçesi olmaktan çıkaracak ve dar gelirli öğrencilere barınma-beslenme güvencesi sağlayacak radikal reformlar yapılmazsa, eğitim eliyle büyütülen bu uçurum gelecekte toplumsal yapının en büyük kırılma noktası olacaktır.
Eğitimde fırsat eşitliği: Bir Anayasa maddesinden sınıfsal uçuruma
Eğitimde fırsat eşitliği: Bir Anayasa maddesinden sınıfsal uçuruma
Paylaş: