Yaz geldi.
Kendine has güzellikleriyle…
Yine balkonlar doldu, sahiller hareketlendi, tatil beldeleri canlandı.
Yaz, hepimiz için dinlenmenin, sosyalleşmenin ve doğayla daha fazla buluşmanın mevsimi.
Ama aynı zamanda her yıl neredeyse hiç değişmeyen şikayetlerin de mevsimi...
Akşamları sivrisineklerden yakınıyoruz.
Tatil beldelerinde taşan çöp konteynerlerini konuşuyoruz.
Tam yemek sırasında masamızın etrafında dolaşan karasinekler canımızı sıkıyor.
Özellikle turistik bölgelere gidiş ve dönüşlerde oluşan trafik ise hem zamanımızı hem de yakıtımızı tüketiyor. "Yaz, aslında kentlerin ve çevre yönetiminin stres testidir." Peki, bu şikayetlerin gerçekten nedeni ne? Gelin, en çok konuşulan üç başlığa birlikte bakalım.
1-Sivrisinekler arttı mı? Peki neden?
Geçtiğimiz yıl bu köşede sivrisineklerin yaşam döngüsünü ve mücadele için olması gerekenleri ayrıntılı olarak anlatmıştım. Aradan geçen bir yılda değişen en önemli unsur ise meteorolojik koşullar oldu. Zira, 2025, 2026'ya kıyasla daha kurak bir yıldı. Bu durum su kaynakları açısından önemli sorun yarattı ama bir taraftan da sivrisineklerin yumurtlayabileceği durgun su alanları daha sınırlı olduğu için popülasyonlarının artışını da kısmen frenledi. Ancak 2026'nın şubat ayından itibaren tablo tersine döndü. Ülkemiz birçok bölgede yoğun yağışlar aldı, almaya da devam ediyoruz. Temmuz ayının başında olmamıza rağmen Meteoroloji Genel Müdürlüğü hala sarı kodlu yağış uyarıları yayımlıyor.
Mesela Ege Bölgesi'nde 2025 su yılı yağışı 365 mm iken, 2026 yılında bu rakam 640 mm'ye ulaştı. Akdeniz Bölgesi'nde ise artışın %100'ün üzerine çıktığını söylemek mümkün. Diğer taraftan, uzmanların uzun süredir dikkat çektiği yüksek sıcaklık değerlerini de yaşamaya başladık. Avrupa bile bu yıl haziran ayında 40 °C'nin üzerindeki sıcaklıklarla karşılaştı. Tüm bu gelişmeleri yazımızın başrol oyuncusu sivrisinek açısından değerlendirdiğimizde, geçen yıla göre çok daha fazla yumurta bırakma alanı bulacaklarını ve popülasyonlarının artacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Dereler, rögarlar, yağmur ızgaraları, fosseptikler, havuzlar, PTT menholleri gibi kayıtlı ve olası üreme alanları zaten belediye ekipleri tarafından düzenli olarak kontrol edilip ilaçlanıyor. Ancak belediyelerin bilimsel yöntemlerle yaptığı çalışmalar kadar, vatandaşların balkonlarında, bahçelerinde oluşabilecek küçük su birikintilerine dikkat etmesi ve hemen bu kapları boşaltması, bu mücadelenin ayrılmaz bir parçası. Çünkü unutulmuş o küçük su kabı bir mahalleyi rahatsız edecek kadar sivrisineğin üremesine ortam hazırlayabilir.
Bu nedenle mücadeleyi yalnızca ilaçlama araçlarının sokaklardan geçmesine indirgememeliyiz. Üstelik bu uygulama sadece sivrisinekleri değil, diğer canlıları ve dolaylı olarak bizleri de etkiliyor. Bu nedenle ancak zorunlu durumlarda ve bilimsel esaslar çerçevesinde uygulanmalı. Kalıcı çözüm ise larvaların geliştiği su birikintilerini ortadan kaldırmak ve üreme alanlarına noktasal müdahale edebilmekten geçiyor. Özetle, mücadelede başarı hem bizlerin dikkati hem de ekiplerin hassasiyetle müdahalesi ile mümkün diyebiliriz.
2- Tatil yörelerinde artan atıklar
Yaz aylarında birçok kıyı yerleşimlerinin nüfusu neredeyse 10 kat artıyor. Katlanan nüfus, aynı zamanda katlanan atık demek. Ancak belediyelerin mevcut lojistik kapasitesi kontrolsüzce artan tatilci nüfusunun bıraktığı bu atığı toplamaya çoğunlukla yetmiyor. Üstelik yaz aylarında tüketim alışkanlıklarının da radikal şekilde değiştiğini söylemek hatalı olmaz. Kullan-at ürünler, şişeler, ambalaj atıkları… atık yükünü arttırıyor.
Taşan konteynerler, sahillerde bırakılan atıklar ve kontrolsüz dökümler yalnızca çirkin bir görüntü oluşturmuyor. Kötü kokuya, karasinek ve diğer zararlıların çoğalmasına, hatta deniz kirliliğine kadar uzanan zincirleme etkiler oluşturuyor. Bu konuda yetkili kurumların planlaması elbette son derece önemli. Fakat tatilimizi bitirirken arkamızda bıraktıklarımız da en az bunun kadar önem taşıyor. Hatırlayın, Dünya Kupasında Japon taraftarların maç sonunda tribünleri temizlemesini tüm dünya hayranlıkla izledi.
"Bu duyarlılığın temelinde Japon kültüründeki 'Atarimae' anlayışı bulunuyor. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren, 'Bir yeri nasıl bulduysan öyle, hatta bulduğundan daha temiz bırak' düşüncesi aşılanıyor. Japon taraftarlar stadyumu geçici olarak konakladıkları bir ev gibi görüyor; ayrılırken de ev sahibine ve çevreye duydukları saygıyı temizlik yaparak gösteriyorlar.
Aslında bu anlayış bize de yabancı değil. Misafir olduğumuz bir yeri temiz bırakmak, kültürümüzün önemli değerlerinden biriydi. Ne var ki zamanla "Burayı temizlemek görevlilerin işi" düşüncesi yaygınlaştı. Oysa özellikle yaz aylarında artan nüfus karşısında belediye ekiplerinin tek başına yeterli olması mümkün değil.
Üstelik 1 Temmuz'da yürürlüğe giren Depozito Yönetim Sistemi artık bize yeni bir olanak sunuyor. Plastik, metal ve cam ambalajlarımızı ilk iade noktasına teslim ettiğimizde yalnızca doğaya bırakacağımız atığı azaltmış olmayacağız; ambalaj için ödediğimiz depozito bedelini de geri alacağız. Böylece hem çevreyi koruyacak hem de bu ambalajların değerli bir hammadde olarak yeniden ekonomik döngüye kazandırılmasına katkı sağlayacağız.
3. Trafik sadece zaman mı kaybettiriyor?
Madalyonun diğer yüzü ise pazar akşamları karşımıza çıkıyor. Navigasyon ekranını açtığınızda, tatil beldesinden şehir merkezine uzanan hattın baştan aşağı 'koyu kırmızı' ile boyandığını görüyorsunuz. Ekranın köşesinde yazan "Süre: + xxx dakika" uyarısı, o yoldaki sürücülerin ödeyeceği zamanın faturasıdır. Ayrıca, bir otomobil rölantide saatte yaklaşık 0,6-1 litre yakıt tüketebilir. Binlerce aracın aynı anda saatlerce beklediği bir dönüş trafiğinde, aslında görünmeyen bir yakıt deposunu hep birlikte boşaltıyoruz.
Ancak direksiyon başında hepimiz halimize hayıflanırken, yol kenarındaki bitki örtüsünün, ormanların ve yaban hayatının üzerine çöken o görünmez felaket hiçbir navigasyonda yer almıyor.
Uzmanların verileri bu tablonun vahametini net bir şekilde ortaya koyuyor: Normal seyir halindeki bir binek araç kilometre başına ortalama 120 gram karbon salınımı yaparken, dur-kalk yapılan, saatlerce rölantide beklenilen o pazar trafiğinde bu oran 3 katına, yani 350 gramın üzerine çıkıyor.
Bu, yalnızca tek bir dönüş akşamında yan yana bekleyen binlerce sıcak motorun yaydığı ısı ve tonlarca kirletici gazın doğal yaşamın üzerine çökmesi anlamına geliyor. Üstelik yükselen korna sesleri ve kilometrelerce uzanan far ışıkları yaban hayatının dengesini altüst ediyor.
Şöyle söylemekte yarar var: Kıyıda bıraktığımız plastik şişe ne kadar gerçek ama görünür bir çevre sorunuysa, otoyolda bıraktığımız karbon da o kadar gerçek ama görünmez bir çevre sorunudur. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak ulaşımı yeniden planlamak, kesintisiz ve konforlu toplu taşıma seçeneklerini artırmak, özel araç ile toplu kara ve deniz ulaşımı arasında güçlü entegrasyonlar kurmak hem ekonomik hem de ekolojik bir zorunluluk olarak öncelikli ulaşım politikası olmalı.
Ortak payda ne?
Yazları artan nüfus hareketliliği yönetilmesi gereken yükü ağırlaştırıyor, iklim değişikliği ise bu etkileri büyütüyor. Dolayısıyla çözüm de yalnızca daha fazla ilaçlama yapmakta, daha fazla çöp toplamakta ya da daha fazla yol yapmakta aranmamalı. Çözüm; doğru planlamada, bilimsel çevre yönetiminde ve toplum olarak ortak sorumluluk üstlenebilmemizde yatıyor.
Belki de artık kendimize başka bir soru sormalıyız:
"Bu yaz çevreyi daha az zorlamak için ben ne yapabilirim?"
Çünkü unutmayalım: " Doğa yaptığımız her tercihe mutlaka bir karşılık verir!"
Yaz geldi… Peki neden aynı sorunlar yinelendi?
Yaz geldi… Peki neden aynı sorunlar yinelendi?
Paylaş: