Bugün itibarıyla Venezuela dosyası artık “uzun yılların yaptırım–müzakere–seçim” eksenindeki gri bölgesinde değil. 3 Ocak’taki ABD operasyonu ve Nicolás Maduro’nun New York’ta mahkemeye çıkarılıp “kaçırıldım / savaş esiriyim” diyerek suçlamaları reddetmesi ile dosya, jeopolitiğin en çıplak haline taşındı.
Ben bunu, yıllardır enerji masalarında gördüğümüz bir gerçeğin teyidi olarak okuyorum: Bu artık bir “demokrasi arayışı” dosyası değil; Washington’un bizzat sahaya indiği devasa bir enerji ve jeoekonomi operasyonu. Uluslararası hukuk, demokrasi ve insan hakları söylemi, bu tabloda giderek yan unsur haline geldi.
Aşağıda, önem sırasına göre (en kritik olandan başlayarak) bu dosyanın ne anlama geldiğini, Venezuela’dan sonra hangi başlıklara sıçrayabileceğini ve Türkiye’ye muhtemel yansımalarını anlatmaya çalışacağım.
1) En kritik gerçek: ABD’nin hamlesi petrol fiyatından önce “rafineri uyumu” meselesi
ABD’nin Venezuela’ya bu ölçüde sert girmesinin ipuçları, siyasi sloganlarda değil Gulf Coast rafineri matematiğinde saklı. ABD Körfez Kıyısı rafinerilerinin önemli bir bölümü ağır/ekstra ağır, yüksek kükürtlü ham petrol işlemek üzere tasarlanmış kapasitelere sahip. Rus varillerinin sistem dışına itilmesi ve Venezuela varillerinin yıllardır yaptırımlarla kısıtlanması, bu rafinerilerin “besleme rejimini” pahalı ve verimsiz hale getirdi. Reuters’in de altını çizdiği gibi, bu operasyonun en büyük kazananları ABD rafinerileri; en büyük kaybedenleri ise Venezuela varillerine erişim kurmuş Çin bağlantılı ticaret akışları. Bu yüzden “Venezuela açılırsa petrol düşer” klişesi eksik: önce teknik uyum, sonra yatırım, sonra üretim artışı gelir.
2) İkinci kritik gerçek: Rezerv büyüklüğü ≠ fiili üretim
Venezuela’nın yeraltı zenginliği tartışılmaz. Tartışılan şey, o rezervin ne hızla akışa dönüşeceği. Bugün sahada gerçek şu: altyapı yıpranmış, insan kaynağı erimiş, dilüent/lojistik/rafineri zinciri sorunlu. Argus gibi piyasa kaynakları, “dünyanın en büyük kanıtlanmış rezervi” vurgusunu yaparken aynı anda “ekstra ağır petrolün üretimi pahalı ve karmaşık” gerçeğini hatırlatıyor. Dolayısıyla kısa vadede kalıcı bir fiyat düşüşü beklemek yerine, geçiş sürecinin risk primi (hukuk, güvenlik, sabotage, operasyonel aksaklık) fiyatlara yukarı yönlü basınç yapabilir.
3) Çin–Venezuela ilişkisi petrolden ibaret değil: nüfuz sahası, madenler, finans ve altyapı
Çin açısından Venezuela, sadece “varil” değildir. Bu ilişki; petrol + madenler + altyapı + finans bileşimidir.
-Çin’in Venezuela ile ilişkisi uzun süre “oil-for-loans” modeli üzerinden yürüdü; kamuya açık verilerde toplamın ~60 milyar dolar ölçeğine ulaştığı sıkça referans verilir.
-Bugün öne çıkan soru “Çin’in alacağı ne olacak?” Reuters/analist çerçevesinde Venezuela’nın toplam dış borcu çok daha büyük bir bataklık: default tahviller, PDVSA yükleri, ikili krediler, tahkim kararları; toplamın ~150–170 milyar dolar bandında telaffuz edildiği bir yapı.
-Çin’in sahadaki angajmanı, petrolün yanında madencilik (altın dahil), altyapı ve lojistik düğümler üzerinden Batı Yarımküre’de bir etki alanı kurma hedefiyle iç içe. Bu nedenle Washington’un hamlesi, Maduro’yu aşan biçimde, Pekin’in “arka bahçede” kurduğu ekonomik-stratejik mimariye de yöneliyor.
Özet: Washington, Pekin’e “alacağını konuşuruz ama oyunu ben kurarım” diyor; Moskova’ya ise “bu masada yerin yok” mesajını daha sert veriyor.
4) Türkiye’nin pozisyonu: “İtidal” açıklaması bir diplomatik kaçış değil, yeni risk yönetimi
Türkiye Dışişleri’nin 3 Ocak 2026 tarihli açıklaması “tüm taraflara itidal” çağrısını ve “uluslararası hukuk çerçevesinde çözüm” vurgusunu taşıyor. Bu, Ankara’nın dosyayı bir anda yüksek yaptırım/inceleme riskine dönüştürmeden yönetme çabasıdır. Çünkü Türkiye–Venezuela hattı son yıllarda yalnız ticari değil, siyasi sembolizm de taşıdı; Maduro–Erdoğan temasları bu sembolizmin parçasıydı. Şimdi ise oyun sahası değişti: dosya ABD yargısı/istihbaratı zeminine indi; bundan sonra “geçmiş işlemlere dönük” denetim/inceleme ihtimali artar. (Bu noktada en doğru strateji: maksimum şeffaflık + uyum + savunulabilir ticari gerekçe.) Aynı anda fırsat penceresi de var: eğer Venezuela’da yeniden inşa/altyapı/enerji hizmetleri açılırsa, Türk müteahhitliği ve tedarik zinciri için alan doğabilir; fakat bu kez “Maduro dönemi refleksleriyle” değil, yeni hukuk-finans mimarisiyle oynanacak.
5) Venezuela’dan sonra “sıradaki ülke” tartışması: asıl hedef İran mı, yoksa zincir daha geniş mi?
Bugün Caracas’ta olanın yarın Tahran’da olabileceği ihtimali artık daha yüksek sesle konuşuluyor. Burada dikkatli olmak gerekir: İran dosyası Venezuela’dan farklıdır (coğrafya, vekil ağlar, Hürmüz, İsrail faktörü). Ama şunu görmek zorundayız: Maduro’nun New York’ta “kaçırıldım” diyerek savunma kurması, ABD’nin “egemenlik–hukuk” sınırlarında yeni bir faza geçtiğini gösteriyor. Eğer Trump yönetimi bu çizgiyi sürdürürse, hedef tahtasında yalnız İran değil; küresel enerji geçitleri ve borç/varlık dosyaları da olabilir. Bu da Türkiye’nin çevre coğrafyasını doğrudan etkiler.
6) Türkiye için büyük resim: “kimya” dönemi mi biter, “hizaya çekme” dönemi mi başlar?
Trump’ın Erdoğan’la geçmişte kurduğu kişisel kanal, kısa vadede tansiyonu yönetebilir. Ama Venezuela örneği bize şunu hatırlatıyor: güç siyaseti yükseldikçe kişisel kimya ikinci plana düşer.
Türkiye’nin önündeki risk haritası çok cepheli:
-Kafkaslar ve Karadeniz: enerji koridorları ve güvenlik dengeleri
-Kıbrıs / Doğu Akdeniz / Ege: oldubitti üretmeye açık alanlar
-Gazze: Ankara’nın diplomatik rol iddiası ve Washington’un İsrail odaklı yaklaşımı
-Afrika Boynuzu: üsler, limanlar, lojistik ve rekabet alanı
Venezuela dosyası “uzak Latin Amerika” gibi görünse de, aslında bize şunu söylüyor: uluslararası sistemde hukuk giderek daha fazla ‘sonuç’ tarafından yazılıyor. Böyle bir dönemde Türkiye’nin doğru refleksi; duygusal kampçılık değil, ölçülü denge + stratejik hazırlık + ekonomik uyum.
Bugün itibarıyla Venezuela dosyası artık bir rejim tartışmasından öte, enerji akışlarını ve borç/varlık rejimini yeniden dizayn eden bir jeoekonomi operasyonu. Maduro’nun mahkemede “kaçırıldım” demesi, bu dosyanın uzun sürecek bir hukuk–istihbarat–enerji savaşına dönüşeceğini gösteriyor.
Türkiye açısından doğru soru şudur: Bu yeni güç siyasetinde, hangi dosyada ne kadar görünür olacağız; hangi dosyada ne kadar geride duracağız; ve hangi kırmızı çizgilerde ne tür hazırlık yapacağız?
Venezuela’da son perde: Türkiye neye hazırlanmalı?
Venezuela’da son perde: Türkiye neye hazırlanmalı?
Paylaş: