Dünyanın merkezi olarak tanımlanan, bütün semavi dinlerin doğduğu ve yayılıp geliştiği, binlerce yıl; en kadim imparatorluklara yurt olmuş, buna rağmen; inanç değerleri, etnik ayrılıklar, kültürel farklılıklar istismar edilerek yıkılıp dağıtılmış olan Ortadoğu coğrafyası; yeni bir parçalanmanın, çok daha küçük parçalara ayrılmanın, emperyalist odakların çıkarlarına göre şekillendirilmenin eşiğine getirildi.
Çağdaş, laik, demokratik, insan haklarına saygılı sistemlerin değerlerini inkâr eden İran yönetimi; yıllardır sadece yönetici kitlenin çıkarlarını gözeten bir siyasi sistemi halkına dayatmaktaydı. Bu teokratik ve baskıcı siyasi sistem gayrimemnun kitleler yarattı. İran; bu sistemin zafiyetlerinin içeriden ve bölücü unsurlar, dışarıdan emperyalist odaklar tarafından istismar edilmesi neticesinde ABD ve İsrail cephesinin saldırılarına maruz kaldı ve bu saldırılarla bütün bölge etki altına girdi. İran’da yaşananların bu yönü; tarikat ve cemaatlerin etkisiyle şeriat ve hilafet hayali kuran bütün bölge ülkelerinin halkları için örnek niteliğindedir.
Savaş 10 günü geride bıraktı. Olanca hızıyla devam ediyor… Korkumuz o ki; bu şekilde devam ederse pek çok bölge ülkesini, asıl önemlisi Türkiye’yi de içine çekecek gibi görünüyor.
Savaşın 5’nci gününde İran’dan atıldığı iddia edilen bir balistik füzenin NATO’nun bölgemizdeki unsurları tarafından tespit edildiği ve Türkiye sınırından girmek üzereyken açılan karşı füze ateşiyle düşürüldüğü açıklaması yapıldı. Hatay ilimiz sınırları içine düşen füze parçaları görüntülendi ve bunların NATO unsurları tarafından atılan karşı füzenin parçaları olduğu söylendi. Bu füzenin İran’dan ateşlendiği ısrarla iddia edilirken bölgede İran füzesine ait parçaların bulunup bulunmadığı konusunda hiçbir bilgi verilmedi…
9 Mart’ta benzer bir füze saldırısı daha gerçekleşti. Bu sefer yine İran’dan yapıldığı iddia edilen ikinci bir füze saldırısına maruz kaldığımız ve bu füzenin de NATO unsurları tarafından tespit edilip Gaziantep ilimiz sınırları içinde düşürüldüğü söylendi. Yine şifahi beyanlar ve açıklamalar yapıldı, bunların dışında bir kanıt gösterilmedi. Her iki füzenin de Türkiye’nin hava savunma sistemleri tarafından tespit edilememiş olması soru işaretlerine neden oldu.
Bu olayların hemen ardından Türkiye ve İran Cumhurbaşkanları seviyesinde telefon görüşmeleri yapıldı. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan; “bu saldırıların kendileri tarafından yapılmadığını, açık bir provokasyon olduğunu, durumu açığa çıkarmak için Türkiye ile birlikte ayrıntılı incelemeler yapabileceklerini” ifade etti. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Samimi uyarılarımıza rağmen Türkiye’nin dostluğunu zora sokacak, son derece yanlış ve provokatif adımlar atılmaya devam ediyor” “Bin yıllık komşuluk ve kardeşlik hukukumuza gölge düşürecek bir hesabın içine girmemelidir” şeklinde İran’ı itham edici söylemlerde bulundu, müşterek inceleme yapılması konusunda fikir beyan etmedi.
Bu gelişmelerin ve görüşmelerin üzerinden iki gün geçtikten sonra, 11 Mart’ta, basınımızda “Güvenlik kaynaklarından; füzelerin Tahran’ın doğusundan ateşlendiğinin tespit edildiği” bilgisi alındığı haberleri çıktı. Bu tespiti Türkiye’nin mi, NATO’nun mu yoksa ABD veya İsrail unsurlarının mı yaptığı konusunda bilgi verilmedi. Olayların başında yapılması gereken bu tespitin ve açıklamaların neden İran’ın kesin bir dille yalanlamasını, gerçeği ortaya çıkarmak için müşterek çalışma teklif etmesini takip eden günlere bırakıldığı soru işaretlerini ve kuşkuları arttırdı.
Bütün bu olaylar; konuyu yakından takip eden uzmanlar tarafından teknik, taktik ve stratejik açılardan ayrıntılı olarak yorumlandı. Genel kanaatin; bu füze saldırılarının Türkiye’yi savaşa dahil etmek için uygulamaya konulan bir provokasyon olabileceği, bunun arkasında da ABD’nin, İsrail’in ya da İran içinde bunların güdümündeki odakların olabileceği değerlendirmeleri yapıldı.
Bence İran karşıtı cepheye Türkiye’nin dahil olması İran’ın işini çok büyük ölçüde zorlaştıracak, ABD ve İsrail’in işini kolaylaştıracaktır. Türkiye ABD ve İsrail tarafında konumlanırsa; İran, bölgenin en güçlü devletlerinden birisi olan Türkiye’yi ve hatta NATO’yu karşısında alacak demektir. Bu durumda bu savaştan çok büyük zarar görmeden sıyrılması, rejimini, toprak bütünlüğünü, doğal kaynaklarını ve nüfus yapısını koruyabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu düşüncelerle ben de bu füze saldırılarının Türkiye’yi savaşa dahil etmek isteyen odakların provokasyonu olabileceği fikrine katılıyorum.
Dikkatleri çeken bir konu da bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin aldığı tavırdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Fidan’ın yaptığı açıklamaların; bu füze saldırılarının İran tarafından yapıldığı algısını güçlendirecek şekilde olduğu görülmektedir. Aksi halde İran’ı itham edici söylemlerden kaçınmaları, böyle hassas bir konuda muğlak ifadeler yerine kesin bilgilerle konuşmaları, tehdit edici ifadeler kullanmamaları gerektiği kanaatindeyim. Bunun aksine söz davranışlar; ülkemizin provokasyon cephesi ile birlikte hareket ettiği algısı yaratacaktır diye düşünüyorum.
Bunun yanında, bu savaşın konu edildiği her ortamda “iç cephenin güçlendirilmesinden” söz edilmesi; niyet ve maksadın gerektiğine savaşa müdahil olmak olarak algılanmasına neden olmaktadır. Doğrudur… sınırımızda bir savaş cereyan ederken ve bu savaşın ülkemizi de içine çekmesi ihtimali varken iç cephemizin güçlü tutulması, halkımızın birlik-beraberlik içinde; ulusal değerlerimizi, toprak bütünlüğümüzü koruyacak şekilde bütünleşmesi gerekmektedir.
İç cephenin korunması ve güçlendirilmesi için yapılması gerekenlerin başında; halkımızın dini inanç, mezhep, etnik ve kültürel farklılıklar ve siyasi ideolojiler bahane edilerek ayrıştırılmaması, kutuplaştırılmaması, düşmanlaştırılmaması gelmektedir. Bunun yanında vatandaşlar devletine koşulsuz güven duymalıdır. Devlete güven; ekonomiye, yargıya, orduya, güvenlik güçlerine, resmi kurum ve kuruluşlara güvenle tesis edilir. Devlete güveni tesis etmek için; devleti yönetenler, halkı siyasi çıkarlarını gözeterek kurguladıkları algılarla değil, içeride ve dışarıda ulusal çıkarları gözetecek gerçeklikle yönlendirmelidirler. Halkın bizzat yaşadığı sorunları, yaşamsal sıkıntıları, ülkenin birlik-bütünlüğünü zora sokacak uygulamaları hamasi söylemlerle ambalajlamakla, karşıt fikirde olanları, kendisi gibi düşünmeyeni, kendisi gibi yaşamayanı, siyasi ideolojisini kabul etmeyeni düşmanlaştırmakla iç cephenin güçlendirilmesi mümkün değildir. Herkes; bütün ülkede kendi siyasi ideolojisine boyun eğilmesi şartını dayatırsa iç cepheyi güçlü tutmak bir yana dağılma ve yıkılma kaçınılmazdır.
İç cephemizi güçlü tutmanın tek yolu kuruluş değerlerimize, ulusal yapımıza, birlik ve beraberliğimize sahip çıkmaktır. Bunun için de yegâne kurucu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde yürümemiz, O’nun ilke ve devrimlerine, laik, demokratik hukuk devletinin gereklerine bütün samimiyetimizle sahip çıkmamız, hak, hukuk ve adalet kavramlarına koşulsuz saygılı olmamız, tam bağımsızlık ilkesinden asla taviz vermememiz gerekmektedir.
Türkiye savaşa müdahil olur mu?
Türkiye savaşa müdahil olur mu?
Paylaş: