.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast
Folkart Orion

Türkiye hikayesini yeterince dünyaya anlatamıyor

Okuma Süresi: 11 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Türkiye hikayesini yeterince dünyaya anlatamıyor
Türkiye hikayesini yeterince dünyaya anlatamıyor
Paylaş:
SELİN TEKİN
Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, yalnızca İttifak’ın geleceğinin, savunma harcamalarının ve yeni güvenlik tehditlerinin ele alındığı bir toplantı olmadı. Zirve, Türkiye’nin uluslararası sistemde nasıl algılandığını, dünyaya hangi mesajları verdiğini ve bu mesajların farklı başkentlerde nasıl okunduğunu görmek açısından da önemli bir sınav niteliği taşıdı.
Zirve boyunca İsrail’den Çin’e, Rusya’dan Katar’a, Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa’nın önde gelen yayın kuruluşlarına kadar geniş bir yelpazeden gazeteci ve televizyon kanalı, Türkiye’ye ve bölgesel gelişmelere ilişkin değerlendirmeleri için Gözlem Gazetesi yazarı Mehmet Öğütçü’ye başvurdu.
i24NEWS, ILTV, France 24, Reuters, Bloomberg, Al Jazeera, CCTV, Politico, The Economist ve The Daily Telegraph gibi farklı siyasi ve coğrafi perspektiflere sahip kuruluşların aynı isme yönelmesi dikkat çekiciydi. Diplomasi, OECD, NATO güvenliği, uluslararası enerji politikaları, yatırım ve küresel iş dünyasında kırk yılı aşkın deneyime sahip olan Öğütçü ile Türkiye’nin kendisini dünyaya neden yeterince etkili anlatamadığını, stratejik iletişimin nasıl bir millî rekabet unsuruna dönüştüğünü, güvenilirliğin neden diplomasinin en kıymetli sermayesi olduğunu ve önerdiği “Türkiye Etki Konseyi” modelini konuştuk. İşte Gözlem için gerçekleştirdiğimiz özel söyleşi:

Türkiye kendisini dünyaya anlatırken en büyük hatayı nerede yapıyor?
En büyük hata, dış dünyanın bizim gibi düşündüğünü varsaymamız. Biz çoğu zaman kendi doğrularımızı yüksek sesle ve tekrar tekrar anlatmanın yeterli olacağına inanıyoruz. Oysa iletişim yalnızca konuşmak değildir; önce dinlemek, karşınızdakinin zihinsel haritasını anlamak ve mesajınızı onun dünyasına tercüme edebilmektir.
Uluslararası kamuoyu tarihî hafızamızı, güvenlik kaygılarımızı, terörle mücadele deneyimimizi ya da bölgesel önceliklerimizi bizim kadar bilmiyor. Dolayısıyla iyi iletişim, “Ben ne söylemek istiyorum?” sorusundan önce, “Karşımdaki neyi anlamaya çalışıyor, hangi kaygıyla bu soruyu yöneltiyor?” sorusuyla başlar.
Almanya’da kullanılan dil ile Körfez ülkelerinde kullanılan dil aynı olamaz. Washington’da etkili olan argümanlarla Pekin’de karşılık bulan örnekler birbirinden farklıdır. Mesajın özü değişmeyebilir; fakat anlatım biçimi, kültürel kodları ve öncelikleri mutlaka hedef kitleye göre uyarlanmalıdır.
Türkiye’nin sorunu hikâyesinin olmaması değil. Çok güçlü, çok katmanlı ve tarihsel derinliği olan bir hikâyemiz var. Sorunumuz, bu hikâyeyi dünyaya yeterince açık, güvenilir, tutarlı ve hedef kitleye uygun biçimde anlatamamamızdır.

Uluslararası medyayla konuşurken en çok neye dikkat ediyorsunuz?
Her şeyden önce güven kaybetmemeye. Bir gazeteci söylediklerinizin yalnızca propaganda amacı taşıdığını hissederse sizi belki bir kez kullanır, fakat bir daha güvenilir bir kaynak olarak aramaz. O nedenle yalnızca Türkiye’nin güçlü yönlerini anlatmıyorum. Eksiklerimizi de, yanlışlarımızı da, uluslararası alanda neden eleştirildiğimizi de açıkça ifade ediyorum. Uzun vadede güvenilirlik, her tartışmada haklı çıkmaktan daha değerlidir.
İkinci önemli husus empati. Empati teslim olmak ya da karşı tarafın tezlerini kabul etmek değildir. Sorunun neden sorulduğunu, arkasında hangi korkunun, önyargının veya bilgi eksikliğinin bulunduğunu anlayabilmektir. Sorunun arkasındaki kaygıyı okuyabilirseniz, vereceğiniz cevap da çok daha ikna edici olur.

Bu yaklaşımın arkasında nasıl bir mesleki birikim var?
Şanslı bir meslek hayatım oldu. Diplomaside, OECD ve uluslararası enerji kuruluşlarında, çok taraflı yapılarda ve küresel şirketlerde yalnızca politika üretmedim; üretilen politikanın hükümetlere, yatırımcılara, medyaya ve kamuoyuna nasıl anlatılması gerektiğini de öğrendim. İngiltere ve Fransa’da çalıştığım kurumlarda stratejik iletişim, kamu diplomasisi, medya ilişkileri, kriz iletişimi ve paydaş yönetimi konularında profesyonel eğitimler aldım. Fakat asıl eğitim sınıflarda değil, gerçek krizlerin içinde gerçekleşti.
Petrol ve doğal gaz krizlerinde, savaş dönemlerinde, büyük yatırım müzakerelerinde, canlı televizyon yayınlarında, hükümetlerle şirketlerin çıkarlarının çatıştığı masalarda, iletişim de diplomasi gibi kitaplardan öğrenilse bile ancak uygulama içinde olgunlaşan bir meslektir.

Türkiye’nin stratejik iletişiminde en temel eksiklik nedir?
Stratejik iletişimin yalnızca devlet eliyle yapılabileceğini düşünmemiz. Bugünün dünyasında devlet elbette ana stratejiyi belirler; fakat güveni tek başına üretemez. Güveni üniversiteler, düşünce kuruluşları, şirketler, bağımsız uzmanlar, bilim insanları, sanatçılar, sporcular, girişimciler ve sivil toplum kuruluşları üretir. Devlet bunların önünü açmalı, imkân sağlamalı ve ortak hedefleri tarif etmelidir. Fakat onların yerine konuşmaya başladığında çoğulculuk ve inandırıcılık zayıflar.
Türkiye’nin daha çoğulcu bir kamu diplomasisine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Devletin sesi elbette önemlidir; fakat devlet dışındaki güvenilir seslerin çoğalması, Türkiye’nin uluslararası ikna gücünü çok daha fazla artırır.

Türkiye’nin dünyaya kendisini anlatması için yeni bir kurumsal modele ihtiyaç olduğunu söylüyorsunuz. Mevcut yapı neden yeterli değil?
Aslında fikir eksiğimiz yok. Yıllardır çok değerli raporlar, stratejiler ve öneriler hazırlandı. Büyükelçilerimiz, akademisyenlerimiz, iletişim uzmanlarımız ve iş dünyası temsilcilerimiz Türkiye’nin tanıtımı konusunda ciddi bir birikim oluşturdu. Ben de geçmişte bu çalışmaların bazılarına katkıda bulundum. Mesele öneri eksikliği değil; uygulama ve koordinasyon eksikliği.
Bugün Türkiye’nin uluslararası görünürlüğü ve itibarı için çalışan çok sayıda kurum var: Dışişleri Bakanlığı, İletişim Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, TRT World, Anadolu Ajansı, Türk Hava Yolları, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı, ihracatçı birlikleri, iş dünyası kuruluşları, üniversiteler, belediyeler, sanat kurumları, spor kulüpleri… Hepsi kendi alanlarında değerli işler yapıyor. Sorun, bu faaliyetlerin çoğu zaman birbirinden kopuk yürütülmesi. Aynı ülkeyi anlatıyoruz; fakat her zaman aynı büyük hikâyenin parçalarını anlatmıyoruz.
Dünyanın başarılı örneklerinde devlet, özel sektör, üniversiteler, medya, sanat dünyası, bilim insanları ve sivil toplum farklı araçlar kullanır; fakat ortak stratejik hedeflere hizmet eder. Ben uzun zamandır “Türkiye Etki Konseyi” adını verdiğim bir yapı öneriyorum.

Türkiye Etki Konseyi nasıl bir yapı olmalı?
Bir propaganda merkezi olmamalı. Yeni bir siyasi iletişim ofisine ya da ağır bir bürokrasiye de dönüşmemeli. Cumhurbaşkanlığı’nın, Dışişleri Bakanlığı’nın veya başka bir kamu kurumunun yerine geçmeye çalışmamalı. Kamu ile özel sektörü, üniversitelerle düşünce kuruluşlarını, iş dünyasıyla sanat ve kültür çevrelerini, medya ile diasporayı aynı masa etrafında buluşturan uzun vadeli bir koordinasyon ve strateji platformu olmalı.
Türkiye markası yalnızca devletin markası değildir. İhracatçının, bilim insanının, sanatçının, sporcunun, turizmcinin, üniversitelerin, yurt dışında yaşayan milyonlarca vatandaşımızın da ortak markasıdır. Bir orkestrada dünyanın en iyi müzisyenleri bulunabilir. Fakat iyi bir şef ve ortak bir partisyon yoksa ortaya senfoni çıkmaz. Türkiye’nin ihtiyacı da kurumların yerine geçen yeni bir yapı değil; farklı kurumların ürettiği değeri ortak bir vizyon altında birleştiren güçlü, esnek ve güvenilir bir koordinasyon mekanizmasıdır.
İletişimde en büyük kaynağımız para değil, güvendir. En büyük kaybımız da dağınıklıktır. Türkiye’nin itibar stratejisinin tek bir sahibi olmamalıdır; fakat güçlü bir koordinasyon merkezi bulunmalıdır. Çünkü dağınık başarılar önemlidir ama uluslararası itibarı oluşturan, bu başarıların ortak ve inandırıcı bir hikâyeye dönüşebilmesidir.

Çok farklı yayın organlarında konuşuyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi?
Kesinlikle. Ben hiçbir zaman “Bu gazete bana yakın, şu televizyon bana uzak” anlayışıyla hareket etmedim. TVNET’te de konuştum, Habertürk’te de; Halk TV’de de, Sözcü’ye de. Hürriyet’e de yazdım, Oksijen’e de.
Yurt dışında Reuters’e de konuştum, The Washington Post’a da; Çin, Rus ve Arap medyasına da çıktım. Medya kuruluşlarına değil, onların izleyicilerine ve okuyucularına konuşuyorum. Bir düşünce insanının görevi yalnızca kendi mahallesine hitap etmek değildir. Farklı kesimlerle konuşabilmek, kendi görüşlerini başka zihinsel ve siyasi çevrelere de taşıyabilmektir.
Türkiye’de ne yazık ki bazen konuştuğunuz veya yazdığınız medya kuruluşunun “adamı” sayılıyorsunuz. Oysa önemli olan hangi kanalda konuştuğunuzdan çok, hangi mesajı ne ölçüde güvenilir biçimde aktarabildiğinizdir.

Bu yaklaşımda kişisel bağımsızlığınızın payı var mı?
Sanırım en büyük avantajım bu. Hayatımın bu döneminde düşünsel, kurumsal veya finansal bakımdan herhangi bir bağımlılık ilişkisi içinde değilim. Kendimden ve vicdanımdan başka hesap vermek zorunda olduğum kimse yok. Bu bana önemli bir özgürlük sağlıyor. “Bunu söylersem bizim mahalle ne der? Karşı mahalle nasıl tepki verir? Şu çevre beni dışlar mı?” gibi hesaplarla hareket etmiyorum.
Elbette kurumsal görevlerde bulunan insanların doğal sınırları vardır; bunu son derece normal karşılıyorum. Fakat benim bugün sahip olduğum en büyük sermaye, bağımsızlığımı ve güvenilirliğimi koruyabilmiş olmamdır. Çünkü güvenilirlik, ancak bağımsızlık ve tutarlılıkla birleştiğinde gerçek anlam kazanır. Türkiye neden “gündemi takip eden” değil, “gündemi belirleyen” bir ülke olmalı?
Türkiye uzun yıllardır uluslararası gelişmelere tepki veren bir ülke görüntüsü sergiliyor. Oysa kapasitemiz bunun çok ötesinde. Sadece krizlere cevap veren değil, yeni fikirler geliştiren, çözüm önerileri sunan ve uluslararası tartışmaları başlatan bir ülke olabiliriz. Buna bugün “thought leadership”, yani düşünce liderliği deniliyor.
Enerji güvenliği, yapay zekâ, kritik mineraller, eklim değişikliği, Karadeniz güvenliği, Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisi… Türkiye bu başlıklarda yalnızca başkalarının geliştirdiği politikalara yorum yapan değil, kendi önerilerini ortaya koyan bir ülke hâline gelmelidir. Uluslararası saygınlık biraz da fikir üretebilme, gündem kurabilme ve çözüme katkı sağlama kapasitesinden doğar.

Bunun gerçekleşmesi için ne yapmak gerekiyor?
Düşünce üretimini kurumsallaştırmak gerekiyor. Etkili ülkelere baktığınızda yalnızca güçlü hükümetler ve ordular görmezsiniz. Güçlü üniversiteler, düşünce kuruluşları, bağımsız araştırma merkezleri, uluslararası konferanslar, akademisyenler, yazarlar, gazeteciler ve iş dünyası aktörleri görürsünüz.
Hepsi aynı ekosistemin parçalarıdır. Bir ülkenin itibarı yalnızca Dışişleri Bakanlığı tarafından oluşturulmaz. O ülkenin fikir dünyası, bilimi, sanatı, iş kültürü, hukuku ve yetiştirdiği güvenilir insanlar tarafından şekillendirilir. Türkiye’nin daha güçlü ve bağımsız düşünce kuruluşlarına, uluslararası düzeyde yayın yapan üniversitelere, yabancı dilde kaliteli analiz üretebilen uzmanlara ve dünya gündemini yalnızca izlemeyen, ona katkı yapan platformlara ihtiyacı var.

Türkiye’nin bu alandaki en büyük avantajı nedir?
Türkiye tek bir dünyaya ait değil. Yalnızca NATO ülkesi, bir Avrupa ülkesi, bir Orta Doğu ülkesi değil. Yalnızca Türk dünyasının bir parçası da değil. Türkiye bütün bu dünyaların kesişim noktasında bulunuyor. Ankara’yı ve Brüksel’i aynı anda anlayan, Washington’u okuyabilen, Moskova’yı tanıyan, Pekin’i takip eden ve Körfez’in dinamiklerini bilen çok fazla ülke yok.
Bu çok yönlü kimliğimizi bir kararsızlık veya aidiyet sorunu gibi değil, stratejik zenginlik olarak kullanabilirsek küresel sistemde çok daha etkili olabiliriz. Ama bunun için öngörülebilirliğe, güvenilir kurumlara, güçlü hukuka ve uzun vadeli bir devlet aklına ihtiyacımız var.

Diplomasi, uluslararası kuruluşlar ve özel sektör deneyiminiz birbirini nasıl tamamladı?
Diplomasi bana devletlerin nasıl düşündüğünü öğretti. Uluslararası kuruluşlar, çok taraflı iş birliğinin ve ortak kuralların önemini gösterdi. Özel sektör ise yatırımcının, girişimcinin ve şirket yöneticisinin nasıl düşündüğünü öğretti. Bugün bir politika önerisini değerlendirirken yalnızca diplomatik açıdan bakmıyorum. Ekonomik sonuçlarını, yatırım etkisini, teknolojik boyutunu, toplumsal maliyetini ve jeopolitik sonuçlarını birlikte düşünmeye çalışıyorum.
Sanırım farklı çevrelerin ilgisini çeken de bu disiplinler arası bakış açısıdır. Çünkü günümüzde jeopolitik ile jeoekonomi birbirinden ayrı düşünülemez. Teknoloji, enerji, veri, tedarik zincirleri, yapay zekâ, finans ve kritik mineraller artık doğrudan millî güvenlik meselesidir.

Türkiye’nin önümüzdeki on yılı için en önemli tavsiyeniz nedir?
Kendimize daha çok güvenelim ama kendimizi daha az övelim. Daha çok dinleyelim. Daha çok öğrenelim. Daha çok üretelim. Dünyaya sürekli ne kadar önemli olduğumuzu anlatmak yerine, öyle işler yapalım ki dünya bizi dikkatle dinlemek zorunda kalsın. Kalıcı itibar, yalnızca söylenen sözlerle değil, ortaya konulan eserlerle inşa edilir. Daha iyi üniversiteler, daha güvenilir kurumlar, daha yüksek katma değerli üretim, daha güçlü hukuk, daha fazla bilim ve teknoloji, daha nitelikli insan kaynağı… Türkiye’nin hikâyesini en iyi anlatacak olan bunlardır.

Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı nedir?
Daha fazla ortak akıl. Son yıllarda farklı görüşleri dinleme kapasitemizi önemli ölçüde kaybettik. Oysa diplomasi bana hiçbir kişinin, kurumun veya siyasi hareketin tek başına bütün doğrulara sahip olmadığını öğretti. Farklı görüşler tehdit değil, zenginliktir. Doğru politika çoğu zaman farklı bakış açılarının kesiştiği noktada ortaya çıkar. Devlet aklı da iktidarların üzerinde duran bu ortak akıldır. Bir ülke seçimlerle yönetilir; fakat yalnızca seçim dönemlerinin ihtiyaçlarına göre yönetilirse uzun vadeli gücünü kaybeder.
Enerji, eğitim, teknoloji, savunma, tarım, su yönetimi, yapay zekâ ve iklim değişikliği gibi alanlarda beş yıllık değil, yirmi ve otuz yıllık stratejilere ihtiyacımız var. Genç diplomatlara, akademisyenlere ve politika analistlerine ne tavsiye edersiniz?
Önce iyi dinlemeyi öğrensinler. Çok okusunlar. Yabancı dil öğrensinler. Farklı ülkelerde yaşasınlar. Farklı fikirlerden korkmasınlar. Tek bir bilgi kaynağıyla yetinmesinler. Ve meraklarını hiçbir zaman kaybetmesinler. Bugün bilgiye ulaşmak kolay; güvenilir analiz üretmek ise her zamankinden daha zor. Yapay zekâ bilgiye erişimi daha da kolaylaştıracak. Dolayısıyla gelecekte insanı farklı kılan şey yalnızca bilgi olmayacak. Muhakeme gücü, vicdan, empati, merak, hayal kurabilme ve etik değerler… Geleceğin en değerli uzmanları en çok konuşanlar değil, en doğru soruları sorabilenler olacaktır.

Yazılarınızda “karakter” ve “güven” kavramlarını sık sık öne çıkarıyorsunuz. Neden?
Çünkü kariyer yeniden kurulabilir. Servet yeniden kazanılabilir.  Şirket kurulabilir. Makam elde edilebilir.  Ama itibar ve güvenilirlik çok daha zor inşa edilir. Uluslararası hayatta da insanların önce bilgiye değil, insana güvendiğini gördüm. Size güvenirlerse söylediklerinizi dinlerler. Bir analistin, diplomatın, akademisyenin veya yöneticinin en büyük sermayesi yalnızca bilgisi değildir; karakteri, bağımsızlığı ve tutarlılığıdır.
İnsanlar da ülkeler de yalnızca güçleriyle değil, güvenilirlikleriyle yükselir. Güven varsa iş birliği olur. İş birliği varsa yatırım ve kalkınma olur. Kalkınma varsa refah artar. Türkiye’nin geleceği de kendi içinde daha fazla güven üretebildiği ve dünyaya daha güvenilir bir ülke görüntüsü verebildiği ölçüde güçlü olacaktır.

Kırk yılı aşkın bir kariyerin ardından sizi bugün en fazla ne motive ediyor?
Artık daha fazla makam veya unvan peşinde değilim. Beni heyecanlandıran, tecrübeyi değere dönüştürebilmek.  Diplomaside, uluslararası kuruluşlarda ve özel sektörde çalışırken başarılar da yaşadım, hatalar da yaptım. Farklı ülkeleri, liderleri ve kurumları yakından tanıdım. Şimdi bu birikimi genç diplomatlarla, girişimcilerle, iş insanlarıyla, üniversitelerle ve karar vericilerle paylaşmayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Bundan sonra daha fazla yazmak, öğretmek ve mentorluk yapmak istiyorum. Çünkü bilgi paylaşıldıkça çoğalır. Tecrübe ise ancak aktarıldığında anlam kazanır.
Yıllar sonra tek bir cümleyle nasıl hatırlanmak istersiniz?

Makamlar geçicidir. Görevler sona erer. Şirketler değişir. Hükümetler değişir. Geriye bıraktığınız güven duygusu, fikirleriniz ve yetişmesine katkı verdiğiniz insanlar kalır. Ben arkasında büyük servetler bırakan biri olarak değil; düşünceleriyle, dürüstlüğüyle, farklı görüşleri dinleyebilmesiyle ve insanları kutuplaştırmak yerine ortak zeminde buluşturmaya çalışmasıyla hatırlanmak isterim. Birileri benim için, “Bildiğini paylaşmaktan çekinmedi, insanlara ve ülkesine samimiyetle katkı sunmaya çalıştı” derse bu bana yeter.
Çünkü insanın gerçek mirası sahip oldukları değil, geride bıraktıklarıdır: Bilgi, güven, itibar, dostluk ve yetişmesine katkı sunduğu insanlar… İnsanların hafızasında yer etmek, gazete manşetlerinde yer almaktan çok daha değerlidir.

Son olarak Gözlem okurlarına ne söylemek istersiniz?
Türkiye’nin en büyük sermayesi yalnızca jeopolitik konumu değildir.  Asıl sermayesi; yetişmiş insanları, girişimcileri, bilim insanları, sanatçıları, kadınları, gençleri ve dünyayla konuşabilme kapasitesidir.  Önümüzdeki dönemde yalnızca daha fazla üreten ülkeler değil, daha fazla güven veren, öngörülebilir olan ve dünyaya değer katabilen ülkeler kazanacak. Türkiye’nin özgüven ile özeleştiriyi birlikte taşıyan yeni bir anlayışa ihtiyacı var.
Kendimizi küçümsemeyelim. Ama kendimizi övmekle de yetinmeyelim. Kendi hikâyemizi başkalarının yazmasını beklemeyelim. Doğru kurumlarla, liyakatli kadrolarla, güçlü hukukla ve uzun vadeli bir vizyonla Türkiye’nin küresel sistemde çok daha etkili bir ülke olabileceğine inanıyorum.
Çünkü güçlü ülkeler yalnızca ekonomileri ve ordularıyla değil; fikirleri, kurumları, eserleri ve güven veren insanlarıyla yükselir. Türkiye’nin sorunu hikâyesinin olmaması değil. Hikâyesini dünyaya yeterince iyi anlatamaması ve zaman zaman o hikâyenin gerektirdiği başarıları, kurumları ve güven ortamını yeterince güçlü biçimde inşa edememesidir. Önümüzdeki on yılın asıl sınavı da budur.
Mehmet Öğütçü’nün değerlendirmeleri, Türkiye’nin uluslararası iletişimini yalnızca tanıtım kampanyaları üzerinden değil; güven, kurumlar, düşünce üretimi, insan kaynağı ve uzun vadeli stratejik koordinasyon temelinde yeniden ele alması gerektiğini ortaya koyuyor. Öğütçü’nün önerdiği “Türkiye Etki Konseyi” modeli ise devletin, iş dünyasının, akademinin, kültür ve sanat çevrelerinin, medyanın ve diasporanın ortak bir itibar stratejisi etrafında buluşmasını hedefliyor.