29 Ekim 1923, yalnız bir rejimin ilan edildiği tarih değildir. O gün bir millet, tarihin kenarına itilmek istenen bir coğrafyada kendi kaderini kendi eline aldı ve bunu bir sözle mühürledi: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Rejimler değişir; sözler kalır. Bir devletin kurucu belgesi anayasasıdır; kurucu ruhu ise verdiği sözdür. Cumhuriyet; bir devlet biçiminin adından önce, verilmiş bir sözdür. Bu söz üç muhataba verildi: Millete, toprağa ve geleceğe. Bugün 103. yılında bu sözün üçünü de hatırlamak istiyorum. Çünkü sözün tutulup tutulmadığını ancak üçüne birden bakınca görebiliriz.
A. Millete verilen söz
Cumhuriyet, tebaayı yurttaş yaptı. Padişahın kulu olan insan, kendi devletinin sahibi oldu. Yurttaş; yalnız oy veren değil, hesap soran insandır. Kadın seçmen ve seçilen oldu; köy çocuğu okula, okul çocuğu üniversiteye yürüdü. Medeni Kanun, yurttaşı geleneğin değil hukukun önünde eşitledi. Harf devrimi; okumayı bir zümrenin ayrıcalığı olmaktan çıkarıp köy odasına indirdi. Millet mektepleri, kırkını geçmiş insanları yeniden sıraya oturttu. Kurucu akıl; milleti yalnız sandığa çağırmadı, önce okula, mahkemeye ve fabrikaya çağırdı. Çünkü okumayan, hakkını bilmeyen ve ekmeğini başkasından bekleyen bir toplumun oyu, kendi oyu değildir.
Bu söz anayasalarda yazılıdır, meydanlarda okunur, her seçimde yenilenir. Yüz yılda çok sınandı; ama sınanmak bir sözü bozmaz, terk edilmek bozar. Cumhuriyetin en çok konuşulan sözü budur; onu burada uzun uzun anlatmayacağım. Asıl anlatmak istediğim, daha az konuşulan ikinci sözdür.
B. Toprağa verilen söz
Cumhuriyet ilan edilmeden sekiz ay önce, Şubat 1923'te İzmir'de bir iktisat kongresi toplandı. Çiftçi, tüccar, işçi ve sanayici aynı salondaydı. Kongrede okunan İktisat Andı; yerli malını, yerli emeği ve yerli bilgiyi aynı cümlede anıyordu. Daha devletin adı konmamıştı; ama kurucu akıl, siyasi zaferin iktisadi zaferle taçlandırılmadıkça kalıcı olmayacağını görmüştü. Bu, Anadolu toprağına verilmiş bir sözdü: Bu toprak artık başkasının pazarı değil, kendi halkının emeğiyle yeşerecek bir yurt olacaktı.
Söz tutuldu da. Atatürk, Ankara'nın bataklığını çiftliğe, bozkırını ormana çevirmeye kendi eliyle başladı. Benim doğduğum Zonguldak'ta kömür, Cumhuriyetin ilk ateşi oldu. Karabük'te demir aktı, Kayseri'de bez dokundu, Alpullu'da şeker kaynadı. Demir yolu, tohum ıslah istasyonu ve Köy Enstitüsü aynı aklın eseriydi. Kurucular fabrikayı okulsuz, okulu tarlasız, tarlayı sudan ayrı düşünmediler. Yokluk içinde kurulan bu düzenin adı kalkınmaydı; ama o kalkınma, bugünkü anlamıyla büyüme değildi. Toprağı, insanı ve bilgiyi birlikte ayağa kaldıran bütüncül bir arayıştı. Kalkınma o yıllarda bir yarış değil, bir arayıştı. O planlı bir arayıştı. O kalkınmayı bizim kuşakta aradı. Ben de aradım, hatta Kalkınma Arayışları diye kitabını da yazdım.
C. Bozulan söz
Sonra dünya değişti. Diyalektik sanayi medeniyeti kapımızı çaldı; biz de kapıyı açtık. Dünya düzeni yalnız malımızı değil, düşüncemizi de biçimlendirdi. İktisatçılarımız kalkınmayı dışarıdan verilen ölçülerle tarif etmeye başladı. Kalkınma arayışı büyüme yarışına, büyüme tüketime, tüketim borca dönüştü. Toprağa verilen söz önce sessizce unutuldu, sonra açıkça bozuldu.
Şehirler kendi vadilerini yedi. Karadeniz'in dereleri boruya girdi; Ege'nin zeytinlikleri madene, Anadolu'nun meraları beton siteye çevrildi, ormanlar parsel parsel bölündü. Buğdayın anayurdu olan Anadolu buğday ithal eder oldu; tohumunu şirketten, gübresini dışarıdan alan çiftçi, kendi toprağında kiracıya döndü. Doğa; yaşanacak bir yurt olmaktan çıktı, üretimin girdisi ve rantın hammaddesi sayıldı. Toprağı paraya çeviren düzen, sonunda dikkatimizi de paraya çevirdi; ekrana bakan bir toplum, yanı başındaki dereyi görmez oldu. Bu sapma tek bir iktidarın eseri değildir. Yarım yüzyıldır her iktidar, aynı hesap makinesiyle aynı toprağı ölçtü. Çünkü mesele kişilerde değil, doğayı dışarıda bırakan düşünce sistemindedir.
Bayrak hâlâ dalgalanıyor. Ama tohumunu, enerjisini, suyunu ve gıdasını başkasının aklına ve sermayesine emanet eden bir ülke, bağımsızlığını yalnız törenlerde yaşar.
D. İkinci yüzyılın sözü
Bizim Türkmen töresinde söz, senetten önce gelir. Verilen söz yazılmaz; tutulur. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı, işte bu töreyle başlamalıdır: Millete, toprağa ve geleceğe verilen sözü yeniden tutmakla.
Bu sözün yeni adı, holistik cumhuriyettir. Çünkü doğayı korumak, onu üretimin ve sermayenin girdisi sayan akıl değişmedikçe mümkün değildir.
Bunu daha önce şöyle yazmıştım: “Holistik demokrasi, temsili reddetmez; fakat temsili katılım, denetim, liyakat, yerel akıl ve ortak sorumlulukla tamamlar. Bu anlayışta demokrasi bir sayı yarışı değil, toplumun kendini yönetme kapasitesidir. Cumhuriyet de yalnızca devlet biçimi değildir; ortak yaşamın akıl, hukuk ve yurttaşlık temelinde kurulmasıdır. Holistik cumhuriyet, devleti milletin üstünde bir tahakküm aygıtı değil, milletin ortak yaşamını ve doğayla ilişkisini adalet içinde düzenleyen kurucu akıl olarak yeniden düşünür.”
Kurucu aklın 1923'te fabrikayla okulu birlikte düşünmesi neyse, bugün enerjiyle ormanı, tarımla suyu, teknolojiyle toprağı birlikte düşünmek odur. Bu, geçmişe dönüş değildir; kurucu aklı çağımızın ölçüleriyle yeniden üretmektir. Bu sözün muhatabı yalnız devlet değildir; sofrasındaki ekmeğin nereden geldiğini soran her yurttaştır.
İkinci yüzyılın bağımsızlığı sınırlarda değil; tohumunu saklayan çiftçide, yeniden akan derede, köyüne dönen gençte ve çocukların soluduğu havada ölçülecektir. Ekonomik egemenlik artık ekolojik egemenlikten ayrı düşünülemez. Bütünü göremeyen bir yönetim, bu sözü tutamaz. Geleceğe verilen söz de buradadır: Çocuklarımıza borç ve çöl değil, tohum ve orman bırakmak.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Unutmayalım: Bayrak asmak kolay, söz tutmak zordur. Cumhuriyet; 29 Ekim 1923'te verilmiş ve her 29 Ekim'de yeniden verilmesi gereken bir sözdür. Millete, toprağa ve geleceğe.
Toprağa, millete ve geleceğe verilmiş söz
Toprağa, millete ve geleceğe verilmiş söz
Paylaş: