Terör ve uluslararası gerginlikler gibi ulusal güvenlik tehditleriyle mücadelede halk desteği son derece önemlidir. Bu desteği sağlamak için halkın; tehdidin niteliği, ülkeye verdiği ve vereceği zararlar, kimlerden güç ve destek aldığı, tehdit ve destek unsurlarının amacı, mücadele yöntemlerindeki samimiyet ve tutarlılık, mücadeledeki güç ve kararlılık gibi konularda halkın doğru bilgilendirilmesi, yanlış anlamalara meydan verilmemesi, bunun için de açıklık ve şeffaflık gerekmektedir. Halk desteği aynı zamanda terör örgütleri ve zararlı odakların insan kaynağının sınırlandırılmasında da büyük bir etkendir.
Halk desteğinin öneminin ve halk desteğini sağlamak için yapılması gerekenlerin terörle mücadele unsurları tarafından bilinmemesi ve bu konularda karar mekanizmasında olanların bilgilendirilmiyor olması mümkün değildir.
Buna rağmen; son iki yıldır, “Terörsüz Türkiye” adıyla uygulamaya konulan açılım süreci boyunca halkımızın açık, şeffaf ve doğru bilgilendirilmediği, bunun yerine -siyasi çıkar hesaplarıyla- algı yönlendirilmeye, halk desteğinin yanlış yönlerde oluşturulmaya çalışıldığı, asıl maksadın; kapsamlı bir anayasa değişikliği yapmak olduğu, bu durumun kurucu değerlerimizin ortadan kaldırılması ile ülkemizin idari yapısının ve yönetim sisteminin değiştirilmesine yol açacağı, bunun da terör örgütü ve destekçilerinin amaçlarına hizmet edeceği kanaati yaygındır.
Son bir ayda basına yansıyanlar bu kanaati destekler niteliktedir:
8 Ekim’de Bölücü Terör Örgütü (BTÖ)’nün Irak’ın Kuzeyindeki kamplarından çekilmekte olduğu haber yapılmıştı. Bunu takip eden günlerde, 14 Ekim’de, yine Irak’ın Kuzeyinde Pençe-Kilit Harekât Bölgesinde bir Uzman Çavuşumuzun şehit olduğu haberi geldi. Nedeni “talihsiz bir silah kazası” olarak açıklandı.
Ardından 31 Ekim’de Hakkâri, Yüksekova’da Esendere bölgesinde görevli bir sözleşmeli erimizin şehadet haberi geldi. Bunun nedeni de “hudut geçiş olayına müdahale esnasında açılan ateş” olarak açıklandı. Bu olayda ateşi kimlerin açtığı, ateş açanların akıbeti, bu olayda bölücü terör örgütünün parmağının olup olmadığı sorgulanmaya başlandı. Sorumlu makamlardan tatmin edici bir cevap alınamadı. Halen olayın faillerinin kimler olduğu konusu açıklığa kavuşmuş değil.
Esendere’de askerimizi kimlerin şehit ettiği açıklığa kavuşmamışken bu defa 2 Kasım’da Van Çaldıran Alpaslan hudut karakolundan görevli bir uzman çavuşumuzun görev esnasında rahatsızlanarak şehit olduğu haberi geldi. Olayın ayrıntısı, görevin niteliği, askerimizin nasıl bir rahatsızlık yaşadığı konularında bilgi verilmedi.
Yine aynı günlerde, Kasım ayı başında, Bingöl’ün Genç ilçesindeki Dağ Karakolunda görevli bir Astsubayımızın vefat ettiğini 4 Kasım günü öğrendik. Nedeni henüz açıklanmadı.
Bütün bu olayların art arda gelmesi; yapılan resmî açıklamaların ve olaylarda terör örgütünün parmağı olup olmadığının sorgulanmasına neden oldu. Terörle mücadele için bölgede görev yapmış olanlar çok iyi bilirler ki; yasa dışı sınır geçişleri terör örgütünün kontrolündedir. Yasa dışı geçiş yapanlar terör örgütüyle temas kurmadan, haraç vermeden sınır geçemezler. Kaçakçılar, sığınmacılar ve bunlara yardımcı olanlar silah taşımaktan kaçınırlar. Çünkü silahla görüntü vermek çatışmaya davetiye çıkarmak demektir. Bu hususlar da soru işaretlerine haklılık kazandırdı.
Son 20 günde, Güneydoğu Anadolu bölgemizden ve Irak’ın Kuzeyinden art arda gelen şehit haberleri, sorulan sorulara tatmin edici açıklamalar yapmaktan kaçınılıyor görüntüsü verilmesi, bu olaylar sorgulanırken yetkililerin sessiz kalmaları “Açılım sürecinin kesintiye uğramaması için bazı gerçeklerin halkımızdan gizlendiği” yorumlarına neden oldu.
Şehitlerimiz toprağa verilirken ve olup bitenler tartışılırken, DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar; terörist başı Abdullah Öcalan'ın İmralı'da kendisi için hazırlanan yeni bir yere geçtiğini açıkladı. Şehitlerimizin bedenleri henüz soğumamışken, ailelerinin acıları tazeyken böyle bir uygulamaya gidilmesi ve bunun haberinin nispet yapar gibi verilmesi kızgınlık derecesinde tepkiye yol açtı.
Hukukçularımızın; ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmiş bir teröristin ayrıcalık içeren bir uygulamaya tabi tutulmasının ve bu terörist başına müstakil bir konut tahsis edilmesinin yasalarımıza aykırı olduğu, bu uygulamanın hukuksuz bir tahliye anlamına geldiği yorumları tekrar gündeme oturdu. Buna rağmen bu yorumlara da tatmin edici bir yanıt verilmedi, tatmin edici bir açıklama yapılmadı, sessiz kalmak tercih edildi.
DEM Parti’nin tavrı bununla da kalmadı. Bizler şehitlerimizi konuşurken parti sözcüleri “sürecin yavaş ilerlediği, terörist başının konutuna geçmesinin statü verilmesi anlamına gelmeyeceği, statü konusunun geciktirildiği” söylemlerine hız verdiler, kızgınlıklarını ve şikayetlerini yüksek sesle dile getirmeye devam ettiler. Şehitlerimizle ilgili konulara hiç değinmediler, olaylarda terör örgütünün parmağı olduğu iddialarını inkâr bile etmediler. Bu da DEM Parti’nin; bu durumdan azami yarar sağlamaya çalışmakta olduğunu, terör örgütünün gücünü koruduğu, süreci yönlendirmede etkili olduğu, süreç istedikleri gibi gelişmezse silahlı eylemlerini sürdürme güç ve kabiliyetini koruduğu algısı oluşturmaya çalıştığını göstermektedir.
DEM Parti’nin yaklaşımı böyleyken; şehitlerimizle ilgili sorulara ve yorumlara sessiz kalan süreç yöneticilerinin DEM Parti’yi ve terör örgütünü süreçten kopmadıklarına ikna etme çabaları da dikkatlerden kaçmadı.
Bütün bunlar; sürecin terör örgütü ve destekçilerinin istediği yönde gelişmekte olduğu, gerçek niyet ve maksadın terör örgütüne alan açmak olduğu, ülkemizde yetkililerin, sorumluların, süreci yönetmekle görevli olanların böyle bir sürece zarar vermekten özenle kaçındığı, buna karşılık terör örgütünün, ortaklarının ve destekçilerinin tehdit ve tahrik edici eylem ve söylemlerle süreci kendi çıkarlarına göre şekillendirme yolunda önemli mesafe katetmekte oldukları kanaatini maalesef güçlendirdi. Aksi halde halkımızın bunca tepkisine rağmen terör örgütünün baskın tavrı bu derece öne çıkarılamazdı diye düşünüyorum ve bütün bunların sadece basit siyasi çıkar hesabıyla yapılmayacağına, çok daha derin ilişkilerin ve bu ilişkilerin beslediği amaçların olabileceğine inanıyorum.
Terörle mücadelede önemi çok büyük olan halk desteğinin bu şekilde sağlanması mümkün değildir. Bu yaklaşımlarla ancak çok küçük bir yandaş kitle ikna edilebilir. Yapılması gereken; 86 milyon nüfusun yaşadığı ülkemizde aklı eren herkesin, küresel emperyalist cephenin, onların yerel ortaklarının ve iş birlikçilerinin kurdukları tezgâhtan haberdar edilmesi ve mücadele için gereken ulusal cephenin oluşturulmasıdır.
Terörle mücadelede halk desteği önemlidir
Terörle mücadelede halk desteği önemlidir
Paylaş: