8 Mart Dünya Kadınlar Günü bu yıl, Ortadoğu’da yeniden tırmanan savaşların, küresel güç rekabetinin ve belirsizliklerin gölgesinde karşılanıyor. Biliyoruz ki savaşın dili yükseldiğinde, silahlar konuşur, hukuk suskunlaşır.
Ve tarihin bize defalarca gösterdiği gibi savaşın içinde erkekle birlikte mücadele veren, savaşın en acı sonuçlarını yaşayan kadın nedense barış masasında unutulur. Kadın savaşta var, barışta yok. Barışın demokratik meşruiyet kazanabilmesi için kadın ve erkek temsiliyetinin masada olması gerekir. Aksi halde ortaya çıkan şey erkekler arası iktidar dengesi olur. Toplumsal barış değil.
Savaş ortamlarında kadının araçsallaştırılması yeni bir olgu değil. Çatışma bölgelerinde cinsel şiddetin sistematik bir sindirme aracı olarak kullanılması, zorunlu göç süreçlerinde kadınların insan ticareti ve istismara daha açık hâle gelmesi, savaşın görünmeyen en ağır sonuçlarıdır. Kadın, özne olmaktan çıkar, ya korunacak bir sembol ya da manipüle edilecek bir araç hâline dönüştürülür. Bu çerçeve kadınların politik bir özne olma kapasitesini görünmez kılar. Bu soruna karşı en önemli uluslararası çerçeve, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1325 sayılı "Kadınlar, Barış ve Güvenlik" kararıdır. Bu karar, kadınların barış süreçlerine katılımını zorunlu bir norm haline getirmeyi amaçlar. Ancak norm ile fiiliyat arasındaki mesafe hala büyüktür.
Türkiye’de Anayasa’nın 10. maddesi eşitlik ilkesini açıkça düzenler: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.” “Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür.” der. 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” koruyucu ve önleyici tedbirleri düzenler. Türk Ceza Kanunu’nda kadına yönelik şiddet ve cinsel suçlar ağır yaptırımlara bağlanmıştır. Kadına yönelik şiddetle mücadelede ise İstanbul Sözleşmesi önemli bir norm çıpası olarak görülürdü. Türkiye'nin bir gece yarısı aniden İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi sadece bir hukuk tercihi değildi, normların siyasal iradeye bağlı olduğunun ilanıydı.
Kâğıt üzerinde tablo netti. 6284 sayılı yasa hala yürürlükteydi. Hak metinde hala vardı. Ama erişim daraldığında fiilen hak yok oldu.
Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın, çoğu zaman en yakınındaki erkek tarafından öldürülüyor. Sivil toplum kuruluşlarının verilerine göre son yıllarda kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Koruma kararı bulunan kadınların dahi yaşamını yitirdiği vakalar, hukuki mekanizmaların uygulamadaki zafiyetini gözler önüne seriyor. Mahkemelerce verilen uzaklaştırma kararlarının etkin denetlenmemesi ya da şiddet geçmişi olan faillerin kısa sürede serbest kalması, toplumda cezasızlık algısını besliyor.
Sorun yasa eksikliği değil, hukukun uygulanmasındaki tutarsızlık ve caydırıcılık meselesidir. Savaş ve kriz ortamları bu sorunu daha da derinleştiriyor. Güvenlik söylemi yükseldiğinde,“Öncelikler değişti.” denir. Ekonomik daralma dönemlerinde istihdamı ilk daralan alan kadınlar olur. TÜİK verileri, kadınların iş gücüne katılım oranının erkeklerin oldukça gerisinde kaldığını göstermektedir. Ücretsiz bakım emeğinin büyük kısmı hâlâ kadınların üzerindedir. Kriz dönemlerinde bu yük artar, kamusal destekler azalır. Kadın, ekonomik özne olmaktan çok aile içindeki rolüyle tanımlanır.
Bu noktada hukukun siyasal konjonktüre göre esnetilmesi tehlikesi ortaya çıkar. Hukuk, bağlayıcı bir ilke olmaktan çıkıp, yorum ve tercih alanına dönüştüğünde ilk zarar görenler yine kadınlar olur. Kadın hakları zayıflıyorsa bu yalnız kadınların sorunu değildir. Bu devletin hukuk devleti olma iddiasının zayıfladığını gösterir. Kadın hakları tam da bu nedenle hukuk devletinin turnusol kâğıdıdır.
Kadının araçsallaştırılması yalnızca savaş alanlarında değil, iç siyasette de karşımıza çıkar. Nüfus politikaları, aile söylemleri, kültürel tartışmalar ve “değerler” üzerinden yürütülen polemiklerde kadın bedeni ve kimliği sıklıkla sembolik bir mücadele alanına dönüşür. Bu noktada mesele bireysel tercihler değil, devletin eşitlik ilkesine nasıl sadık kaldığıdır.
Hukuk devletinin özü, hakların çoğunluk iradesine ya da güncel siyasal atmosfere göre daraltılamamasıdır. Eğer bir ülkede kadınlar koruma kararı aldırdıktan sonra dahi yaşam güvencesinden emin değilse, eğer şiddet davalarında kamuoyu baskısı olmadan etkin soruşturma yürütülmüyorsa, eğer ekonomik krizler kadın emeğini görünmezleştiriyorsa, ortada bir uygulama sorunu var demektir.
8 Mart’ta elbette iyi temenniler içeren kutlama kartları ve çiçeklerden konuşulabiliriz. Ancak asıl konuşmamız gereken, kadın hakları hukukuna sadakattir: anayasal eşitlik hükmüne sadakat, 6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanmasına sadakat, yargı bağımsızlığına ve caydırıcılığa sadakat.
Çünkü hukuk uygulanmadığında yalnızca kadınlar değil, kurumlar da zayıflar. Kurumsal güven zedelendiğinde ekonomik güven de zedelenir. Yatırım ortamı, toplumsal huzur ve siyasal istikrar; hepsi hukuka olan inançla bağlantılıdır. Hukuk seçici uygulanıyorsa, güven de seçici olur.
Savaşın gölgesinde asıl tehlike, hakların sessizce daralmasıdır. Bazen bir gecede, bazen adım adım, “şimdi sırası değil” denilerek… Kadın hakları ertelendiğinde aslında hukuk ertelenir. Hukuk ertelendiğinde ise güç kendi alanını genişletir. Bugün ülkemizde ve dünyada yaşanan tam da budur. Güç hukuku yeniden yazmaya çalışıyor. Bunu açıkça değil, uygulamayı daraltarak, denetimi gevşeterek, yorum alanını genişleterek yapıyor.
Bu nedenle 8 Mart’ta sorulması gereken soru şudur: Bu gidişatı tersine çevirecek olan nedir? Hukuku kim koruyacak? Metinleri değil, uygulamayı kim denetleyecek? Güç dengeleri değişirken eşitlik ilkesini kim ayakta tutacak?
Çünkü mesele yalnızca kadınların meselesi değildir. Eğer kadınların hakları kâğıt üzerinde kalıyorsa, yarın başka bir hakkın da kâğıt üzerinde kalmayacağının garantisi yoktur.
Ve belki de en temel gerçek şudur:
Kadınların güvenliği zayıfladığında, hukuk devleti alarm veriyor demektir.Bağımsız yargı, şeffaf veri, etkin denetim ve gerçek temsil olmadan kadın hakları güvencede değildir.
8 Mart bir kutlama günü değil, bir hukuk muhasebesidir:
Kadınların hakları gerçekten korunuyor mu, yoksa yalnızca metinlerde mi yaşıyor? Eğer hukuk yalnızca metinlerde yaşıyorsa, güç çoktan sokağa inmiştir. Hukuk gerçekten uygulanıyorsa neden kadınlar kendini hala güvende hissetmiyor?
Savaşların gölgesinde Dünya Kadınlar Günü
Savaşların gölgesinde Dünya Kadınlar Günü
Paylaş: