SELİN TEKİN
Irak, petrol ihracatının büyük bölümünü Basra terminalleri ve Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiren yapısını değiştirmeye hazırlanıyor. Bağdat’ın gündeminde Basra’dan Haditha’ya, oradan Ceyhan ve Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Baniyas Limanı’na uzanabilecek yeni bir petrol taşıma ağı var. London Energy Club Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Öğütçü ile yaptığımız ve ilk bölümünü geçen hafta yayımladığımız röportajın ikinci bölümünü sunuyoruz.
Suriye bu projeden nasıl etkilenir?
Suriye için Baniyas hattı, savaş sonrası yeniden yapılanmanın en stratejik projelerinden biri olabilir. Ülke savaş nedeniyle enerji altyapısının önemli bölümünü kaybetti. Elektrik üretimi, rafineriler, petrol sahaları ve boru hatları ağır hasar gördü. Irak petrolünün yeniden Suriye üzerinden Akdeniz’e taşınması, Şam’a transit geliri, liman yatırımı, rafineri hammaddesi, istihdam ve uluslararası sermaye sağlayabilir. Daha önemlisi, Suriye’yi bölgesel enerji ve lojistik ağlarına yeniden bağlayabilir. Ancak bu güzergâhın güvenliği kolay olmayacaktır. Eski Kerkük–Baniyas hattının büyük bölümü teknik ömrünü doldurdu veya savaş sırasında hasar gördü. Yeni güzergâhın geçtiği bölgelerde güvenlik kontrolünün kimde olacağı, hattın nasıl korunacağı, sabotaj riskinin nasıl sigortalanacağı ve gelirlerin nasıl paylaşılacağı açık değildir. Boru hattı aynı zamanda Suriye’nin iç güç dengelerini de etkileyebilir. Hattın geçtiği vilayetler, aşiretler, yerel yönetimler ve güvenlik aktörleri gelir ve kontrol talep edecektir. Dolayısıyla Suriye ayağı bir mühendislik projesinden çok daha fazlasıdır. Aynı zamanda bir devlet inşası ve siyasi uzlaşma projesidir.
Bağdat ile Erbil arasındaki sorunlar yeni koridoru etkiler mi?
Kesinlikle etkiler. Irak’ın petrol ihracatındaki en zayıf halkalardan biri, Bağdat ile Erbil arasında kalıcı ve güvenilir bir petrol-gelir paylaşımı düzeninin kurulamamış olmasıdır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi sahalardaki üretimi ve yerel boru hattı altyapısını kontrol ediyor. Bağdat ise Irak petrolünün pazarlanmasının SOMO üzerinden ve federal devletin yetkisi altında yapılmasını istiyor. Uluslararası petrol şirketleri de üretim maliyetlerinin ve geçmiş alacaklarının nasıl ödeneceğine ilişkin güvence arıyor. Bu anlaşmazlık yıllarca Ceyhan hattının düşük kapasiteyle çalışmasına veya tamamen durmasına yol açtı. Basra petrolünün kuzeye taşınması, Bağdat’a Erbil’e bağımlılığı azaltabilecek yeni seçenekler verebilir. Fakat Irak’ın coğrafyası ve mevcut altyapısı dikkate alındığında Kürdistan Bölgesi’ni tamamen dışlayan bir sistem kurmak hem pahalı hem de siyasi bakımdan riskli olabilir. En akıllı çözüm, Bağdat, Erbil, Ankara ve üretici şirketler arasında şeffaf bir gelir ve sorumluluk paylaşımı kurulmasıdır. Petrolün kimin toprağından çıktığı kadar, kimin tarafından pazarlandığı, taşıma ücretinin nasıl belirlendiği, üretici şirketlere ne zaman ödeme yapılacağı ve uyuşmazlıkların hangi hukuk sistemi altında çözüleceği de önemlidir. Geçici siyasi mutabakatlar üzerine milyarlarca dolarlık altyapı kurulamaz.
Projenin önündeki en büyük engel güvenlik mi, finansman mı?
İkisini birbirinden ayırmak mümkün değil. Güvenlik yoksa finansman pahalılaşır; hukuk güvenliği yoksa uzun vadeli sermaye gelmez. Basra–Haditha–Ceyhan ve Basra–Haditha–Baniyas ağının binlerce kilometrelik bir coğrafyayı kapsaması bekleniyor. Boru hattı çöllerden, farklı etnik ve mezhepsel bölgelerden, geçmişte terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği alanlardan geçebilir. Hattın korunması yalnızca askerî devriyelerle sağlanamaz. Yerel toplulukların projeden ekonomik fayda görmesi, istihdam yaratılması ve gelir paylaşımının adil olması gerekir. Aksi takdirde boru hattı sürekli sabotaj riski altında kalır. Finansman tarafında ise yatırımcılar en az 20–25 yıllık taşıma garantisi, öngörülebilir tarife, siyasi risk sigortası ve uluslararası tahkim isteyecektir. Dünya Bankası, IFC, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, İslam Kalkınma Bankası, Körfez fonları, Amerikan DFC ve ihracat kredi kuruluşları gibi aktörlerin farklı bölümlerde rol alması mümkün olabilir. Fakat bunun için proje yönetişiminin şeffaf olması gerekir. Finansman modeli yalnızca Irak hazinesine yüklenirse proje gecikir. Kamu-özel ortaklığı, uzun vadeli taşıma sözleşmeleri ve çok taraflı siyasi risk sigortası birlikte kullanılmalıdır.
Türkiye bu projeye yalnızca transit ülke olarak mı yaklaşmalı?
Kesinlikle hayır. Türkiye’nin en büyük hatası, enerji projelerinde zaman zaman yalnızca coğrafi konumuna güvenmesidir. “Biz zaten en uygun güzergâhız, petrol ve gaz mecburen Türkiye’den geçer” düşüncesi tehlikelidir. Enerji akışları kimseye mecbur değildir. Yatırımcılar maliyet, güvenlik, siyasi risk ve hukuki öngörülebilirlik temelinde alternatif yaratırlar. Türkiye bu projede yatırımcı, mühendis, finansör, işletmeci ve tüccar olarak yer almalıdır. TPAO üretim sahalarında daha fazla pay alabilir. BOTAŞ veya kurulacak özel amaçlı bir Türk şirketi boru hattının işletilmesine ortak olabilir. Türk müteahhitleri pompa istasyonları, depolama tankları ve terminal altyapısını inşa edebilir. Türk bankaları ve altyapı fonları finansman konsorsiyumuna katılabilir. Türk sigorta şirketleri de uluslararası ortaklarla siyasi ve ticari risk ürünleri geliştirebilir. Türkiye yalnızca kendi sınırları içindeki bölümü işletmekle yetinmemeli; Basra’dan Haditha’ya ve oradan Ceyhan’a uzanan değer zincirinin tamamında ekonomik pay sahibi olmalıdır. Boru hattında hisse sahibi olmak, transit ücreti almaktan çok daha güçlü bir stratejik konum yaratır.
Bu gelişmenin İzmir ve Ege ekonomisi açısından da bir anlamı var mı?
Elbette var. Ceyhan coğrafi olarak Doğu Akdeniz’dedir ama kurulacak enerji ve ticaret ekosisteminin etkisi yalnızca Adana ve çevresiyle sınırlı kalmaz. İzmir ve Aliağa; rafineri, petrokimya, liman, depolama, tanker taşımacılığı, gemi bakım-onarım, mühendislik ve dış ticaret bakımından Türkiye’nin en gelişmiş enerji-sanayi kümelenmelerinden birine sahip. Irak’tan Akdeniz’e ulaşacak yeni ham petrol hacimleri Türkiye’nin rafineri besleme güvenliğini artırabilir. Ceyhan ile Aliağa arasında ticari, denizcilik ve depolama bağlantıları kurulabilir. İzmir merkezli lojistik, mühendislik, ekipman, vana, pompa, çelik boru, otomasyon ve liman şirketleri yeni yatırımlardan pay alabilir. Türkiye bu projeyi yalnızca Ankara–Bağdat arasında yürütülen bir devlet görüşmesi olarak görmemeli. Adana, Mersin, Hatay, Gaziantep ve İzmir’deki sanayi ve lojistik kümelenmeleri sürece dâhil edilmelidir. İzmir’in ayrıca enerji ticareti, sürdürülebilir finansman ve denizcilik hizmetleri bakımından önemli bir uzmanlık merkezi olma potansiyeli var. Büyük enerji koridorları yalnızca borunun geçtiği şehirleri değil, hizmet, finansman, teknoloji ve dış ticaret sağlayan bütün ekonomik merkezleri etkiler.
Dünya enerji dönüşümünü konuşurken milyarlarca dolarlık yeni petrol boru hatlarına yatırım yapmak çelişkili değil mi?
Bu haklı bir soru. Dünya düşük karbonlu enerjiye geçiyor; elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji, batarya teknolojileri ve enerji verimliliği petrol talebinin büyümesini yavaşlatacak. Yeni bir boru hattının ekonomik ömrü 30–40 yıl olabilir. Bu nedenle yatırımcılar gelecekte hattın atıl kalma riskini de hesaplamak zorunda. Ancak enerji dönüşümü petrolün yarın sabah ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. Petrokimya, havacılık, deniz taşımacılığı, ağır sanayi ve gelişmekte olan ülkelerin ulaşım talebi nedeniyle petrol daha uzun süre küresel enerji sisteminde önemli yer tutacak. Buradaki asıl mesele yeni üretim teşvikinden ziyade mevcut üretimin daha güvenli ve çeşitli güzergâhlardan pazara ulaştırılmasıdır. Üstelik yeni koridor yalnızca ham petrol düşünülerek tasarlanmamalı. Aynı güzergâhta doğal gaz, elektrik iletim hatları, fiber optik altyapı ve gelecekte hidrojen veya düşük karbonlu yakıt bağlantıları da değerlendirilebilir. Akıllı altyapı tek bir ürüne mahkûm bırakılmaz. Bununla birlikte bütün ekonomik hesaplar gerçekçi talep senaryolarına dayanmalı. “Jeopolitik olarak çok önemli” demek, ticari olarak her maliyetin kabul edilebileceği anlamına gelmez.
İran bu projeyi kendisine karşı bir hamle olarak görür mü?
İran’ın bu gelişmeyi dikkatle izleyeceğinden kuşku yok. Hürmüz Boğazı İran’ın en önemli jeopolitik kaldıraçlarından biridir. Körfez ülkeleri ve Irak ihracatlarının büyük bölümünü Hürmüz dışına taşıyabildiği ölçüde bu kaldıracın etkisi azalır. Irak petrolünün Türkiye ve Suriye üzerinden Akdeniz’e çıkması, İran’ın hem Irak üzerindeki ekonomik etkisini hem bölgesel enerji denklemindeki ağırlığını sınırlayabilir. Ancak Irak’ın amacı İran’a karşı cephe açmak değil, kendi egemenliğini ve ihracat güvenliğini güçlendirmektir. Bağdat hem Washington’la hem Tahran’la ilişkilerini korumaya çalışacaktır. Türkiye de projeyi İran karşıtı bir ittifakın parçası gibi sunmamalıdır. Ankara’nın çıkarı, bölgedeki bütün enerji akışlarının çeşitlenmesi ve hiçbir ülkenin tek bir boğaza, tek bir boru hattına veya tek bir siyasi güce bağımlı kalmamasıdır. Enerji güvenliğinin özü çeşitlendirmedir.
Türkiye’nin geçmişte yaptığı hangi hatalar tekrarlanmamalı?
Birincisi, siyasi açıklamayı ticari anlaşma sanmamalıyız. Liderlerin verdiği yüksek kapasite rakamları otomatik olarak petrol akışına dönüşmez. İkincisi, Bağdat–Erbil anlaşmazlığının kısa vadeli uzlaşmalarla çözüldüğünü varsaymamalıyız. Kalıcı ve uluslararası hukuk açısından sağlam bir mekanizma kurulmadan yeniden aynı sorunlar yaşanabilir. Üçüncüsü, transit tarifelerini kısa vadeli gelir hesabıyla aşırı yükseltmemeliyiz. Çok yüksek tarife, alternatif güzergâhları ekonomik hâle getirir ve müşteriyi Baniyas’a veya Akabe’ye yönlendirir. Dördüncüsü, projeyi yalnızca bir bakanlık veya kamu şirketinin dosyası olarak görmemeliyiz. Dışişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Hazine ve Maliye, Ticaret, Millî Savunma, TPAO, BOTAŞ, bankalar, özel sektör, liman işletmeleri ve yerel yönetimler arasında ortak bir strateji gerekir. Beşincisi, Ceyhan’a ham petrol ulaştığında görevin tamamlandığını düşünmemeliyiz. Ham petrolü gemiye yükleyip göndermek en düşük katma değerli seçenektir. Asıl kazanç ticaret, rafinaj, petrokimya, depolama, sigorta, finansman ve fiyatlamadadır.
Ankara’nın önünde hangi somut adımlar bulunuyor?
Ben beş acil adım görüyorum. Birincisi, Irak’la bir yıllık geçici düzenlemenin ötesine geçilip en az 20–25 yıllık kapsamlı bir hükümetler arası enerji anlaşması hazırlanmalıdır. Bu anlaşma petrolün yanında doğal gaz, elektrik, su, petrokimya ve altyapı yatırımlarını da kapsamalıdır. İkincisi, Bağdat, Erbil ve Ankara arasında üretici şirketlerin de güven duyacağı kalıcı bir ödeme ve gelir paylaşım mekanizması kurulmalıdır. Tarife, kalite farkı, kapasite tahsisi, ödeme takvimi ve uyuşmazlık çözümü açık olmalıdır. Üçüncüsü, Türkiye Basra–Haditha–Ceyhan projesinin fizibilite ve finansman çalışmalarına hemen kurumsal olarak katılmalıdır. Proje tamamlandıktan sonra kapıyı çalmak geç olur. Masaya bugün oturmak gerekir. Dördüncüsü, Ceyhan için özel bir enerji, ticaret ve sanayi bölgesi modeli geliştirilmelidir. Vergi, gümrük, depolama, ticaret ve yatırım mevzuatı uluslararası merkezlerle rekabet edebilecek şekilde düzenlenmelidir. Beşincisi, Türkiye kendi şirketlerini bir konsorsiyum mantığıyla harekete geçirmelidir. TPAO, BOTAŞ, Türk müteahhitleri, bankaları, emeklilik ve altyapı fonları projede birlikte konumlandırılmalıdır. Bunlara altıncı bir unsur daha ekleyebilirim: güvenlik. Boru hattının Irak ve Suriye’deki güvenliği yalnızca askerî tedbirlerle değil, yerel ekonomik katılım ve diplomatik koordinasyonla sağlanmalıdır.
Önümüzdeki beş yıl için öngörünüz nedir? Bu hat gerçekten yapılır mı?
Basra’dan Haditha’ya uzanan iç Irak omurgasının ciddi biçimde ilerleme ihtimalini yüksek görüyorum. Çünkü Irak’ın alternatif ihracat güzergâhına duyduğu ihtiyaç artık geçici değil, yapısal hâle geldi. Ancak Ceyhan ve Baniyas kollarının aynı hızda ilerleyeceğini düşünmüyorum. Ceyhan güzergâhı mevcut altyapı, terminal, deniz bağlantısı ve Türkiye’nin kurumsal kapasitesi sayesinde daha hızlı ve daha düşük riskle devreye alınabilir. Baniyas ise siyasi, güvenlik ve finansman bakımından daha karmaşık olacaktır. Buna karşılık Amerikan ve Körfez desteği güçlü biçimde devam ederse Suriye hattı da beklenenden hızlı ilerleyebilir. Enerji jeopolitiğinde büyük krizler bazen normal şartlarda on yıl sürecek kararları birkaç ay içinde hızlandırır. Benim temel senaryom şudur: Önce mevcut Irak–Türkiye hattının kapasitesi artırılır. Ardından Basra’yı kuzey sistemine bağlayacak bölümler kademeli biçimde inşa edilir. Baniyas kolu ise siyasi ve mali şartlar elverdiği ölçüde ikinci aşamada ilerler. Türkiye önümüzdeki iki-üç yılı iyi değerlendirirse Ceyhan’ı Irak’ın ana Akdeniz kapısı hâline getirebilir. Fakat hareketsiz kalır, yalnız coğrafi avantajına güvenir ve uzun vadeli ticari mimariyi kuramazsa Irak, Suriye ve diğer alternatiflere daha fazla ağırlık verir.
Son olarak, bu yeni petrol haritasının Türkiye açısından temel mesajı nedir?
Geleceğin enerji jeopolitiğinde en değerli varlık yalnızca petrol veya doğal gaz rezervi değildir. Alternatif sunabilme gücüdür. Irak artık Hürmüz’e mahkûm kalmak istemiyor. Suriye yeniden bölgesel enerji ve lojistik ağlarına bağlanmak istiyor. Amerika Hürmüz dışındaki koridorları stratejik güvenlik meselesi olarak görüyor. Katar sermayesi yeni altyapı projelerinde rol arıyor. Türkiye ise yıllardır enerji merkezi olma hedefinden söz ediyor. Şimdi bu hedefi gerçekleştirebilecek somut bir fırsat ortaya çıkıyor. Ama haritadaki kırmızı çizgiye bakıp sevinmek yetmez. O çizginin finansmanında, mühendisliğinde, hukukunda, güvenliğinde, işletmesinde ve ticaretinde yer almak gerekir. Türkiye yalnızca petrolün geçtiği ülke olmamalıdır. Petrolün depolandığı, işlendiği, fiyatlandığı, finanse edildiği ve ticaretinin yapıldığı ülke olmalıdır. Seyirci kalırsak başkalarının kurduğu koridordan yalnızca sınırlı transit geliri kazanırız. Kurucu aktör olursak Ceyhan’ı yeniden Doğu Akdeniz’in stratejik enerji kapısına dönüştürebiliriz. Tercih bizim.
Petrolü kimin çıkardığı kadar kimin pazarladığı da önemlidir
Petrolü kimin çıkardığı kadar kimin pazarladığı da önemlidir
Paylaş: