.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Nepal–Tibet sınırındaki felaket bize ne anlatıyor?

Okuma Süresi: 4 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Nepal–Tibet sınırındaki felaket bize ne anlatıyor?
Nepal–Tibet sınırındaki felaket bize ne anlatıyor?
Paylaş:
Son birkaç gündür Nepal–Tibet sınırından gelen görüntülerde, birkaç dakika içinde çamur ve moloz altında kalan evleri, yıkılan köprüleri ve artık yerinde olmayan yolları izledik. Yüzlerce insan hayatını kaybetti, aralarında turistlerin de olduğu çok sayıda kişi kayboldu. İlk haberlerde felaketin bir depremle bağlantılı olabileceği düşünüldü. Ancak yapılan incelemeler, kaydedilen sarsıntının bir depremden değil, büyük bir buzul kütlesinin çökmesiyle başlayan buz, kaya ve moloz hareketinden kaynaklanmış olabileceğini ortaya koydu. Yani dağın yükseklerinde başlayan bir hareket, kısa süre içinde vadide yaşayan insanların hayatını değiştirdi. Peki bu yalnızca uzak bir coğrafyada meydana gelen sıra dışı bir doğa olayı mı? Yoksa bize, giderek daha sık karşılaşacağımız yeni bir risk düzenini mi anlatıyor?

Afetler tek başına gelmiyor

Nepal’deki felaketin kesin oluş mekanizması üzerindeki incelemeler sürüyor. Öne çıkan değerlendirmeye göre: “Tibet tarafındaki büyük bir buzul kütlesi dağ yamacından koparak kaya ve tortularla birlikte aşağıya sürüklendi. Bu dev kütle, doğrudan güçlü bir moloz akışına dönüşmüş ya da nehri geçici olarak kapatarak doğal bir set oluşturmuş olabilir. Biriken suyun ve malzemenin aniden boşalması ise aşağı havzada yıkıcı bir sele yol açmış” olabilir. Buzul çökmesi, kaya düşmesi, heyelan, nehir yatağının kapanması ve ani sel… Zincir şeklinde gelişen bir felaket silsilesi.

Afet yönetiminde üzerinde durmamız gereken en önemli konulardan biri tam da budur: Zincirleme afetler.  “Ne kadar yağmur yağacak?” sorusu tek başına yeterli değil. “Bu yağış hangi yamacı harekete geçirebilir, hangi derenin akışını değiştirebilir, hangi altyapıyı devre dışı bırakabilir ve hangi yerleşimi erişilemez hale getirebilir?” sorularını da birlikte sormamız gerekiyor. Bir risk, başka bir riski tetiklediğinde felaketin büyüklüğünü yalnızca doğa olayının şiddeti belirlemiyor. Yerleşim biçimi, yapılaşma kararları, altyapının dayanıklılığı, erken uyarı kapasitesi ve kurumlar arasındaki bilgi akışı da sonucu belirliyor.

İklim değişikliği burada nerede duruyor?

Buzulun neden tam o gün çöktüğü henüz kesin olarak bilinmiyor. Bu nedenle yaşanan felaketi, bilimsel çalışmalar sonuçlanmadan doğrudan ve yalnızca iklim değişikliğine bağlamak için henüz erken. Ancak iklim değişikliğinin bu tür olayların meydana geldiği koşulları çok daha kırılgan hale getirdiğini de görmezden gelemeyiz. Artan sıcaklıklar buzulların geri çekilmesine, buz kütlelerinin yapısının zayıflamasına ve yüksek dağ yamaçlarını bir arada tutan donmuş zeminin çözülmesine neden oluyor. Permafrost olarak adlandırılan bu sürekli donmuş zemin bozulduğunda, yamaçların dengesi de değişiyor. Böylece buzul çökmesi, kaya düşmesi, heyelan ve ani taşkın olasılığı artıyor. Şunun altını çizmekte yarar var: İklim değişikliği, mevcut tehlikeleri büyüten bir risk çarpanı. Bu nedenle uzmanların yıllardır yaptığı uyarıları geleceğe ilişkin karamsar senaryolar olarak değil; planlama ve karar süreçlerine yön vermesi gereken bilimsel risk göstergeleri olarak okumalıyız.

Bir ülkede başlayan risk, o ülkenin sınırında kalmıyor

Nepal örneğinin dikkat çekici bir başka yönü de olayın Tibet tarafında başlayıp etkisinin Nepal’de ortaya çıkmasıdır. Doğa siyasi sınırları tanımıyor. Hava hareketleri, su havzaları, orman yangınlarının dumanı, kirlilik pasaport taşımıyor. Bu nedenle iklim uyumu ve afetlere hazırlık tek bir ülkenin çözebileceği meseleler değildir. Yukarı havzada meydana gelen bir değişiklik, aşağı havzadaki yerleşimlere ulaşmadan önce izlenebilmeli; ölçüm verileri ülkeler ve kurumlar arasında hızla paylaşılmalı; uyarı sistemleri ortak çalışmalıdır. Teknik kapasitemiz ne kadar güçlü olursa olsun, bilgi zamanında doğru yere ulaşmıyorsa erken uyarı görevini yerine getiremez. Bazen bir sensörün ürettiği veri değil, o verinin kim tarafından, hangi hızla ve hangi sorumlulukla değerlendirildiği hayat kurtarır.

Türkiye bu olaydan ne okumalı?

Himalayalar bize uzak olabilir; fakat bu olayın verdiği mesaj hiç de uzak değil.
Türkiye’de de dik yamaçlara, dar vadilere, taşkın ovalarına ve dere yataklarına kurulmuş yerleşimler bulunuyor. Bir yandan ani ve şiddetli yağışların arttığını, diğer yandan kuraklık nedeniyle toprağın ve bitki örtüsünün değiştiğini görüyoruz. Orman yangınlarından sonra koruyucu örtüsünü kaybeden yamaçlar, kısa süreli kuvvetli yağışlarda sel ve moloz akışına karşı daha hassas hale geliyor. Plansız yapılaşma, dere kesitlerinin daraltılması ve geçirimsiz yüzeylerin artması ise doğal bir olayı afete dönüştüren koşulları hazırlıyor.

O halde kendimize şu soruları sormalıyız: Kentlerimizin risk haritaları değişen iklim koşullarına göre güncelleniyor mu? Bir heyelanın yalnızca bulunduğu yamacı değil, aşağıdaki yolu, köprüyü, enerji hattını veya dere yatağını nasıl etkileyebileceğini yeterince hesaplıyor muyuz? Erken uyarı sistemlerimiz ölçüm yapmanın ötesine geçerek zamanında tahliye kararı üretebiliyor mu? Kurumlarımızın görevleri afet yaşanmadan önce yeterince açık mı? Kurumlararası koordinasyon ve operasyon hızı olması gerektiği gibi mi? Yatırım kararlarında bugünün maliyetini mi, yapının bütün ömrü boyunca karşılaşacağı iklim riskini mi dikkate alıyoruz? Bu sorular sadece kamu kurumlarına yöneltilmemelidir. Sanayi tesisleri, turizm işletmeleri, enerji yatırımları ve büyük altyapı projeleri de bulundukları havzanın ve coğrafyanın risklerini bilmek zorundadır. Bir işletme için iklim riski yalnızca karbon hesabı veya raporlama yükümlülüğü değildir. Hammaddeye erişim, su temini, çalışan güvenliği, lojistik yolların açık kalması, enerji sürekliliği ve sigortalanabilirlik de iklim dayanıklılığının parçalarıdır.

Afeti önleyemeyebiliriz, yıkımı azaltabiliriz

Bir buzulun çökmesini, bir kayanın kopmasını ya da aşırı yağışın başlamasını önlemek mümkün olmayabilir.  Fakat insanların nerede yaşayacağına, yapıların nasıl inşa edileceğine, dere yataklarının nasıl korunacağına ve uyarı geldiğinde nasıl hareket edileceğine karar verebiliriz. Yüksek riskli alanlarda yapılaşmayı sınırlandırmak, mevcut yerleşimleri gerektiğinde güvenli bölgelere taşımak, havza bazlı planlama yapmak, kritik altyapıyı güçlendirmek ve erken uyarı sistemlerini tahliye planlarıyla birlikte kurmak mümkündür. Bunlar afet sonrasında gösterilen dayanışma kadar görünür olmayabilir; fakat çoğu zaman çok daha fazla hayat kurtarır. Asıl soru şu: Riskin nerede başlayabileceğini, nasıl büyüyeceğini ve bize ulaştığında neleri etkileyebileceğini biliyor muyuz? Nepal–Tibet sınırında dağın yükseklerinde kopan buz kütlesi bize bir kez daha şunu hatırlattı: Risk gözümüzün önünde başlamayabilir; ama hazırlıksızsak sonuç mutlaka kapımıza gelir.