.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Neden şarkılarımızın başı dertten kurtulmuyor?

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Neden şarkılarımızın başı dertten kurtulmuyor?
Neden şarkılarımızın başı dertten kurtulmuyor?
Paylaş:
Çok ilginç bir keşif yaptığımı iddia etmeyeceğim. Hepimizin her gün duyduğu ama belki üzerinde fazla düşünmediği bir şeyden söz ediyorum. Radyoyu açın. Spotify listenizi karıştırın. Eski Türk sanat müziğine gidin. Arabeske uğrayın. Pop müziğe dönün. Halk türkülerini dinleyin. Bir süre sonra insanın içinden şu soru geliyor: Yahu bizim şarkıların başı neden hiç dertten kurtulmuyor? Aşk var ama genellikle kavuşulamıyor. Sevgili var ama gitmiş. Gitmemişse ihanet etmiş. İhanet etmemişse uzakta. O da değilse ölmüş. Hasret, ayrılık, yalnızlık, ölüm, gurbet, pişmanlık, gözyaşı… İnsan bazen radyoyu açarken müzik değil, toplu terapi seansına bağlanmış hissediyor. Peki neden? Ve daha ilginci: Bu yalnız bize mi özgü?


İnsanlık zaten acıklı şarkıyı seviyor


Önce kendimize fazla haksızlık etmeyelim. Mesele yalnız Türklerin melankoli merakı değil. Batı pop müziğine bakın; aşk, ayrılık, ihanet, yalnızlık ve kayıp orada da başlıca temalar. Blues zaten hüznün müziği. Portekiz’in fado’sunun kalbinde saudade var: özlem, hasret, eksiklik, geri gelmeyecek bir şeyin bıraktığı boşluk. Amerikan country müziğine girin; kırık kalplerden geçilmiyor. Arjantin tangosunun damarında da özlem, kıskançlık, kayıp ve yalnızlık dolaşıyor. Demek ki acı evrensel. Daha da ilginci, bilimsel araştırmalar tuhaf bir insanlık paradoksunu doğruluyor: Gerçek hayatta üzüntüden kaçıyoruz ama hüzünlü müziği isteyerek dinliyoruz. Batılı ve Doğulu yüzlerce dinleyiciyi kapsayan araştırmalar, hüzünlü müziğin insana hayal kurma, duygularını düzenleme, empati geliştirme ve gerçek hayatta bedel ödemeden yoğun duygular yaşama imkânı verdiğini gösteriyor. Aslında müthiş bir şey yapıyoruz. Acıyı satın alıyoruz ama faturasını ödemiyoruz.


Bizde acının biraz daha fazlası var


Yine de Türk müziğinde başka bir damar olduğunu düşünüyorum. Biz acıyı yalnız anlatmıyoruz. Biraz da yüceltiyoruz. Aşk kolay olursa sanki yeterince büyük aşk sayılmıyor. Seven kavuşursa şarkı erken bitiyor. Ama sevgili giderse beste uzuyor. Gurbet giriyor. Kader giriyor. Felek zaten kapının önünde bekliyor. Türk sanat müziğinden halk türkülerine, arabeskten popa uzanan geniş bir repertuvarda aşk çoğu zaman mutluluğun değil, ıstırabın hammaddesi. “Aşkından mutluyum, hayatım gayet güzel gidiyor” diye başlayan unutulmaz bir şarkıyı hatırlamak kolay değil. Ama “beni terk ettin”, “sensiz yaşayamam”, “kader utansın”, “yaktın beni”, “öldürdün beni”, “dön artık” repertuvarımız oldukça zengin. Üstelik aşk acısını anlatırken de mütevazı değiliz. Kalp yalnız kırılmıyor. Yanıyor. Parçalanıyor. Kanıyor. İnsan mahvoluyor. Dünya başına yıkılıyor. Felek kahrediyor.

Bilimsel çalışmalar da Türkçe aşk şarkılarında aşk acısının fırtına, yangın, afet ve bedensel tahribat gibi imgelerle anlatılmasının yaygınlığına dikkat çekiyor. Antropolog Martin Stokes’un arabesk üzerine klasik çalışmaları ise meseleyi daha geniş bir toplumsal zemine oturtuyor: hızlı şehirleşme, göç, yabancılaşma, sınıf atlama arzusu, hayal kırıklığı ve tutunamama duygusu. Belki arabeskin büyük başarısının sırlarından biri de buydu. Şarkıcı yalnız kendi derdini söylemiyordu. Bizim derdimizi içine koyabileceğimiz bir boşluk bırakıyordu.


Acı neden “Derin”, neşe neden “Hafif”?


Benim asıl merak ettiğim nokta burası. Neden acı sanatta çoğu zaman “derin”, neşe ise “hafif” kabul ediliyor? Bir besteci ölüm üzerine eser yazınca ciddi sanat oluyor. Yalnızlık üzerine yazınca derinleşiyor. Terk edilmeyi anlatınca ruhumuza dokunuyor. Ama insanları ayağa kaldıracak, içlerini açacak, yaşama sevinci verecek bir eser yaptığında kolayca “eğlence müziği” kategorisine düşebiliyor. Sanki neşeli olmak entelektüel açıdan biraz ayıpmış gibi. Oysa kaliteli neşe üretmek hiç kolay değil. Ben “cıstak cıstak” müzikten söz etmiyorum. Elektronik ritmi yükseltip üzerine üç kelimelik söz koymaktan da değil. İyi enstrüman istiyorum. Güçlü beste. Akılda kalan melodi. Zekice yazılmış sözler. Ruhu olan bir düzenleme. İnsan ayağa kalksın ama müzik yere düşmesin. Neden bunun daha fazlasını üretmiyoruz?


Beynimiz acıyı seviyor olabilir mi?


Hüzünlü müziğin başka bir gücü daha var: Hafızayı açıyor. Bir şarkı başlıyor ve yıllardır düşünmediğiniz biri bir anda karşınıza çıkıyor. İlk aşk. Kaybettiğiniz anne ya da baba. Gençliğiniz. Artık gitmediğiniz bir şehir. Çocukluğunuzdaki ev. Bir koku. Bir tren yolculuğu. Bir yaz akşamı. Belki artık hayatınızda olmayan bir insanın yüzü. Müziğin olağanüstü tarafı burada. Zaman makinesi gibi çalışıyor. Üstelik bize çok özel bir ayrıcalık tanıyor: Acıyı yaşayabiliyoruz ama başımıza gerçekten kötü bir şey gelmiyor. Üç dakika kırk saniye boyunca terk ediliyoruz. Sonra şarkı bitiyor. Telefon çalıyor. Kahvemizi içiyoruz. Hayatımıza devam ediyoruz. Belki insanlık binlerce yıldır bunun için hüzünlü müzik yapıyor.


Ama sürekli hüzün de bir kültür tercihidir


Yine de burada biraz itirazım var. Toplumların dinlediği müzik yalnız ruh hallerini yansıtmaz. Zamanla ruh hallerini de şekillendirir. Sürekli kader, mağlubiyet, terk edilme, imkânsız aşk, ölüm ve çaresizlik dinleyen bir toplum ile merakı, mizahı, hareketi, umudu, başarıyı, macerayı ve yaşama sevincini de müziğinin parçası yapan toplum arasında hiç mi fark oluşmaz? Elbette “hüzünlü şarkı dinleyen toplum mutsuz olur” gibi çocukça bir nedensellik kurmuyorum. Hayat o kadar basit değil. Ama kültür yalnız bizi anlatmaz. Bizi şekillendirir de. Belki bu nedenle müzik repertuvarımızda hüznün yanında neşeye de biraz daha yüksek bir sanatsal statü vermeliyiz. Çünkü neşe sığlık değildir. Umut naiflik değildir. Hayattan zevk almak entelektüel yetersizlik hiç değildir.

Biraz da mutluluğu besteleyin

O nedenle müzik dünyasına küçük bir siparişim var. Acıyı kaldırmayın. “Makber” kalsın. Bozlaklarımız kalsın. Uzun havalarımız, tangolarımız, arabeskimiz, ayrılık şarkılarımız kalsın. Felekle hesabımız zaten birkaç yüzyıldır kapanmadı; şimdi kapatmaya çalışmanın anlamı yok. Ama repertuvara biraz da hayat ekleyelim. Aşkın yalnız terk edilmesini değil, kavuşmasını da besteleyelim. Yaşlanmanın yalnız kayıplarını değil, özgürlüğünü de. Dostluğu. Sofrayı. Denizi. Yolculuğu. Yeniden başlamayı. Çocukların kahkahasını. İyi bir sabaha uyanmayı. Bir yaz akşamının sebepsiz mutluluğunu. İnsanların düştükten sonra yeniden ayağa kalkmasını. Hatta hiçbir büyük felsefi anlam taşımadan yalnızca iyi hissetmenin güzelliğini. Üstelik bunu yaparken müziğin kalitesinden de vazgeçmeyelim. Çünkü neşe de en az hüzün kadar ciddi bir insanlık halidir. Hatta belki mutluluğu iyi anlatmak acıyı anlatmaktan daha zordur. Acının dramatik malzemesi hazırdır: ölüm vardır, ayrılık vardır, ihanet vardır, gurbet vardır. Mutluluğun ise bağırmadan derinleşmesi gerekir. Belki bundan sonra büyük sanatçıyı biraz da burada aramalıyız. İnsanı ağlatabilen çok. Bakalım kim kaliteli biçimde gülümsetebilecek?

Bir gün radyoyu açmak istiyorum. Kimse terk edilmemiş. Kimse ölmemiş. Sevgili başkasına kaçmamış. Felek bu defa kimseyle uğraşmamış. Adamın biri yalnızca hayatından memnun. Kadının biri âşık ve karşılığını da almış. İki insan kavuşmuş ve — müzik tarihimiz açısından neredeyse devrim sayılabilecek biçimde — başlarına kötü bir şey gelmemiş. Üstelik beste şahane. Orkestra mükemmel. Sözler akıllı. İnsanın içi açılıyor. Doğrusu, ben o şarkıyı şimdiden bekliyorum.