.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Neden abartmayı, köpürtmeyi seviyoruz?

Okuma Süresi: 4 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Neden abartmayı, köpürtmeyi seviyoruz?
Neden abartmayı, köpürtmeyi seviyoruz?
Paylaş:
Bazen yaptığımız işten çok, o işin nasıl göründüğüne yatırım yapıyoruz. Yıllar önce uluslararası bir toplantıda yanıma genç bir iş insanı geldi. Kartvizitini uzattı. Sağ köşesinde fotoğrafı, isminin altında ise karta sığmakta zorlanan unvanları vardı: kurucu, başkan, iş geliştirme uzmanı, uluslararası finans danışmanı, yaşam koçu… Her derde deva gibiydi. Biraz sohbet ettikten sonra dayanamadım: “Bütün bu işleri tek başınıza siz mi yapıyorsunuz?” Küçümsemek için sormadım. Tek bir insan gerçekten dünya çapında işler başarabilir. Ama o gün aklıma takılan soru hâlâ benimle: Biz neden olduğumuz şeyi anlatmak yerine, olmak istediğimiz şeyi büyüterek anlatmayı seviyoruz? Galiba ölçüyü pek sevmiyoruz.

Birisi başarılıysa “başarılı” yetmiyor; “dünya çapında” olması gerekiyor. Güzel restoran “Türkiye’nin en iyisi”, birkaç başarılı yatırım yapan “efsane girişimci”, görevini iyi yapan bürokrat “devletin yetiştirdiği en büyük beyinlerinden biri”. Futbolcu iki güzel maç oynadı mı dünya yıldızı. Siyasette ise orta karar başarı neredeyse yok. Ya tarih yazıyoruz ya tarih bizi yazıyor. Kartvizitten memlekete Üstelik kartvizitte başlayan bu büyütme merakı bireylerle sınırlı değil. Şirketlere, kurumlara, hatta ülkelere kadar uzanıyor.

Diplomasi ve uluslararası iş dünyasında yıllarca şunu gördüm: Gerçekten güçlü ülkelerin temsilcileri, ülkelerinin ne kadar güçlü olduğunu anlatmaya fazla vakit harcamıyorlar. Üniversiteleri, teknolojileri, şirketleri, kurumları zaten konuşuyor. Bir yabancı meslektaşım bana bir keresinde: “Türkiye’yi Türklerden dinlediğimde başka, rakamlardan okuduğumda başka bir ülke görüyorum,” demişti. Cümle aklımda kaldı. Sorun elbette büyük düşünmek veya hayal kurmak değil. Sorun, hayali zamanla gerçeğin yerine koymak. Belki “Dünya bu konuşmayı konuşuyor”, “Avrupa bu projeyi kıskanıyor”, “Dünyanın gözü Türkiye’de” cümlelerine bu yüzden bu kadar kolay alışıyoruz. Sonra Londra’da, Paris’te, Washington’da gazetelere bakıyorum. Bazen haber küçük bir sütunda. Bazen hiç yok. Türkiye elbette önemli bir ülke. Ama önemli olmakla kendimizi sürekli dünyanın merkezinde görmek aynı şey değil. Ve aynı ölçü kaybı gündelik hayatımızın daha küçük sahnelerinde de karşımıza çıkıyor.


Otelde 40 kişi, adı küresel zirve

Bir otelin salonunda 40-50 kişi toplanıyor. Arkada dev harflerle GLOBAL LEADERS SUMMIT. Sosyal medyaya baktığınızda Davos toplanmış sanırsınız. Aslında yalan yok. Toplantı yapılmış, konuşmacılar gelmiş, fotoğraf gerçek. Sadece ölçek köpürtülmüş. Çağımızın mahareti belki de tam bu: Yalan söylemeden gerçeği olduğundan büyük göstermek. Ödül dünyasında da benzer bir enflasyon var. “Yılın liderleri”, “Dünyaya yön verenler”, “En başarılı 100 isim”… Bir noktadan sonra sormaya başladım: Kim seçiyor? Jüri kim? Kriter ne? Bir arkadaşıma, “Bu gidişle yakında ödül almamış olmak daha prestijli olacak,” demiştim.Çünkü herkes yılın insanıysa, kimse yılın insanı değildir. Eskiden bu tür abartının alanı daha sınırlıydı. Sosyal medya ise hepimize kendi sahnemizi verdi.


Hepimiz kendi PR müdürümüzüz


LinkedIn’e giriyorum. Herkes “gururlu”, “heyecanlı”, “seçkin liderlerle aynı masada bulunmaktan onurlu.” Kimse “Proje tutmadı, yanlış yatırım yaptım, toplantıdan sonuç çıkmadı” demiyor. Oysa hayatın yarısı bunlardan oluşuyor. Sosyal medya bize hayatı değil, hayatın basın bültenini gösteriyor. Belki bu yüzden yıllar içinde tanıdığım gerçekten zengin, güçlü ve etkili insanların bazıları bende tam tersine sadelikleriyle iz bıraktı. Kim olduklarını hatırlatmıyor, servetlerini anlatmıyor, sürekli kimi tanıdıklarını sıralamıyorlardı. Bu bana hep aynı şeyi düşündürdü: Gerçek güç belki de kendisini sürekli ilan etmek zorunda olmayan güçtür. Ama tam burada mesele gösterişten daha ciddi bir yere uzanıyor. Çünkü insanın kendisini olduğundan büyük görmeye başlaması yalnızca komik kartvizitler veya şişirilmiş LinkedIn profilleri üretmiyor. Bazen hak duygusunu da şişiriyor.


Köpükten yağmaya

İnsan önce başarısını büyütüyor, unvanını şişiriyor, etkisini abartıyor. Sonra yönettiği şirketi, belediyeyi, kurumu, hatta devleti kendi büyüklüğünün uzantısı gibi görmeye başlayabiliyor. Elbette abartma ile yağma arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi kurmuyorum. Ama ikisinin buluştuğu tehlikeli bir yer var: Ölçü duygusunun kaybolması. “Ben önemliyim” zamanla “Ben bunu hak ediyorum”a, oradan da “Bu zaten benim hakkım”a dönüşebiliyor.
Üstelik bunun ideolojisi yok. Sağda da solda da, muhafazakârında da sekülerinde de, Türkçüsünde de Kürtçüsünde de aynı insan zaafıyla karşılaşabilirsiniz. Çünkü sorun çoğu zaman ideolojiden önce denetlenmeyen güç sorunudur. Fırsat ile denetimsiz güç birleştiğinde belediye bütçesi, kamu ihalesi, fon, şirket kasası veya devlet imkânı kolayca “bizim kaynak” gibi görülmeye başlanabilir. Bu nedenle çözüm yalnızca daha dürüst insanlar beklemek olamaz. Gücün hukukunu değil, hukukun gücünü büyütmek gerekir. Bağımsız yargı, şeffaf ihale, hesap verebilirlik, etkili denetim ve çocukluktan başlayan etik eğitim… Çünkü yağmanın panzehiri insanların hep iyi davranacağına inanmak değil, kötü davranışın bedelini kaçınılmaz kılan kurumlar kurmaktır. Belki başladığımız kartvizit hikâyesiyle burası birbirinden o kadar da uzak değil. Her şeyi büyütmeye alıştığımızda önce başarılarımız büyüyor, sonra egomuz, sonra da hak ettiğimizi düşündüğümüz alan. Bir yerde ölçüyü kaybediyoruz. O yüzden köpüğü çekin. Unvanı, alkışı, PR’ı, makamı çıkarın. Geriye iki basit soru kalsın: Gerçekte ne yaptınız? Ve size ait olmayan neye dokundunuz? Gerçek itibar da belki tam burada başlıyor.