.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Lipsi: Küçük bir ada, büyük bir hayat

Okuma Süresi: 7 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Lipsi: Küçük bir ada, büyük bir hayat
Lipsi: Küçük bir ada, büyük bir hayat
Paylaş:
“Bazı adalara gidersiniz. Bazı adalara ise yıllar geçtikçe seyahat etmeyi bırakır, eve döner gibi dönmeye başlarsınız.” Lipsi’ye her gelişimizde aynı şeyi düşünüyorum. Patmos ile Leros arasındaki bu küçücük ‘On İki Ada’ adası, Ege’nin büyük bölümünün keşfedildiği, pazarlandığı, Instagram’landığı ve kimi yerlerde neredeyse tüketildiği bir çağda kendi ritmini korumayı başarmış ender yerlerden biri. Mykonos’un teatral ihtişamı yok. Santorini’nin fotoğraf kuyrukları yok. Bodrum’un giderek pahalılaşan lüksü de henüz buraya tam olarak ulaşmış değil. Feribottan indiğinizde balıkçı tekneleri, beyaz badanalı evler, küçük kafeler ve insanların birbirlerini hâlâ isimleriyle tanıdığı tavernalar karşılıyor sizi. Lipsi bugün modern hayatın giderek kıtlaşan üç lüksünü sunuyor: Zaman, sadelik ve insani yakınlık. Fakat biraz araştırınca yaklaşık 16 kilometrekarelik bu küçücük adanın arkasında ne kadar büyük bir tarih olduğunu da görüyorsunuz.

Lipsi adı nereden geliyor?
Adanın bugünkü Yunanca adı Leipsoi — Λειψοί. İsmin Hristiyanlık öncesi dönemlere kadar uzandığı, eski yazıtlarda Leipsia, Leipsos ve Leipso gibi biçimlerde kullanıldığı biliniyor. Dolayısıyla adın kökenleri modern Yunanistan’dan da Osmanlı döneminden de çok daha eski. Modern Yunancada benzer kökten gelen bazı kelimeler “eksik” veya “noksan” anlamlarına yaklaşıyor. Ancak buradan hareketle adanın adının kesin etimolojisini ortaya koymak kolay değil. Ege’de binlerce yıldır kullanılan yer adlarının önemli bir bölümünde olduğu gibi, bugünün Yunancasıyla doğrudan açıklama yapmak yanıltıcı olabiliyor.
Bir dostum bana Lipsi adının tıptaki “polidipsi” terimini çağrıştırdığını söyledi. Hoş bir bağlantı, fakat dilbilimsel akrabalık yok. Polydipsia, Yunanca “çok” anlamındaki poly ile “susuzluk” anlamındaki dipsa kelimelerinden geliyor. Yine de Ağustos ayında Lipsi’deyseniz, etimolojiyi bir kenara bırakıp bol su içmeyi hatırlamakta fayda var.

Küçük coğrafya, uzun hafıza
Lipsi sakin bir Ege noktası gibi görünebilir ama üzerinde Antik Yunan ve Roma dünyasından Bizans’a, Saint John Şövalyeleri’nden Osmanlı ve İtalyan dönemlerine kadar uzanan tarih katmanları var. Mitoloji daha da ileri gidiyor; Lipsi’yi Kalypso ve Odysseus anlatılarıyla ilişkilendiren yerel rivayetler bulunuyor. Tarihsel kanıtları tartışılabilir, ama burada birkaç gün geçirdikten sonra Odysseus’un neden ayrılmak istememiş olabileceğini anlamak zor değil. Bizans döneminde ada Patmos ile çok yakın ilişkiler kuruyor. 11. yüzyılın sonunda Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un Lipsi’yi, Patmos ve çevresindeki adacıklarla birlikte Aziz Christodoulos’a ve Patmos’taki Aziz Yuhanna Manastırı’na bağışladığı biliniyor. 16. yüzyılda Osmanlı egemenliği başlıyor ve yaklaşık dört asırlık yeni bir dönem açılıyor.

Osmanlı Lipsi’si ve Anadolu
Lipsi’nin Osmanlı geçmişini sadece “Hangi vilayete bağlıydı?” sorusuyla anlatmak bence yetersiz. Ada, farklı dönemlerde değişen idari yapılanmalar içerisinde Ege adalarının parçasıydı; 19. yüzyılda Cezâyir-i Bahr-i Sefîd Vilayeti olarak adlandırılan geniş deniz coğrafyasının içinde değerlendiriliyordu. Ama asıl önemli olan idari haritadan çok insan haritası. Çünkü Ege adalarıyla Anadolu kıyıları yüzyıllar boyunca aynı ekonomik ve toplumsal coğrafyanın parçalarıydı. Bodrum ile İstanköy, Çeşme ile Sakız, Kuşadası ile Sisam, Datça ve Marmaris ile Sömbeki ve Rodos arasında bugünkü anlamda sert sınırlar yoktu. Deniz çoğu zaman sınır değil, yoldu. Balıkçılar, tüccarlar ve denizciler gidip geliyordu. Zeytinyağı, şarap, tahıl, hayvanlar ve el sanatları ürünleri taşınıyordu. İnsanlar karşı kıyıda çalışıyor, ticaret yapıyor, âşık oluyor, evleniyor, düğünlere katılıyorlardı. Bir dostum, yıllar önce Bodrumlu bir doktorla tanıştığında yüzüne dikkatle bakıp “Abi, sen adalardan mısın?” diye sormuş. Doktor şaşırmış ve ardından: “Evet. Babaannem İstanköy’den Bodrum’a gelin gelmiş” demiş. Tek bir aile hikâyesi gibi görünüyor. Oysa yüzlercesini bir araya getirirseniz Ege’nin gerçek sosyal tarihi ortaya çıkıyor.
Afro-Türklerin hikâyesi de bu büyük tablonun yeterince bilinmeyen parçalarından biri. Afrika’dan Osmanlı coğrafyasına uzanan insan hareketleri, Girit ve Ege havzasındaki topluluklar ve özellikle İzmir çevresinde oluşan Afro-Türk kültürü ayrıca araştırılmayı hak ediyor. Büyük tarih savaşları, antlaşmaları ve hükümdarları kaydediyor. İnsanların tarihi ise kimin hangi adadan kime gelin geldiğini hatırlıyor.

Aynur’un yirmi yıllık Lipsi’si
Bizim Lipsi hikâyemizin merkezinde eşim Aynur var. Yaklaşık yirmi yıldır neredeyse her yıl buraya geliyor. İlk yıllarda gazeteci olarak adayı yazıyor, tanıtıyor. Sonra mesleki merak sevgiye, tanışıklıklar dostluğa, bazı dostluklar ise neredeyse aile ilişkisine dönüşüyor. Onunla Lipsi sokaklarında yürümek bu nedenle oldukça verimsiz bir ulaşım biçimi! Her birkaç metrede biri sesleniyor. Sarılmalar, haberler, büyüyen çocuklar, evlenenler ve artık aramızda olmayanların hatıraları… Aynur’a takılıyorum: “Bir gün belediye başkanlığına aday olursan Fotis Mangos’un işi zor.”

Herkesin bir ismi var
Ben küçük yerleri insanlarla hatırlıyorum. Lipsi de benim için giderek bir insan haritasına dönüştü. Manolis Tastes’ın Manolis’i gastronomiyi, girişimciliği ve yerel geleneği bir araya getiriyor. Nikitas Kairis ve Kairis ailesinin fırını sabah ritüelimizin vazgeçilmezi. Ben oraya “Lipsi’nin gayriresmî parlamentosu” diyorum. Ekmeğinizi alırken dün ne olduğunu, kimin geldiğini, kimin ayrıldığını öğreniyorsunuz. Natasha’nın kendine özgü giysileri ve takıları, Markela’nın dükkânı, Avustralyalı masaj terapistimiz Fiona, kaptanlar, balıkçılar, rahmetli George ve oğulları… Küçük adaların güzelliği tam da burada. İnsanlar soyut kalmıyor. Herkesin bir yüzü, hikâyesi, geçmişi var.

Nikos’un ahtapotu
Benim Lipsi hafızam Nikos’un ızgara ahtapotundan ayrı düşünülemez. Bu bir yemekten ziyade ritüel. Nikos ahtapotu ateşe koyuyor. Ben yakınlarda bekliyorum. Daha tabağa ulaşmadan küçük bir parça kesip doğrudan bana uzatıyor. Yanına bir bardak uzo geliyor. Sonra bir parça daha. Bir yudum daha. Bir sohbet daha. Bir süre sonra insan ahtapotun pişmesini mi bekliyor, yoksa sürecin hiç bitmemesini mi istiyor, karar veremiyor. Belki Akdeniz medeniyetini açıklamak için her zaman büyük teorilere ihtiyacımız yoktur. Deniz, ateş, ahtapot, bir bardak uzo, dostluk ve kimsenin hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığı bir saat bazen yeterlidir.

Bir adanın ruhunun da taşıma kapasitesi vardır
Meslek hayatımın önemli bölümünü yatırım, enerji, altyapı ve ekonomik kalkınma üzerine düşünerek geçirdim. Lipsi bana büyüme ile kalkınmanın aynı şey olmadığını hatırlatıyor. Bir adanın su, elektrik, atık, konut, ulaşım ve altyapı bakımından fiziksel bir taşıma kapasitesi vardır. Ama bence ruhunun da bir taşıma kapasitesi var. Yeni bir otel, marina veya villa projesi gelirleri artırabilir. Fakat yanlış ölçek ve yanlış model, adaya ekonomik değer kazandırırken ona değerini veren toplumu ve karakteri ortadan kaldırabilir. Lipsi gelişmeye karşı çıkmamalı. Gençlerin işe, gelire ve geleceğe ihtiyacı var. Ama hedef daha fazla turizm değil, daha iyi turizm olmalı. Daha az baskıyla daha yüksek değer yaratmak; yerel yemek, şarap, balıkçılık, tarım ve konaklamayı birbirine bağlayan bir ekonomi kurmak… Mesele kalkınma ile nostalji arasında seçim yapmak değil. Daha büyük olmak ile daha iyi olmak arasında seçim yapmak.

1912’den sonra değişen harita
1912’de İtalya’nın On İki Ada’yı işgaliyle Lipsi’nin Osmanlı dönemi fiilen sona eriyor. Ada daha sonra İtalyan yönetiminden geçiyor; İkinci Dünya Savaşı’nın karmaşık yıllarında Alman ve ardından İngiliz kontrolünü görüyor. Nihayet 1948’de On İki Ada ile birlikte Yunanistan’a katılıyor. Devletler değişiyor. Sınırlar çiziliyor. Pasaportlar ortaya çıkıyor. Ama kültür haritası siyasi harita kadar kolay değişmiyor. Bir Türk olarak Yunan adalarına her gidişimde bunu hissediyorum. Pasaportunuzu göstererek başka bir ülkeye giriyorsunuz. Sonra masaya oturuyorsunuz. Balık, ahtapot, zeytinyağı, peynir, otlar… Kahvede tartışan yaşlı adamlar, akşam yemeğini saatlerce sürdüren aileler, jestler, mizah ve hatta bazen ses tonu… Her şey fazlasıyla tanıdık geliyor. Tarih zaman zaman bizi ayırdı. Siyaset bugün de ayırabiliyor. Coğrafya ise ne kadar çok şeyi paylaştığımızı hatırlatmaya devam ediyor.

“Adalar denizinin adaları”
Lipsi üzerine düşünürken zihnimde başka bir fikir de büyümeye başladı. Belki bir gün adı: “Adalar Denizinin Adaları” olan kapsamlı bir kitap yazmak. Midilli’den Sakız’a, Sisam’dan Patmos’a; Lipsi, Leros, Kalimnos, İstanköy, İncirli, İlyaki ve Sömbeki’den Rodos’a uzanan bir yolculuk… Klasik bir tarih veya gezi kitabı değil. Her adanın adının nereden geldiğini, Antik Çağ, Bizans ve Osmanlı geçmişini, Anadolu ile bağlarını, göçleri, mübadeleyi, ticareti, yemekleri, şarapları, mimariyi ve denizciliği anlatırken bugünün insanlarını da kayda geçiren bir çalışma. Eski haritalar, Osmanlı belgeleri, aile albümleri, sözlü tarih kayıtları ve bugünün fotoğrafları… Ama kitabın asıl kahramanları insanlar olmalı. Çünkü devletler sınır çizer, haritalar değişir, imparatorluklar gelir geçer. Ege’nin hafızası insanlarda yaşamaya devam eder.

Başka bir zenginlik tarifi
Aynı adaya yirmi yıl boyunca dönmek zamanı görünür hale getiriyor. Çocuklar büyüyor. Tanıdık yüzler yaşlanıyor. Bazı sandalyeler boş kalıyor. Feribot yaklaşırken ada aynı görünüyor. Ama aslında hiçbir şey tamamen aynı değil. Biz de değiliz. Ben Lipsi’yi önce Aynur’un gözlerinden tanıdım. Sonra kendi dostluklarım, ritüellerim ve hatıralarım oluştu. Bir yere ait olmak için orada ev sahibi olmanız gerekmediğini öğrendim. Bazen birinin sizi geçen yazdan hatırlayıp, “Bu yıl geç kaldınız” demesi yeterli. Hayatımızın ne kadarını daha fazlasını biriktirmek için harcıyoruz: daha büyük evler, daha yüksek gelir, daha önemli unvanlar, daha kalabalık takvimler… Sonra küçücük bir Ege adasında Nikitas’la sabah ekmeği üzerine konuşurken, berrak denizde yüzerken, bağların arasında şarap tadarken, Nikos’un ateşinden yeni çıkmış ahtapotu yerken ve sevdiğiniz insanın yirmi yılda biriktirdiği dostlarıyla kucaklaşmasını seyrederken başka bir zenginlik tanımı mümkün görünüyor. Belki zenginlik sahip olduklarımızın büyüklüğü değil, hayatın bereketli olduğunu hissetmek için ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğumuzdur. Lipsi’nin bana verdiği en değerli derslerden biri bu. Diğeri ise Ege’ye nasıl baktığımızla ilgili: Ege bizi ayıran bir deniz değil; binlerce yıldır iki kıyıyı birbirine bağlayan ortak bir medeniyet alanıdır. Bu yüzden feribot Lipsi’den ayrılırken biz hiçbir zaman “elveda” demiyoruz. Yirmi yıldır aynı küçük aile ritüelini tekrarlıyoruz: “Seneye görüşürüz.”