.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast
Folkart Orion

Kurda, kuşa, aşa

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Kurda, kuşa, aşa
Kurda, kuşa, aşa
Paylaş:
Hepimiz daha iyi bir yaşam için mücadele veriyoruz. Bu mücadelenin iş dünyasındaki karşılığı; üretmek, ticareti sürdürmek ve yeni pazarlara ulaşmak. Sanayici fabrikasının çarklarını döndürmeye, tüccar müşterisini korumaya, ihracatçı yeni pazarlar bulmaya, inşaat sektörü değişen ihtiyaçlara uygun ve güvenli yaşam alanları oluşturmaya çalışıyor. Küçük işletmeler ise faaliyetlerini sürdürmenin ve değişen koşullara uyum sağlamanın yollarını arıyor.
Peki, bütün bu çabanın “kurda, kuşa, aşa” sözüyle ne ilgisi var? Buna birazdan geleceğim.
Bugünün sorunları yeterince ağır değilmiş gibi, iş dünyasının önünde hızla büyüyen başka bir risk daha bulunuyor: İklim değişikliği ve onunla birlikte gelen yeni kurallar… Belki birkaç yıl sonra bir fabrika üretimini sürdürecek miktarda ve kalitede su bulamayacak. Belki bir otel, yaz aylarında artan su ve enerji ihtiyacını karşılamakta zorlanacak. Aşırı yağışlar bir işletmenin deposunu, ürünlerini veya ulaşım bağlantılarını kullanılamaz hale getirebilecek. Belki bir ihracatçı, çevresel koşulları karşılamadığı için yıllardır sattığı bir ürünü Avrupa’daki müşterisine artık gönderemeyecek.

Tam bu noktada size sorsam: Sürdürülebilirlik nedir?

Bugün iş dünyasının en sık karşılaştığı kavramlardan biri. Ancak çoğu zaman kafa karıştıran ayrıntılı hesaplamalar, teknik standartlar ve işletmelerin önemli kaynak ayırarak hazırlaması gereken zor bir raporlama süreci olarak algılanıyor. Oysa sürdürülebilirliğin özü oldukça sade: Bugünkü ihtiyaçlarımızı karşılarken yarını da düşünmek… Doğal, toplumsal ve ekonomik kaynakları koruyarak kullanmak; gelecek nesillerin de bu kaynaklara ulaşma hakkını gözetmek. Yaptığımız işi yalnızca bugün değil, yarın da sürdürebilmenin koşullarını oluşturmak. Bu iş, bir fabrikanın üretim yapması, bir bankanın kredi vermesi, bir otelin misafir ağırlaması, bir çiftçinin ürün yetiştirmesi, bir tüccarın mal alıp satması veya bir belediyenin kent hizmetlerini yürütmesi olabilir. Faaliyet alanı ne olursa olsun işletme kendisine şu soruları sormalıdır: Kaynakları ne kadar verimli kullanıyoruz? Doğa ve toplum üzerinde nasıl bir etki oluşturuyoruz? Çalışanlarımıza güvenli ve adil koşullar sağlıyor muyuz? Tedarikçilerimizi tanıyor muyuz? İşimizi gelecekte hangi riskler bekliyor ve bunlara karşı ne yapıyoruz?

“Sürdürülebilirlik” işletmelerin karşısına bazen yasal zorunluluk, bazen müşteri talebi, bazen finansmana erişimin koşulu, bazen de yönetim tercihi olarak çıkıyor. Bir işletme sürdürülebilirlik raporu yayımlayabilir, karbon ayak izini hesaplayabilir veya çatısına güneş panelleri kurabilir. Elbette bunların her biri önemli adımlar. Ancak işletme kendi etkilerini ve risklerini bilmiyor, çalışanlarına sunduğu koşulları geliştirmiyor ve tedarik zincirini değerlendirmiyorsa bu çalışmalar tek başına onu sürdürülebilir bir işletmeye dönüştürmez.
Çünkü sürdürülebilirlik, birbirinden kopuk “yeşil” projeler yapmak değil; işletmenin çevreye, çalışanlara ve ekonomiye olan etkisini bir bütün olarak yönetebilmesidir.

Nasıl sürdürülebilir bir işletme olunur?

İşletmelerde yaptığımız çalışmalarda sıkça görüyoruz: Pek çok veri aslında farklı birimlerde zaten tutuluyor. Ancak bu bilgiler bir araya getirilemediği için işletmenin sürdürülebilirlik açısından bütüncül tablosu ortaya çıkmıyor. Bu nedenle işe hemen yatırım yaparak veya rapor hazırlayarak değil, mevcut durumu ortaya koyan ve işletmeye özgü öncelikleri belirleyen bir yol haritasıyla başlamak gerekiyor. Ne kadar su ve enerji kullanılıyor? Ne kadar atık ve emisyon oluşuyor? Hammadde nereden geliyor? İşletmenin devamlılığını hangi riskler tehdit ediyor? Müşteriler bugün hangi bilgileri istiyor, yarın neleri talep edebilir?

Bu tablo ortaya konulduktan sonra görev ve sorumluluklar belirlenmeli. Hangi veriyi kim toplayacak? Doğruluğunu kim kontrol edecek? Hedefleri kim izleyecek? Sonuçlar yönetime nasıl sunulacak ve yatırım kararlarına nasıl yansıtılacak? Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca çevre biriminin işi değil. Üretim kayıpları ve fireleri azaltmalı, satın alma tedarikçilerini çevresel ve sosyal ölçütlerle değerlendirmeli, insan kaynakları güvenli ve adil çalışma koşullarını geliştirmeli, finans ise risklerin ekonomik sonuçlarını dikkate almalı. Üst yönetim de bütün bu çalışmaları ortak hedefler doğrultusunda bir araya getirmeli. Ancak bu şekilde sürdürülebilirlik, işletmenin tamamına yayılan bir yönetim anlayışına dönüşür.

Rakamlar işletmeye ne söylüyor?

Rakamlar, işletmenin bugün nerede olduğunu ve hangi alanlarda iyileşmesi gerektiğini gösterir. Ancak bunun için doğru verilerin toplanması ve açık, ulaşılabilir hedeflerle ilişkilendirilmesi gerekir. İşletme tüketimlerini ne kadar azaltacak? Atığının ne kadarını yeniden değerlendirecek? Çalışanları için daha güvenli bir ortam oluşturmak üzere hangi adımları atacak? Faaliyetlerinin çevresel etkisini nasıl düşürecek? Bu noktada dijital dönüşüm devreye girer.
Dijital dönüşüm yalnızca yeni bir yazılım satın almak veya kağıt üzerindeki bilgileri bilgisayara aktarmak değildir. Bir üretim tesisinde hangi makinenin verimsiz çalıştığını ve üretimin hangi aşamasında kayıp oluştuğunu görebilmektir. Ticaret yapan bir işletme açısından ise ürünün kaynağını, stok durumunu, tedarik zincirini ve müşteriye ulaşıncaya kadar geçtiği aşamaları izleyebilmektir. Ancak veriyi toplamak tek başına yeterli değildir. Verinin neyi gösterdiği ve hangi karara yön vereceği de bilinmelidir. Aksi halde işletmenin elinde çok sayıda rakam bulunur fakat bunlar gerçek bir iyileşmeye dönüşmez. Doğru kurulan sürdürülebilirlik sistemi veriyi karara dönüştürür;  kayıpları ve maliyetleri azaltır, risklerin önceden görülmesini sağlar ve işletmeyi değişen müşteri beklentilerine hazırlar.

Finansmana giden yol da veriden geçiyor

Daha verimli üretim, temiz teknolojiler, dijitalleşme ve tesislerin güçlendirilmesi yatırım gerektiriyor. Bu nedenle dönüşümün önemli başlıklarından biri de finansmana erişim.
Bankalar ve yatırımcılar artık yalnızca mali tablolara ve teminatlara bakmıyor. İşletmenin risklerini bilip bilmediği, bunları nasıl yönettiği ve planladığı yatırımın sağlayacağı faydayı ölçüp ölçemediği de önem kazanıyor.

Gelelim yazının başlığına…

“Kurda, kuşa, aşa” Anadolu’da daha tohum toprağa atılırken söylenen kadim bir sözdür.
Topraktan elde edilecek ürünün yalnızca tohumu eken insana ait olmadığını anlatır. O üründe, sofraya gelecek aşın olduğu kadar kurdun da kuşun da payı vardır. Bu söz, paylaşım ve bereket anlayışını ifade eder.
Çünkü Anadolu insanı bilir ki gelecek yıllarda sofrasına yeterli ürün koyabilmesinin yolu, doğal dengenin sağlıklı biçimde devam etmesinden geçer. Bunun için kurt da gereklidir, kuş da…
İnsan kendisini doğadan üstün veya ayrı değil, onun bir parçası olarak görür. Topraktan alırken diğer canlıların yaşam hakkını ve kendisinden sonra gelecekleri de gözetir. Bugün uzun tanımlarla, teknik standartlarla ve kapsamlı raporlarla anlatmaya çalıştığımız sürdürülebilirliğin özü, aslında yüzyıllardır bu üç kelimenin içinde saklıdır. Bizler, “kurda, kuşa, aşa” diyerek üretmeye başlayan bir kültürün mirasçılarıyız. Bugün mevzuat, müşteri talepleri, finansman koşulları ve doğal kaynaklarda yaşanan değişim, bu kadim yaklaşımın ekonomik ve toplumsal önemini yeniden hatırlatıyor.

Yapmamız gereken, sürdürülebilirliği yalnızca yeni bir zorunluluk olarak görmek değil; zaten bildiğimiz bu değeri üretimin, ticaretin ve yönetim anlayışının merkezine yeniden yerleştirmektir. Şimdi kendimize sormamız gereken soru şu: Bizden sonrakilere yalnızca ürettiklerimizi mi, yoksa üretmeye devam edebilecekleri bir dünya mı bırakacağız?