Kıbrıs meselesi zaman zaman gündemden düşüyor gibi görünür. Oysa gerçekte hiçbir zaman ortadan kaybolmaz. Çünkü Kıbrıs sadece bir ada değildir. Türkiye’nin güvenliğiyle, Doğu Akdeniz’deki güç dengeleriyle, enerji yollarıyla, deniz yetki alanlarıyla ve hatta Avrupa ile ilişkileriyle doğrudan bağlantılı stratejik bir düğüm noktasıdır. Bu nedenle Milli Güvenlik Kurulu’nun son toplantısının ardından yayımlanan bildiride yer alan şu ifade dikkatle okunmalıdır: “Kıbrıs Türklerinin güvenliği, huzuru ve refahı için uluslararası hukuk çerçevesinde her türlü tedbiri almaya muktedir ve kararlı olduğu…” Bu ifade sıradan bir diplomatik nezaket cümlesi değildir.
Devletler özellikle Milli Güvenlik Kurulu gibi en üst düzey güvenlik platformlarında kullandıkları her kelimeyi tartarak seçerler. Dolayısıyla asıl soru şudur: Ankara neden bugün böyle bir vurgu yapma ihtiyacı hissetmiştir? Bana göre cevap açıktır. Türkiye, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz çevresinde ortaya çıkan yeni gelişmeleri giderek daha ciddi bir güvenlik ve jeopolitik risk alanı olarak görmektedir.
Kıbrıs yeniden jeopolitik fay hattına mı dönüşüyor?
Son yıllarda Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelere baktığımızda Ankara’nın kaygılarını anlamak zor değildir. Fransa’nın bölgedeki askeri varlığını artırması. İngiliz üslerinin daha aktif kullanılmaya başlanması. İsrail ile Güney Kıbrıs arasındaki savunma iş birliklerinin derinleşmesi. ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosunu kaldırması. Güney Kıbrıs’ın NATO ile ilişkilerini geliştirme girişimleri. Avrupa Birliği’nin Rum yönetimini adanın tek temsilcisi olarak koşulsuz desteklemeyi sürdürmesi. Aynı dönemde Yunanistan’ın Ege’deki askeri faaliyetleri ve Türkiye’nin itirazlarına rağmen oluşan yeni fiili durumlar. Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Doğu Akdeniz’de yeni bir güvenlik mimarisi şekillenmektedir. Ve Ankara bu mimarinin Türkiye’yi dışlayan bir eksende oluşmasından doğal olarak rahatsızlık duymaktadır.
Kıbrıs Türkleri neden eski statükoya dönmek istemiyor?
Son dönemde Rum tarafına yakın bazı analizlerde dikkat çekici bir tespit yer alıyor: Kıbrıs Türkleri artık eski statükoya dönmek istemiyor. Bu aslında son derece anlaşılır bir durumdur. 2004 Annan Planı referandumunda Türk tarafı çözüm için “evet” dedi. Rum tarafı “hayır” dedi. Buna rağmen Avrupa Birliği Güney Kıbrıs’ı tam üye yaptı. Türk tarafına verilen doğrudan ticaret, doğrudan uçuş ve izolasyonların hafifletilmesi sözlerinin önemli bölümü ise gerçekleşmedi. Bunun yarattığı güvensizlik bugün hâlâ canlıdır. Dolayısıyla Türk tarafının temel yaklaşımı artık şudur: “Eğer yeniden çözüm için risk alınacaksa, başarısızlık halinde yeniden yalnız bırakılan taraf olmayacağız.” Bu nedenle doğrudan ticaret, doğrudan uçuşlar, Avrupa Birliği ile doğrudan temas ve uluslararası görünürlüğün artırılması gibi öneriler giderek daha fazla tartışılmaktadır.
Uluslararası hukuk yeterli mi?
Türkiye haklı olarak tezlerini uluslararası hukuk temelinde savunmaktadır. Savunmalıdır da. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır. Ukrayna’da yaşananlar. Gazze’de yaşananlar. İran’a yönelik saldırılar. Kızıldeniz ve Körfez’deki krizler. Büyük güçlerin çıkarları söz konusu olduğunda uluslararası hukukun ne kadar etkili olabildiği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Bugün dünyanın birçok yerinde hukukun gücünden çok gücün hukukunun işlediği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu elbette uluslararası hukukun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ama tek başına yeterli olmadığı anlamına gelir. Haklı olmak önemlidir. Fakat haklılığınızı koruyabilecek kapasiteye sahip olmak da en az onun kadar önemlidir.
Barışın teminatı caydırıcılıktır
Burada altı çizilmesi gereken nokta şudur: Caydırıcılık savaş istemek değildir. Tam tersine savaşın çıkmasını önleyen en önemli araçlardan biridir. Karşı taraf olası bir oldubittinin maliyetinin yüksek olacağını görüyorsa daha dikkatli davranır. Doğu Akdeniz’de kalıcı istikrarın sırrı da budur. Barış sadece iyi niyet açıklamalarıyla korunmaz. Dengeli güç yapılarıyla korunur. Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs politikası yalnızca diplomatik açıklamalara dayanamaz. Diplomasi. Ekonomi. Enerji. Teknoloji. Savunma kapasitesi. Uluslararası meşruiyet. Hepsi birlikte düşünülmelidir.
Kıbrıs geçmişin değil geleceğin meselesidir
Kıbrıs çoğu zaman geçmişin çözülmemiş sorunu olarak görülür. Oysa ben tam tersini düşünüyorum. Kıbrıs geleceğin meselesidir. Çünkü Doğu Akdeniz’in enerji denklemi burada düğümlenmektedir. Çünkü Avrupa’nın enerji güvenliği burada şekillenmektedir. Çünkü Türkiye’nin deniz yetki alanları tartışmasının merkezinde Kıbrıs bulunmaktadır. Çünkü Ortadoğu ile Avrupa arasındaki stratejik bağlantı noktalarından biri Kıbrıs’tır. Bu nedenle MGK’nın son açıklamasını ne savaş çağrısı olarak okumalıyız ne de sıradan bir bürokratik metin olarak görmeliyiz. Bu açıklama Ankara’nın Kıbrıs dosyasını yeniden en üst düzey stratejik öncelikler arasına yerleştirdiğini göstermektedir.
Türkiye’nin mesajı nettir: Kıbrıs Türklerinin güvenliği, siyasi eşitliği, ekonomik refahı ve Doğu Akdeniz’deki meşru hakları pazarlık konusu yapılamaz. Bugünün dünyasında yalnızca hukuka güvenmek saflık olabilir. Yalnızca güce güvenmek ise tehlikelidir. Başarılı devletler ikisini birlikte kullanırlar. Türkiye’nin de Kıbrıs’ta ihtiyacı olan şey tam olarak budur: Hukuka dayanan güçlü diplomasi. Diplomasiyi destekleyen inandırıcı caydırıcılık. Ve bunların üzerinde yükselen uzun vadeli stratejik akıl. Çünkü Kıbrıs meselesi geçmişin değil, Türkiye’nin geleceğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kıbrıs’ta satır aralarını doğru okumak gerekiyor
Kıbrıs’ta satır aralarını doğru okumak gerekiyor
Paylaş: