EMRAH YILMAZ
İzmir... Homeros'un dizelerine ilham veren, Efes ve Bergama gibi insanlık tarihinin en görkemli uygarlıklarına ev sahipliği yapan, 8 bin 500 yıllık geçmişiyle Akdeniz'in en köklü kentlerinden biri. Limanı, çok kültürlü yapısı ve konumuyla dünyanın sayılı kentlerinin sahip olduğu tarihsel birikimi bünyesinde taşıyor. Ancak tüm bu zenginliğe rağmen bu kent, sahip olduğu kültürel mirası küresel ölçekte güçlü bir şehir markasına dönüştürebilmiş değil. “Peki, Barselona, Atina ve Bilbao kültürel miraslarını küresel bir başarı hikâyesine dönüştürürken; Homeros'un, Efes'in, Bergama'nın ve binlerce yıllık uygarlıkların şehri İzmir neden hâlâ dünyanın en güçlü kültür markalarından biri olamadı?” Bu soruyu, Eski Diplomat Mehmet Öğütçü'ye yönelttik.
-Uzun yıllar dünyanın farklı şehirlerinde yaşadınız; Pekin’den Paris’e, Brüksel’den Londra’ya kadar çok farklı merkezlerde çalıştınız. Bugün İzmir’e dışarıdan bir gözle baktığınızda ilk dikkatinizi çeken nedir?
Açık söyleyeyim, her dönüşümde iki duygu arasında gidip geliyorum. İlki büyük bir hayranlık. İkincisi ise derin bir hayal kırıklığı. Hayranlığımın sebebi çok açık. İzmir yalnızca Türkiye’nin değil, insanlık tarihinin en önemli medeniyet havzalarından biri. Dünyada çok az şehir bu kadar uzun bir tarihsel sürekliliğe, bu kadar zengin kültürel katmanlara ve bu kadar güçlü doğal avantajlara aynı anda sahip olabilir. Hayal kırıklığımın sebebi ise şu: Bütün bu olağanüstü zenginliği ekonomik değere, uluslararası itibara ve güçlü bir şehir markasına dönüştüremiyoruz. Dünyanın birçok şehri kendisine tarih üretmeye çalışıyor. Biz ise zaten sahip olduğumuz tarihi anlatmakta bile zorlanıyoruz. İşte asıl paradoks burada.
-“İzmir dünyanın en önemli medeniyet şehirlerinden biridir” diyorsunuz. Biraz iddialı değil mi?
Hayır. Hatta bunun oldukça temkinli bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Şöyle bakalım. Bugünkü İzmir’in temelleri, Bornova’daki Yeşilova Höyüğü ile yaklaşık 8 bin 500 yıl öncesine uzanıyor. Bu, Avrupa’daki pek çok başkentten binlerce yıl daha eski bir geçmiş demek. Ardından Smyrna geliyor. İyon uygarlığı geliyor. Homeros geliyor. Herakleitos’un düşünce dünyası bu coğrafyada şekilleniyor. Bergama, antik dünyanın İskenderiye’den sonraki en büyük kütüphanesine sahip oluyor. Parşömen burada geliştiriliyor. Asklepion’da modern tıbbın temelleri atılıyor. Efes, Roma İmparatorluğu’nun en büyük kentlerinden biri hâline geliyor. Hristiyanlık tarihinin önemli dönüm noktaları bu bölgede yaşanıyor. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise İzmir İktisat Kongresi ile genç Türkiye’nin ekonomik bağımsızlık vizyonu yine bu şehirden yükseliyor. Şimdi bana söyleyin… Dünyada kaç şehir bu kadar farklı uygarlık katmanını aynı coğrafyada taşıyabiliyor?
-Buna rağmen dünya İzmir’i neden yeterince tanımıyor?
Çünkü tarih tek başına yeterli değil. Tarihin anlatılması gerekir. Bugün Berlin’e giden milyonlarca turist Pergamon Müzesi’ni geziyor. Ama o eserlerin doğduğu Bergama’yı ziyaret etmiyor. Üniversitelerde dünyanın her yerinde Homeros okutuluyor. Ancak Homeros denildiğinde insanların aklına İzmir gelmiyor. Bu bana göre yalnızca bir tanıtım sorunu değil. Bir şehir yönetimi sorunu. Bir vizyon sorunu. Bir marka yönetimi sorunu. Biz hâlâ değerlerimizi tek tek anlatıyoruz. Oysa şehirler artık hikâyeleriyle yarışıyor.
-Hikâye derken neyi kastediyorsunuz?
Şehirlerin de insanlar gibi karakterleri vardır. Paris’in karakteri sanattır. Londra’nın karakteri finans ve hukuktur. Milano tasarımdır. Boston bilimdir. Silikon Vadisi teknolojidir. Kyoto gelenektir. Barcelona yaratıcılıktır. Peki İzmir’in karakteri nedir? İşte biz bu soruya güçlü ve ortak bir cevap veremiyoruz. Oysa İzmir’in hikâyesi son derece güçlü. Ben olsam İzmir’i yalnızca bir kıyı şehri olarak değil; “Akdeniz ve Ege medeniyetlerinin kesişme noktası” olarak konumlandırırım. Bu hikâye yalnızca turiste değil, yatırımcıya, öğrenciye, girişimciye ve sanatçıya da hitap eder.
-Dünya şehirleriyle kıyaslama yaptığınızda İzmir nerede duruyor?
İzmir’i Ankara’yla ya da Bursa’yla kıyaslamıyorum. Bu yanlış ölçek olur. İzmir’in gerçek rakipleri Barselona, Atina, Valensiya, Floransa, Marsilya, Selanik, Bilbao ve Dubrovnik’tir. Bu şehirlerin ortak özelliği hepsi tarihlerini bugünün ekonomisine dönüştürmeyi başardılar. Barcelona bunun en güzel örneklerinden biridir. 1992 Olimpiyatları yalnızca sportif bir organizasyon değildi. Şehir yeniden tasarlandı. Liman dönüştürüldü. Kıyılar halka açıldı. Kültür yatırımları artırıldı. Bugün Barselona sadece Gaudí sayesinde turist çekmiyor. Kongre turizmiyle, tasarımıyla, yaratıcı endüstrileriyle, teknoloji girişimleriyle, gastronomisiyle, üniversiteleriyle bir bütün olarak dünya markası. Bilbao’yu düşünün. Bir zamanlar ağır sanayinin sembolüydü. Bugün Guggenheim Müzesi sayesinde şehir planlaması derslerinde okutulan küresel bir dönüşüm örneği. Dubrovnik’in nüfusu Karşıyaka’dan küçük. Ama dünya onu tanıyor. Çünkü hikâyesini doğru anlattı.
-Peki İzmir’in avantajı ne?
Aslında çok daha büyük. Çünkü bu şehirlerin çoğunun tek büyük hikâyesi var. İzmir’in ise onlarca. Homeros… Efes… Bergama… Yeşilova… Kemeraltı… Foça… Klazomenai… Urla… Çeşme… Karaburun… Meryem Ana… İzmir İktisat Kongresi… Levanten mirası… Osmanlı limanı… Cumhuriyet modernleşmesi… Yani tek bir şehirde neredeyse küçük bir kıtanın kültürel çeşitliliği var. Bu muazzam bir avantaj. Ama aynı zamanda yönetilmesi zor bir zenginlik.
-Günümüz dünyasında kültürel miras gerçekten ekonomik güç yaratıyor mu?
Artık bundan hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Eskiden şehirler limanlarıyla rekabet ederdi. Bugün deneyimleriyle rekabet ediyor. Bir turist artık yalnızca denizi görmek istemiyor. Hikâye yaşamak istiyor. Yerel mutfağı tatmak istiyor. Festival görmek istiyor. Şarap rotasına katılmak istiyor. Antik tiyatroda konser dinlemek istiyor. Yerel sanatçılarla tanışmak istiyor. İşte buna deneyim ekonomisi diyoruz. Ben buna bir adım daha ileri giderek “medeniyet ekonomisi” diyorum. Çünkü geleceğin şehirleri yalnızca fabrika kurarak değil; kültür üreterek, yaratıcılığı destekleyerek, yaşam kalitesini artırarak, insanları kendine çekerek zenginleşecek. İzmir’in önündeki en büyük fırsat tam da burada.
-O zaman temel soru şu galiba… İzmir neden hâlâ bunu başaramadı?
Çünkü biz parçaları görüyoruz. Bütünü göremiyoruz. Efes ayrı yönetiliyor. Bergama ayrı. Kemeraltı ayrı. Urla ayrı. Çeşme ayrı. Foça ayrı. Üniversiteler ayrı düşünüyor. Turizmciler ayrı. Sanayiciler ayrı. Yerel yönetimler ayrı. Oysa ziyaretçi bunların hiçbirini ayrı ayrı görmüyor. O “İzmir” deneyimi yaşıyor. Bizim de artık bu şehri tek tek projelerle değil, ortak bir medeniyet vizyonuyla yönetmemiz gerekiyor. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında İzmir’in önünde belki de son yüz yılın en büyük fırsatı duruyor. Asıl mesele, bu fırsatı görüp göremeyeceğimiz. Çünkü şehirlerin kaderini yalnızca tarih yazmaz. O tarihi geleceğe taşıyacak vizyon yazar.
-Son dönemde Bulgaristan ve Kuzey Yunanistan’da uzun bir gezi yaptınız. Kavala, Gümülcine, Dedeağaç, İskeçe, Selanik… Bu yolculuk size İzmir açısından ne düşündürdü?
Bana bir kez daha şunu gösterdi: Haritalar siyasetçilerin, askerlerin, büyük güçlerin çizdiği sınırlardır. Medeniyetler ise insanların birlikte yaşadığı coğrafyalardır. Ege Denizi’ne uçaktan baktığınızda Türkiye ile Yunanistan arasında bir sınır göremezsiniz. Aynı deniz… Aynı iklim… Aynı zeytin ağacı… Aynı üzüm… Aynı rüzgâr… Aynı balık… Hatta çoğu zaman aynı ezgiler… Aslında Ege, ayrılığın değil, ortak bir medeniyetin adıdır. Biz ise uzun yıllardır bu coğrafyaya daha çok güvenlik perspektifinden bakıyoruz. Oysa ekonomik ve kültürel açıdan baktığınızda bambaşka bir tablo çıkıyor karşınıza.
- Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir iş birliği modeli mümkün mü?
Kesinlikle. Üstelik bunun en doğal merkezi İzmir olabilir. Bugün Avrupa’da sınır ötesi kalkınma projelerine baktığınızda çok başarılı örnekler görüyorsunuz. Fransa ile Almanya… İsveç ile Danimarka… İspanya ile Portekiz… Belçika ile Hollanda… Eskiden birbirleriyle savaşan ülkeler bugün ortak turizm destinasyonları geliştiriyor. Ortak kültür rotaları oluşturuyor. Ortak üniversite projeleri yürütüyor. AB fonlarından birlikte yararlanıyor. Peki biz neden İzmir, Çeşme, Foça, Ayvalık ile Sakız, Midilli, Sisam, Kavala ve Selanik arasında benzer bir kültür ve ekonomi koridoru oluşturmayalım? Bu siyaset değil. Bu akıllı bölgesel kalkınmadır.
-Birçok kişi “önce sorunlarımız çözülsün” diyebilir.
Ben tam tersini düşünüyorum. Sorunlar çözülmeden de iş birliği yapılabilir. Hatta iş birliği arttıkça sorunların çözümü kolaylaşır. Enerjide bunu gördük. Ticarette gördük. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesi de buydu. Kömür ve çelikte birlikte çalışan ülkeler savaşmaz denildi. Bugün Ege’de de benzer bir anlayış geliştirilebilir. Çünkü turizm sıfır toplamlı bir oyun değildir. İzmir kazanırsa Selanik kaybetmez. Midilli kazanırsa Ayvalık kaybetmez. Tam tersine ortak destinasyon büyüdükçe herkes kazanır. Yunanistan 2025 yılında turizmden 23 milyar euronun üzerinde gelir elde etti; seyahat gelirleri ve ziyaretçi sayısı artmaya devam ediyor. Bizim de Ege’yi yalnızca jeopolitik rekabet alanı olarak değil, ortak refah alanı olarak düşünmemiz gerekiyor.
-Siz “Ege Medeniyet Koridoru” diyorsunuz. Bu tam olarak nedir?
Ben bunu Avrupa’nın en büyük açık hava kültür koridoru olarak hayal ediyorum. Bir düşünün. Yeşilova’dan başlayan bir yolculuk… Smyrna… Agora… Kemeraltı… Efes… Bergama… Foça… Urla… Çeşme… Sonra feribotla Sakız… Oradan Midilli… Sisam… Kavala… Selanik… Bu yalnızca antik kentleri birbirine bağlayan bir rota olmaz. Gastronomiyi bağlar. Şarap kültürünü bağlar. Üniversiteleri bağlar. Müzeleri bağlar. Marinaları bağlar. Bisiklet yollarını bağlar. Yürüyüş rotalarını bağlar. Dijital kültürü bağlar. Ve en önemlisi insanları bağlar. Bugün turistler artık tek şehir görmek istemiyor. Deneyim zinciri yaşamak istiyor. İzmir bu zincirin doğal merkezi olabilir.
-Dünyada buna benzer örnekler var mı?
Çok var. Toskana tek bir şehir değildir. Floransa, Pisa, Siena, Lucca, birlikte pazarlanır. Loire Vadisi Fransa’da onlarca küçük kentin ortak markasıdır. Ren Nehri boyunca Almanya’nın farklı şehirleri aynı turizm hikâyesini paylaşır. İspanya’nın Endülüs rotası da böyledir. Biz ise Efes’i ayrı tanıtıyoruz. Bergama’yı ayrı. Urla’yı ayrı. Foça’yı ayrı. Oysa ziyaretçi bunları tek bir yolculuğun parçaları olarak görmek istiyor. İzmir’in geleceği işte bu bütüncül bakışta yatıyor.
-Barselona örneğini sık veriyorsunuz. Neden?
Çünkü Barselona bize çok önemli bir ders veriyor. Kent yalnızca tarihini korumadı. Onu ekonomiye dönüştürdü. 2025 yılında Barselona destinasyonu yaklaşık 26 milyon ziyaretçi ağırladı; turizmin doğrudan ekonomik etkisi 14 milyar avroyu aştı. Aynı dönemde 56 milyondan fazla geceleme gerçekleşti. (Barcelona Tourism Observatory) Ama daha önemlisi şu: Barselona bugün yalnızca turizmle yaşamıyor. Tasarımla… Teknolojiyle… Üniversiteleriyle…Kongre turizmiyle… Yaratıcı endüstrileriyle… Dünya markası hâline geldi. İzmir’in de hedefi yalnızca daha fazla turist çekmek olmamalı. Daha fazla fikir… Daha fazla yatırım… Daha fazla bilim insanı… Daha fazla girişimci… Daha fazla sanatçı çekmek olmalı. Çünkü gerçek şehir markaları böyle doğuyor.
-Siz yalnızca kültürden söz etmiyorsunuz. Sürekli üniversiteleri, teknolojiyi, yapay zekâyı ve girişimciliği de işin içine katıyorsunuz. Neden?
Çünkü artık şehirler yalnızca geçmişleriyle değil, gelecekleriyle de yarışıyor. Bir şehri dünya markası yapan yalnızca müzeleri değildir. Ürettiği fikirlerdir. Yetiştirdiği insanlar ve kurduğu kurumlar, geliştirdiği teknolojiler, dünyaya sunduğu yaşam kalitesidir. Atina yalnızca Akropolis sayesinde güçlü değildir. Atina, bugün aynı zamanda Doğu Akdeniz’in önemli teknoloji ve girişimcilik merkezlerinden biri olma yolunda ilerliyor. Barcelona yalnızca Gaudí ile yaşamıyor. Her yıl düzenlenen Mobile World Congress sayesinde dünyanın teknoloji başkentlerinden biri olarak da anılıyor. Boston denildiğinde Harvard ve MIT akla geliyor. Oxford denildiğinde yalnızca tarihi binalar değil, bilim geliyor. Cambridge denildiğinde yalnızca kolejler değil, biyoteknoloji ve yapay zekâ geliyor. İzmir’in de artık yalnızca geçmişiyle övünmek yerine geleceğini inşa eden şehirler ligine yükselmesi gerekiyor. Çünkü yirmi birinci yüzyılda rekabet şehirler arasında yaşanıyor. Ülkeler arasındaki rekabetin önemli bir bölümü artık şehirler üzerinden okunuyor.
-İzmir’in bunu başarabilecek insan kaynağı var mı?
Hiç tereddütsüz var. Dokuz üniversite… Yüz binlerce öğrenci… Binlerce akademisyen… Güçlü sanayi… Türkiye’nin en büyük ihracatçı kümelerinden biri... Serbest bölgesi… Teknoparkları… Organize sanayi bölgeleri… Girişimcilik ekosistemi… Bütün bunlar önemli avantajlar. Ama bunlar birbirleriyle yeterince konuşmuyor. Ben uzun yıllardır dünyanın farklı şehirlerinde şunu gördüm. Başarı, kurumların tek tek güçlü olmasından değil; birlikte çalışabilmelerinden doğuyor. İzmir’in önündeki en büyük fırsat da tam burada. Üniversiteleri… Sanayiyi… Tarımı… Turizmi… Kültürü… Yerel yönetimleri… Teknoloji şirketlerini… Aynı masada buluşturabilmek.
-Siz olsanız ilk gün ne yapardınız?
İlk iş olarak “İzmir 2050 Medeniyet ve Rekabetçilik Konseyi” kurardım. Sadece belediyelerden oluşan bir kurul değil. Valilik… Üniversiteler… EBSO… İzmir Ticaret Odası… EİB… Turizm sektörü… STK’lar… Gençlik temsilcileri… Yurt dışında yaşayan başarılı İzmirliler… Hepsini aynı çatı altında toplardım. Çünkü şehirlerin geleceği seçim dönemleriyle planlanamaz. Yirmi, otuz yıllık hedeflerle planlanır. Singapur’u başarılı yapan buydu. Bilbao’yu dönüştüren buydu. Dubai’yi büyüten buydu.
-Bu vizyonun somut hedefleri ne olabilir?
Ben olsam çok net ve ölçülebilir hedefler koyarım. 2035 yılına kadar İzmir’i Akdeniz’in ilk beş kültür destinasyonundan biri yapmak. Kruvaziyer turizminde Doğu Akdeniz’in ilk üç limanından biri olmak. Her yıl en az bir küresel teknoloji zirvesine ev sahipliği yapmak. Dünya çapında tanınan bir gastronomi festivali oluşturmak. Homeros Uluslararası Edebiyat Ödülü’nü başlatmak. Bergama’da Dünya Felsefe Forumu düzenlemek. Efes’te klasik müzik ve opera festivallerini dünyanın en önemli kültür etkinlikleri arasına taşımak. Urla’yı Akdeniz gastronomisinin laboratuvarı hâline getirmek. Foça ve Karaburun’u sürdürülebilir deniz turizminin örnek bölgeleri yapmak. Bunların hiçbiri hayal değil. Hepsi planlama meselesi.
-Siz sürekli “medeniyet ekonomisi” diyorsunuz. Bu Türkiye için neden önemli?
Çünkü geleceğin petrolü yalnızca veri olmayacak. Aynı zamanda kültür olacak. Bakın… Netflix’in yaptığı bir dizi milyonlarca insanı bir ülkeye götürebiliyor. Bir gastronomi programı şehirlerin kaderini değiştirebiliyor. Bir müze bütün bir bölgenin ekonomisini dönüştürebiliyor. Bugün yaratıcı endüstriler dünya ekonomisinin en hızlı büyüyen alanlarından biri. Sinema… Dijital oyunlar… Tasarım… Moda… Müzik… Mimarlık… Yapay zekâ… Kültürel miras… Artık birbirinden ayrı düşünülmüyor. İzmir tam da bu yeni ekonominin merkezinde yer alabilecek özelliklere sahip.
-Gençlere özel bir mesajınız olur mu?
İzmir’in en büyük sermayesi tarihi değildir. Gençleridir. Bugün dünyanın en büyük rekabeti yatırım çekmekte değil. Yetenek çekmekte. İyi eğitimli gençler Londra’ya, Berlin’e, Amsterdam’a, Dubai’ye gidiyorsa şehir kaybediyor demektir. Ben tam tersini hayal ediyorum. Yirmi yıl sonra İspanya’dan… İtalya’dan… Yunanistan’dan… Almanya’dan… Amerika’dan… Gençlerin İzmir’e okumaya, çalışmaya ve yaşamaya geldiği bir şehir. Bu neden mümkün olmasın? İklimimiz var. Coğrafyamız var. Üniversitelerimiz var. Tarihimiz var. Eksik olan yalnızca ortak hedef.
-Son sorum şu. Sizce İzmir’in önündeki en büyük fırsat nedir?
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı. Bazen tarihte sembolik dönemler büyük dönüşümlerin başlangıcı olur. Cumhuriyet’in ilk yüzyılında İzmir ekonomik bağımsızlığın simgesiydi. İkinci yüzyılında ise bilgi ekonomisinin, yaratıcı endüstrilerin ve Akdeniz iş birliğinin öncü şehri olabilir. Ben İzmir’i yalnızca Türkiye’nin batısındaki büyük bir kent olarak görmüyorum. Ben onu Doğu Akdeniz’in doğal merkezi olarak görüyorum. Londra ile Dubai arasında… Atina ile İstanbul arasında… Avrupa ile Orta Doğu arasında… Balkanlar ile Anadolu arasında… Doğal bir buluşma noktası. Jeopolitiğin diliyle söyleyecek olursak, İzmir yalnızca bir şehir değil; stratejik bir platformdur. Bunun farkına vardığımız gün, İzmir’in hikâyesi de değişmeye başlayacaktır.
-Son mesajınız ne olur?
Ben İzmir’e baktığımda yalnızca güzel bir şehir görmüyorum. Sekiz bin beş yüz yıllık bir medeniyet birikimi görüyorum. Homeros’un şiirini… Herakleitos’un sorgulayan aklını… Bergama’nın bilgi tutkusunu… Efes’in görkemini… Kemeraltı’nın ticaret ruhunu… İzmir İktisat Kongresi’nin kalkınma vizyonunu… Ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının umutlarını aynı fotoğrafın içinde görüyorum. Şehirler yalnızca geçmişleriyle büyük olmazlar. Geçmişlerini geleceğe taşıyabildikleri ölçüde büyük olurlar. İzmir’in ihtiyacı yeni bir kimlik aramak değildir. Kimliğini yeniden keşfetmektir. Kendine güvenmektir. Ve dünyanın karşısına hak ettiği özgüvenle çıkmaktır. Eğer bunu başarabilirsek, İzmir yalnızca daha fazla turist ağırlayan bir şehir olmayacaktır. Bilimin, kültürün, gastronominin, teknolojinin ve yaratıcı ekonominin buluştuğu örnek bir Akdeniz metropolüne dönüşecektir. O gün geldiğinde kazanan yalnızca İzmir olmayacaktır. Ege kazanacaktır. Türkiye kazanacaktır. Ve belki de yüzyıllardır aynı denizi paylaşan Türkiye ile Yunanistan, rekabet ettikleri kadar birlikte üretebildiklerini de bütün dünyaya göstereceklerdir. Çünkü bazı şehirler yalnızca kendi ülkelerinin değil, içinde bulundukları coğrafyanın kaderini değiştirir. Ben inanıyorum ki İzmir, doğru vizyon, güçlü kurumlar ve ortak akılla yönetildiği takdirde, böyle bir şehir olabilir. Hepimiz hangi siyasi sosyal etnik kimlikten gelirsek gelelim ortak İzmir vizyonuna katkı sağlamakla yükümlüyüz. 8 bin 500 yıllık tarih bilincimiz bunu zorunlu kılıyor.
“İzmir neden dünyanın en büyük kültür başkentlerinden biri değil?”
“İzmir neden dünyanın en büyük kültür başkentlerinden biri değil?”
Paylaş: