Yazı başlığının devamı “Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma.” Yazarı Ahmet T. Kuru. Kitap Ayrıntı Yayınlarınca 2026 yılında İngilizceden Türkçeye çevrilmiş. Yazar San Diego Eyalet Üniversitesi'nde Siyaset bilimi profesörü, İslam ve Arap Kültürü Çalışmaları Merkezi Başkanı. Yazar İslam ve siyaset, laiklik ve Müslüman dünyasında otoriterlik/geri kalmışlık üzerine ödüllü çalışmalarıyla tanınmaktadır.
Duke Üniversitesi (ABD) öğretim üyelerinden Prof. Dr. Timur Kuran kitabın arka kapağında şu tespiti yapıyor. “Nesiller boyu düşünürler, bir zamanlar entelektüel açıdan yaratıcı ve ticari açıdan canlı olan İslam dünyasının neden geri kaldığı ve baskıcı bir yönetimi sembolize eder hale geldiği konusunda kafa yormuşlardır. Yazar bu konuyu titizlikle araştırmış olup kavrayıcı ve ezber bozan bu kitabında birbiriyle bağlantılı bu dönüşümleri din adamları ve devlet arasındaki karmaşık ittifaka bağlamıştır.”
Yazarın kitapta ileri sürdüğü tezlerin temeli; İslam dünyasının geri kalmışlığında, otoriterliğe yöneliminde 11. yüzyıl sonrasında Ulema-Devlet (Ulema, Din Alimleri) /Ümera (Devlet) ittifakına bağlamaktadır. Ulema iktidarı meşrulaştırırken, devlet de ulemayı himaye etmiş ve yapılandırmıştır. Bu ittifak “Sasani” geleneğinden etkilenerek din ve devletin ikiz kardeş olduğu anlayışına dayanır ve ulemanın “Ulül emre itaat” yorumuyla meşruiyet kazanır. Ulema, bu görüşünü Nisa suresinin 59.ayetine“Müslümanların Allah'a, peygambere ve emir sahiplerine (yetkililere) itaat etmeleri emredilmektedir.”dayandırmaktadır. Yazarın temel tezlerinden birisi üzerinde önemle durulmaya değer niteliktedir.“Hem 8. ve 11. yüzyıllar arasındaki Müslüman dünyasının başarıları, hem de 15.yüzyıl sonrası Batı Avrupa'nın başarıları benzer şekilde entelektüel ve tüccar sınıfının öncülüğünde gerçekleşmiştir. Müslüman dünyada bu yüzyıllarda İslam alimlerinin büyük çoğunluğu devlet yöneticileri ile aralarına bir mesafe koymuşlardı; devletten para almaz, aksine ticaret ve diğer serbest meslek gelirleriyle geçinirlerdi.”Bunun en güzel örneği İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir. Bu durum 11. yüzyılda yaşanan ekonomik, politik ve dini krizler sonrasında değişti. İkta(Mülkiyeti devlete ait olan toprakların (miri arazi) vergi toplama hakkının devlet görevlilerine veya askerlere hizmetleri karşılığında verildiği idari ve askeri sistem. Hz. Ömer döneminde temelleri atılan bu sistem Nizâmülmülk tarafından Selçuklular döneminde sistematik bütünlüğe kavuşturulmuştur.)sisteminin genişlemesi ile toprak gelirleri askeri görevliler ile diğer yöneticilere dağıtıldı. Askeri sınıf hem devlete hem ekonomiye egemen olmaya başladı, tüccar sınıfı zayıfladı. Selçuklular döneminde ulema-devlet ittifakı Nizamiye medreseleriyle kurumsallaştırıldı. Bu dönüşüm filozofları ve bağımsız İslam alimlerini yavaş yavaş ortadan kaldırdı. Yazarın deyişiyle Selçuklu modelindeki Ulema-Devlet ittifakı Eyyübiler/Memlükler, Osmanlılar, Safevi ve Babürlüler gibi sonraki Müslüman imparatorluklar tarafından benimsenip kendi sistemleriyle bütünleştirilmiştir.
Batı Avrupa 11. yüzyılda üç alanda bir dönüşüm yaşadı. Bunlar sırasıyla; Katolik Kilisesi ile Kraliyet otoriteleri arasındaki ayrımın kurumsallaşması, şehir hayatının gelişip tüccar sınıfının güçlenmeye başlaması ve nihayet üniversitelerin kurularak entelektüel gelişimin temellerinin atılması. Bu dönüşüm“Rönesans”ın kaynağı haline geldi. Yazar kitabında “Müslümanlar ve Batı Avrupalıların Karşılaştırılmalı Tarihsel Gelişim” tablosu yapmıştır. Yazarın bu tablodaki iddiasına göre Batı Avrupalıların felsefe ve doğa bilimlerinde Müslümanları açıkça geride bırakması altı asır sonra gerçekleşmiştir. Müslüman dünyanın bugünkü gelişim seviyesinin düşüklüğü yazara göre esas itibariyle ne Batı sömürgeciliğinden ne de İslam'ın kendisinden kaynaklanmaktadır. Ona göre ana neden Ulema-Devlet ittifakıdır. Öyle ki Müslüman dünyasındaki görece laik politikaların egemen olduğu yerlerde bile (Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı, Mısır'da El Ezher Üniversitesi gibi) dini otoriteyi temsil eden kurumlar çeşitli nedenlerle devletle entegre edilmiştir.
Kitapta üç çağdaş problemden bahsedilmektedir. Şiddet, otoriterlik ve az gelişmişlik. Yazara göre şiddet, kitabın kapağında yer almamaktadır. Zira bu sorun evrensel dünyanın her yerinde yer alan bir sorundur. Müslüman dünyasındaki terörist eylemler ise sömürge mirası, yoksulluk ve otoriter devletlerle ilişkilendirilebilir. İslam'ın belirli bir dar yorumu olan "Cihadi Selefilik" Mekke'deki putperestlere saldırmakla ilgili tek bir ayeti dayanak olarak gösterirken barış, sabır, hoşgörü ve vicdan özgürlüğünü destekleyen 140 adet ayetin neshettiği (hükmünü kaldırdığı) fikrine dayanmaktadır. İslam dünyasında marjinal bir görüş olan bu görüşe ulema dünyası başarılı bir şekilde cevap vermede yetersiz kalmışlar ve halen kalmaktadırlar. Otoriterliğin Müslüman dünyasında gelişmesinin güçlü bir ekonomik temeli var. Müslüman dünyası dünya petrol rezervlerinin %60'ına sahip. Bu ekonomik rantın hâkim olduğu ülkelerde (Ör: İran ve Suudi Arabistan gibi) Ulema-Monarşi ittifakı hayati öneme sahiptir. Bu durum (Otoriterlik-Rantçılık) sosyo-ekonomik az gelişmişlik ile ilişkilidir.
Yazar, kitabın sonuç bölümünde "Entelektüeller ve Burjuvazi yoksa kalkınma da yok." diyerek Müslüman toplumlara tavsiyelerde bulunmaktadır. Bu da ayrı bir yazı konusu kapsamında olduğundan söz konusu tavsiyeleri gelecek haftaki yazımızda özetlemeye çalışacağız. Kitap, içindeki bazı tespit ve değerlendirmelere katılmamamıza rağmen oldukça derli toplu ve etkileyici bir çalışmadır. Müslüman dünyasının bilim adamları ve entelektüellerinin bugünkü en önemli sorunları olan az gelişmişlik, otoriterlik ve demokrasi sorunları konusunda çok fazla çalışma yapmaları gerektiği kanısındayız. Ayrıca yazarın belirttiği 8. ve 11. yüzyıllardaki Müslüman dünyası ile ilgili ayrıntılı ve günümüze ışık tutacak, daha fazla çalışma, araştırma, inceleme yapılmasının Müslüman dünyasının refahı ve meritokrasi ortamının gelişmesine katkı sunacağını düşünüyoruz. (Devamı haftaya)
İslam otoriterlik ve geri kalmışlık (1)
İslam otoriterlik ve geri kalmışlık (1)
Paylaş: