.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

İslam Dünyası gerçekten var mı?

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
İslam Dünyası gerçekten var mı?
İslam Dünyası gerçekten var mı?
Paylaş:
EMRAH YILMAZ
Eski diplomat, Londan Energy Club Başkanı, yazar ve seyyah Mehmet Öğütçü ile günümüz dünyasında din, güç, algı ve Türkiye’nin soğukkanlı yol arayışı üzerine uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Öğütçü, Din’in hâlâ çok güçlü bir bireysel ve kültürel referans olduğunu fakat dünyada artık siyasal mimarinin merkezinde olmadığını ve devletlerin ana taşıyıcı kolonu olmaktan çıktığını örneklerle anlattı.
**
“İslam dünyası” kavramı uzun yıllardır çok güçlü biçimde kullanılıyor. Siz neden artık bu kavramın siyasal ve ekonomik bir karşılığı kalmadığını düşünüyorsunuz?
Çünkü dünya köklü biçimde değişti, fakat biz hâlâ 19. ve 20. yüzyılın kavramlarıyla düşünmeye çalışıyoruz. “İslam dünyası” tarihsel olarak anlamlı bir kavramdır; ortak bir inanç havzasını, büyük bir medeniyet mirasını, felsefeden bilime uzanan zengin bir geçmişi ifade eder. Buna itirazım yok. Ancak bugün bu kavramdan tek bir siyasal aktör, ortak bir ekonomik blok ya da müşterek bir stratejik irade çıkarmaya çalıştığımızda, gerçekle bağımız kopuyor.
Bugün dünya nüfusu yaklaşık 8 milyar. Bunun 1,9–2 milyarı Müslüman, yani insanlığın yaklaşık yüzde 25’i. Bu çok büyük bir oran. Ancak bu iki milyar insanın yaşadığı coğrafyalara baktığınızda, tek bir “dünya”dan söz etmek mümkün değil. Endonezya’nın öncelikleriyle Nijerya’nın sorunları aynı değil. Türkiye’nin güvenlik kaygılarıyla Pakistan’ınkiler örtüşmüyor. Körfez ülkelerinin ekonomik yapısıyla Afrika’daki Müslüman toplumların gündelik gerçekliği arasında derin farklar var. Bu nedenle homojen, tek merkezden yönetilebilecek bir “İslam dünyası” varsayımı, bugünü anlamamıza yardımcı olmuyor; aksine bizi yanıltıyor ve stratejik hatalara sürüklüyor.
**
“Batı’da da bir Hristiyan dünyası var” itirazına ne diyorsunuz?
Bugün fiilen yok. Tarihte vardı, evet. Ama artık yok. Avrupa Birliği bir Hristiyan kulübü değil. ABD dış politikasını dini referanslarla değil, güç dengeleri ve çıkar hesaplarıyla belirliyor. Katolik dünyanın sembolik merkezi olan Vatikan bile küresel siyasette eskisi kadar etkili değil.
Rakamlar da bunu teyit ediyor. Avrupa’da kiliseye düzenli gidenlerin oranı birçok ülkede yüzde 10’un altına düşmüş durumda. Genç kuşaklarda bu oran daha da düşük. Bu bize şunu gösteriyor: Din, modern dünyada devletlerin ana taşıyıcı kolonu olmaktan çıktı. Hâlâ çok güçlü bir bireysel ve kültürel referans, ama artık siyasal mimarinin merkezinde değil.  Dolayısıyla fiilen bir “Hristiyan dünyası” yokken, çok daha parçalı ve heterojen olan “İslam Dünyası”ndan siyasal birlik beklemek gerçekçi değil.
**
Peki buna rağmen neden hâlâ “İslam dünyasının liderliği” tartışılıyor?
Çünkü burada güçlü bir romantik ihtiyaç var. İnsanlar dağınık olduklarını hissettiklerinde, doğal olarak bir merkez, bir lider, bir çatı arıyor. Ancak siyaset romantizmle değil, gerçeklerle yürür. Şu soruyu sormak gerekir: Kim kimi kabul edecek? Arap kökenli bir liderliği Arap olmayan Müslüman çoğunluk kabul etmiyor. Türklerin liderliğe oynaması, başta Arap dünyası olmak üzere ciddi bir direnç üretiyor. Afrika’dan ya da Güney Asya’dan çıkacak bir liderliğin ise ne ekonomik ne de jeopolitik kapasitesi var. Dolayısıyla açık konuşmak gerekir: İslam dünyasının ortak bir lideri olamaz. Bu bir eksiklik değil; sosyolojik ve tarihsel bir gerçek. Sorun, bu gerçeği kabullenmek istemememiz.
**
Arap dünyasında tarihsel bir öncelik ve liderlik iddiası var. Mevâlî kavramı da bu bağlamda sıkça gündeme geliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, İslam dünyasının en derin ama en az konuşulan fay hatlarından biridir. Arap coğrafyasında, İslam’ın doğduğu yer olması, kutsal mekânların orada bulunması, Peygamberimizin Arap olması ve Kur’an-ı Kerim’in Arapça inmesi üzerinden bir doğal liderlik ve öncelik iddiası tarih boyunca var olmuştur. Mevâlî kavramı da bu zihniyetin ürünüdür.
Mevâlî, yani Arap olmayan ve sonradan Müslüman olanlar… Başlangıçta sosyolojik bir tanım gibi görünen bu kavram, zamanla fiili bir hiyerarşiye dönüştü. Arap olmayan Müslümanlar, özellikle erken dönemlerde, dini ve siyasi olarak ikinci kategori muamelesi gördüler. Bu zihniyet bugün tamamen ortadan kalkmış değildir; daha örtük, daha incelmiş biçimlerde yaşamaya devam ediyor.
Kutsal mekânların kontrolü bu algıyı daha da güçlendiriyor. “Dil bizde, metin bizde, mekân bizde, hatta kaynaklar bizde” söylemi, doğal olarak “liderlik de bizde olmalı” sonucuna bağlanıyor. Bu nedenle Arap dünyası, İslam liderliğini başka bir aktöre kolay kolay devretmez.
**
Türkiye zaman zaman en azından Sünni dünyanın liderliği için anılıyor. Bu sizce gerçekçi mi?
Hayır. Sokaktaki Müslüman nezdinde Cumhurbaşkanı’nın belirli bir itibarı olduğu doğru. Ancak bu, kurumsal ve siyasal liderliğe dönüşmez. Arap dünyası böyle bir liderliği kabul etmez. Arap olmayan Müslümanlar da tarihsel nedenlerle kuşkuyla yaklaşır.
Bu nedenle çok net söylüyorum: Türkiye’nin İslam dünyasının liderliğine oynaması, Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmaz. Tam tersine, kaybetmeye mahkûm bir stratejidir. Bu iddia Türkiye’yi gereksiz mezhepsel gerilimlerin, ideolojik çatışmaların ve jeopolitik sürtüşmelerin merkezine çeker. Batı’da ve diğer uluslararası platformlarda da Türkiye’ye kuşkuyla bakılmasına yol açar. Türkiye için doğru olan liderlik iddiası değil, model olma kapasitesidir.
**
Demografi ve ekonomi bu tabloyu nasıl etkiliyor?
Rakamlar çok öğretici. Müslümanların yalnızca yüzde 22’si Arap kökenli. En büyük Müslüman nüfus Güney Asya’da. Pakistan–Hindistan–Bangladeş hattında 600 milyonu aşkın Müslüman yaşıyor. Endonezya tek başına 275 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi. Afrika’da 500 milyondan fazla Müslüman var.
Ekonomik tablo daha da çarpıcı. İslam ülkeleri toplamda küresel ekonominin yalnızca yüzde 9’u civarında bir paya sahip. Buna karşılık dünya nüfusunun yüzde 25’i bu ülkelerde yaşıyor. Yüksek teknoloji, patent, yapay zekâ ve ileri sanayide İslam dünyasının payı yüzde 5’in altında. Bu ciddi bir yapısal soruna işaret ediyor. Bu bize şunu söylüyor: Nüfus tek başına güç değildir. Güç; eğitim, hukuk, teknoloji ve kurumsal kapasiteyle gelir.
**
İslam’ın terörle yan yana anılması konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu bilinçli bir karalama mı?
Evet, büyük ölçüde bilinçli. En vahşi terör örgütlerinden biri olan IŞİD’in başına “İslam Devleti” ifadesinin yerleştirilmesi başlı başına bir algı operasyonudur. Bu isim ilk günden sorgulanmalıydı. Ama sorgulanmadı; aksine yaygınlaştırıldı. “İslami terör”, “İslami cihat” gibi kavramlar bilinçli biçimde dolaşıma sokuldu. Dikkat edin: Kimse Yahudi terörü demiyor. Kimse Hristiyan terörü demiyor. Ama fail Müslüman ise, din özellikle vurgulanıyor. Bu dil masum değildir. Bu, İslam’ı bir inanç sistemi olmaktan çıkarıp bir güvenlik tehdidi çerçevesine hapsetmektir.
**
Bireyler böyle bir dünyada nasıl hareket etmeli?
Bu çağda inanç bireyin iç dünyasında güçlenebilir; ama siyasallaştığında zayıflar. İnsanlara söyleyeceğim şey basit ama zor: İnancı siyasetin aracı hâline getirmemek. Bilimle kavga etmeden, ahlakı merkeze alarak, başkasının hayatına ve inancına müdahale etmeden yaşamak mümkün. Bugün dünyada eksik olan din değil; adalet, liyakat ve dürüstlük.
**
Son olarak, bu dönemi tek cümleyle nasıl özetlersiniz?
Şöyle özetlerim: Din dünyayı yönetmek için değil, insanı ayakta tutmak için vardır. Dünya din savaşlarından, dinin siyasete ve şahsi menfaatlere araç edilmesinden çok çekti. Dinî değerlerin uhrevî misyonu çok kıymetlidir; öyle de kalmalıdır.