“Uyarılar zamanında alınmazsa, bedeli toplum öder.” Atatürk’e atfedilen söz farklı biçimlerde aktarılır ama özü nettir:
İran’daki her büyük sarsıntı, Türkiye’yi de ilgilendirir. Bu cümle bugün bir tarih alıntısı değil, açık bir uyarı olarak okunmalıdır. İran’a uzaktan bakıldığında güçlü bir devlet görülür.
Yaklaşıldığında ise yorgun bir toplum, bastırılmış itirazlar ve etikle çıkarın giderek yer değiştirdiği bir düzen çıkar karşımıza. Sorun nükleer programdan ibaret değildir.
Sorun yaptırımlar da değildir. Asıl sorun, gücün sorgulanamaz hâle gelmesidir. İran’da iç meseleler konuşulmasın diye dış tehditler sürekli canlı tutulur.
Ekonomik sıkıntılar dile getirildiğinde güvenlik dili yükselir. İtiraz edenler ya susturulur ya da “tehdit” olarak etiketlenir. Devlet sertleşirken, toplum yalnızlaşır.
Bu tabloyu okurken bir noktaya özellikle dikkat etmek gerekir: İran’daki her sorunu, ABD’nin —özellikle Trump döneminde belirginleşen— kuşatma ve baskı politikalarından bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Washington’un hedefi hiçbir zaman demokrasi olmadı; amaç, kontrol edilebilir kriz alanları yaratmaktı. Bu yüzden İran’ı konuşurken, ABD’ye tek bir cümleyle bile meşruiyet kazandıracak bir dile düşmemek şarttır.
Eleştiri, emperyal müdahalelerin aparatı hâline geldiği anda anlamını yitirir. Tam da bu noktada Venezuela örneği hatırlanmalıdır. Yıllar süren yaptırımlar ve dış baskılar, ülkenin iç sorunlarını çözmek yerine iktidarların eline “dış düşman” gerekçesi verdi.
Toplum yoksullaştı, etik değerler aşındı, hesap sorulamayan bir yapı kalıcılaştı. ABD demokrasi adına konuştu, ortaya ise yönetilebilir bir kaos çıktı.
İran için de benzer bir yolun taşları döşeniyor. Dışarıdan sıkıştırılan her rejim, içeride daha sertleşiyor.
Bu sertleşme ne toplumu güçlendiriyor ne de bölgeye istikrar getiriyor. Ve mesele burada tekrar bize dönüyor.
Dış tehdit söylemiyle iç sorunları ertelemek, kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Ama uzun vadede bedeli toplum öder. Kararlar alınır, sonuçlar yaşanır; sorumluluğun kime ait olduğu ise belirsizleşir.
İran, Venezuela ve benzeri örnekler bize şunu söylüyor: Sessizlik istikrar değildir. Bastırılan her itiraz, bir gün daha sert biçimde geri döner. İran öksürürse Türkiye’nin hapşırıp hapşırmayacağı, sınırların güvenliğiyle değil; etik, hukuk ve sorumlulukla kurulan bağın gücüyle ilgilidir.
Uyarılar zamanında dikkate alınırsa, kriz kader olmaz.
İran öksürürse…
İran öksürürse…
Paylaş: