Tarih duygusal değildir. Devletler de öyle. Bu cümleyi bir teori olarak değil, kırk yılı aşkın kişisel gözlemim olarak söylüyorum. 1980’lerin başında genç bir öğrenci olarak Londra’ya ilk geldiğimde, İngiltere hâlâ imparatorluk hafızasını taşıyan ama gücünün sınırlarını kabullenmeye başlamış bir ülkeydi. Margaret Thatcher dönemi… Sert, disiplinli, rekabetçi. Devlet aklı berraktı: Duygular değil çıkarlar. Yıllar içinde Londra’ya öğrenci olarak geldim, diplomat olarak döndüm, iş dünyasında çalıştım, yatırımcılarla masaya oturdum, savunma ve enerji projelerinde temaslar kurdum. Westminster koridorlarında siyasetçileri dinledim, City’de finans çevrelerinin nabzını tuttum. Şunu gördüm: İngiltere değişir ama hesap yapma biçimi değişmez. Bu ilişkiyi anlamak için bugüne değil, en az üç yüzyıl geriye bakmak gerekir.
Osmanlı: Sevgi değil denge
Britanya’nın Osmanlı’ya yaklaşımı hiçbir zaman romantik olmadı. 18. ve 19. yüzyıllarda Londra için mesele İstanbul’u korumak değildi; Rusya’yı sınırlamaktı. Hindistan yolu, Süveyş hattı, Doğu Akdeniz dengesi… İmparatorluğun atardamarlarıydı bunlar. Kırım Savaşı bir medeniyet ittifakı değil, saf bir denge siyasetiydi. Osmanlı, Britanya için bir tampondu. Gerekliydi, ama vazgeçilmez değildi. 1878’de Kıbrıs’ın Britanya idaresine geçmesi ve Osmanlı maliyesinin Düyun-u Umumiye aracılığıyla denetim altına alınması, desteğin bir bedeli olduğunu gösterdi. Londra, Osmanlı’yı kurtarmıyordu. Kendi küresel sistemini koruyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Devlet aklı duygusal değil, matematiksel çalışır.
Cumhuriyet: Tanıma ve enerji gerçeği
Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı çöktü. İstanbul işgal edildi. Ancak Anadolu’daki direniş yeni bir denge yarattı. Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti tanındı. Bu tanıma sürecinde Musul meselesi belirleyiciydi. Petrol çağının başladığı bir dönemde enerji jeopolitiğin merkezine yerleşmişti. Musul’un Türkiye dışında kalması yalnızca bir sınır tartışması değildi; enerji hesabıydı. İngiltere Türkiye’yi kabul etti ama çıkarlarını koruyarak. Türkiye bağımsızlığını pekiştirdi ama güç dengelerini hesaba katarak. Bugün enerji diplomasisi üzerine konuşurken, yüz yıl önceki bu hesapların aslında hiç bitmediğini görüyorum.
Soğuk Savaş: Aynı cephede ama farklı ağırlıkta
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel liderlik ABD’ye geçti. İngiltere artık bir imparatorluk değildi ama Atlantik sisteminin merkezinde kalmayı başardı. Türkiye NATO’ya katıldı ve güney kanadın kilit ülkesi oldu. Boğazlar, Karadeniz, Orta Doğu’ya komşuluk… Türkiye’nin jeopolitik konumu stratejik değer üretti. İngiltere’nin Avrupa içinde Türkiye’ye görece sıcak yaklaşımı da yine stratejik bir tercihti. Daha geniş bir Avrupa, Brüksel’in aşırı merkezileşmesini dengeleyebilirdi. Bu dönemi hem Ankara’dan hem Londra’dan gözlemleme imkânım oldu. Şunu net gördüm: Kimse kimseyi sevdiği için desteklemiyordu. Herkes denge ve menfaat arıyordu.
Brexit: Yeni bir sayfa mı?
Brexit İngiltere için bir kopuştu ama aynı zamanda bir arayıştı. Avrupa Birliği’nin dışına çıkan Londra, esnek ve ikili anlaşmalara dayalı bir ticaret mimarisi kurmak zorundaydı. Türkiye ile Serbest Ticaret Anlaşması’nın hızla imzalanması tesadüf değildi. Bugün iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 22 milyar dolar. Türkiye otomotivden tekstile, makineden beyaz eşyaya güçlü bir ihracat performansı gösteriyor. İngiltere ise finansal hizmetler, ilaç ve yüksek teknoloji ürünlerinde öne çıkıyor. Türkiye’de faaliyet gösteren üç bini aşkın İngiliz şirketi var. Doğrudan yatırımlar 13 milyar doların üzerinde. Bu rakamlar diplomatik söylemin ötesinde bir ekonomik gerçekliğe işaret ediyor.
Savunma ve enerji: Yeni stratejik alanlar
Savunma sanayi iş birliği bugün ilişkinin en stratejik boyutlarından biri. Eurofighter süreci yalnızca bir uçak meselesi değil; teknoloji, üretim zinciri ve güven inşası meselesi. Türkiye son yıllarda savunma alanında ciddi bir kapasite geliştirdi. İngiltere ise havacılık ve ileri mühendislikte güçlü. Eğer bu iki kapasite doğru birleşirse, alıcı-satıcı ilişkisinden çok daha ileri bir ortaklık doğabilir. Enerji alanında da tablo benzer. Türkiye bir enerji geçiş ve dağıtım merkezi haline geliyor. Azerbaycan bağlantılı hatlar, LNG altyapısı, Karadeniz dengesi… İngiltere için de Avrupa enerji güvenliği bağlamında önemli başlıklar. Enerji artık yalnızca ticaret değil, güvenlik meselesi.
ABD ve AB ile fark
ABD ile ilişkiler zaman zaman krizli ve hiyerarşik. AB ile ilişkiler normatif ve siyasi şartlara bağlı. İngiltere ise daha pragmatik, daha az ideolojik. Londra, Ankara’ya çoğu zaman bir “değerler tartışması” perspektifinden değil, bir “çıkar hesabı” perspektifinden bakıyor. Bu da ilişkiye bir tür stratejik sabır kazandırıyor.
Gelecek: Konum yetmez
Benim gördüğüm temel soru şu: Türkiye bu ilişkide yalnızca jeopolitik konum mu sunacak? Yoksa yüksek teknoloji, savunma üretimi, enerji dönüşümü ve finansal derinlik alanlarında eşit bir ortak mı olacak? Coğrafya bir avantajdır ama tek başına yeterli değildir. Güç üretim kapasitesiyle ölçülür. İngiltere de bir arayış içinde. Brexit sonrası küresel rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Türkiye ise çok yönlü bir dış politika ile manevra alanı açmaya çalışıyor. İki ülke de çok kutuplu bir dünyada konumlanmaya çalışıyor.
Hafıza, gerçekçilik ve kapasite
Üç yüzyıllık tarih bize şunu öğretiyor: İngiltere Osmanlı’nın yanında sevgiyle değil çıkarla durdu. Türkiye’yi Lozan’da duygusallıkla değil gerçekçilikle tanıdı. Soğuk Savaş’ta aynı blokta yer almak bir zorunluluktu. Bugün de tablo farklı değil. Tarih duygusal değildir. Devlet hafızası da değildir. Hem Ankara’dan hem Londra’dan baktığımda şunu görüyorum: İlişkilerin geleceği nostaljiye değil, karşılıklı stratejik fayda üretme kapasitesine bağlı. Güç retorikle değil üretimle, teknolojiyle, finansal derinlikle ölçülür. Ve muhtemelen önümüzdeki on yıl, son yüzyıldan daha belirleyici olacaktır.
İngiltere–Türkiye ilişkilerinin uzun hafızası: Tanıklığım
İngiltere–Türkiye ilişkilerinin uzun hafızası: Tanıklığım
Paylaş: