.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

İç Dünyamın Dengesinden Kim Sorumlu?

Okuma Süresi: 3 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
İç Dünyamın Dengesinden Kim Sorumlu?
İç Dünyamın Dengesinden Kim Sorumlu?
Paylaş:
Bir şişe gazlı içecek düşünün. Kapağı kapalı, kendi halinde dururken sistem dengededir. Şişeyi çalkaladığımda denge bozulur, gazın bir kısmı sıvıdan ayrılır, kabarcıklar oluşur, içerideki basınç artar. Eğer kapağı açarsam, kabarcıklar yukarı doğru kabarır, açmazsam zamanla sönümlenir. Her iki durumda da sistem dengeyi yeniden kurar: İlkinde bir miktar gaz kaybetme karşılığında daha hızlı olarak, ikincisindeyse basıncı bir süre içinde taşıma karşılığında daha yavaş... Her ikisinin de bedeli vardır, ama her koşulda tekrar bir denge hali oluşur.
Günlük işlerini yapan birini düşünün. Her şey kendi doğal rutininde akarken organizma dengededir. Sonra bir şey olur: Ağır bir eleştiriye maruz kalır, olumsuz bir haber alır, beklemediği bir haksızlığa uğrar… Denge bozulur, içeride basınç artar. Kalp hızlanır, kaslar gerilir, zihin senaryolar üretmeye başlar. Yukarıda söz edilen kapağı açma ya da açmama seçenekleri, insanın iç dünyasını dengeleme alışkanlıklarına dair bir şeyler hatırlatıyor olabilir mi?

Stres arttığında herkes -farkında olarak ya da olmayarak- iç dünyasını düzenlemeye çalışır. Dengeye dönüşün yolu ve bedeli değişkendir. Ama zorlanmalar karşısında verilen tepkilerin bir kısmı alışkanlık haline gelir. Ne yazık ki birçok alışkanlık doğru olduğu için değil, hemen basıncı düşürüp rahatlattığı için yerleşir. Zihin bu rahatlamayı ‘işe yarıyor’ olarak kaydettiğinde, benzer durumlarda aynı tepkiyi otomatik olarak devreye sokar. Artık bu tepkinin ‘neyin karşılığında işe yaradığı’ sorgulanmaz. Yani rahatlatan şeyin bedeli normalleşir.
Basıncı hemen düşüren alışkanlıkların bedelini sorgulamaya başlamak, yaşamdaki önemli dönemeçlerden biridir. Bunların karşılığı küslük, kopuş, yalnızlık olabileceği gibi, bazen insanın kendi değerleriyle çelişmesi ya da kendine olan saygısını kaybetmesi de olabilir. Örneğin, bizim için önemli olan bir ortamda, acımasız bir eleştiri aldığımızı hayal edelim. Eleştiride bulunan kişiye iğneleyici bir karşılık vererek haddini bildirdiğimizi varsayalım. Kapağı açıp iyi hissettirmeyenleri dışarı atarak hızlıca basıncı düşürdük diyelim. Eğer bu rahatlamanın bedeli benim anlayışımda, olmak istemediğim biri gibi davranmak ise değerlerimle çeliştim demektir. Kapağı açmamış olsaydım, hissettiklerimi bir süre içimde taşımam ve sönümlenmesi için farklı yollar denemem gerekecekti. Ancak eğer bu rahatlama bana ‘ne kadar iyi ettim’ dedirtiyorsa, olumsuz hisleri taşıyabilme konusunda biraz daha yol kat etmem gerektiğini düşünebilirim.

Öfkenin enerjisinin özgüvenle karıştırılması, günümüzde sıklıkla rastlanan yanılgılardan biridir. Tıpkı şişedeki kabarcıkların yukarı doğru kabarmasını güç olarak tanımlayamayacağımız gibi, birinin diklenmesini de özgüven sayamayız. Karşıdakinin tarzını aşağılayıcı buluyorsak, sağlıklı sınır koyabilmek için, kullanılan üslubu iletişime devam etmek için uygun bulmadığımızı bildirmemiz yeterlidir. Ama bildirmek istediğimiz şey karşıdakinin haddi ise ‘sen kim oluyorsun’ tarzını yansıtan bir yaklaşımı tercih edebiliriz. Üstelik bu tarzı saygınlığımızı savunmak gibi de görebiliriz. Ama çoğunlukla savunmaya çalıştığımız şey incinmiş benliğimizdir.
Dengemizi bozan şeye öfkelenebiliriz. Ama dengeye yeniden kavuşmanın en iyi yolunu öfkeyi dışarı atmak olarak zihnimizde kodlarsak, hızlı ve kısa süreli rahatlamalara alışırız. Bu alışkanlığın bedeliyse olumsuz duygulara temas edememek olur. Bu büyük bir kayıptır. Çünkü olumsuzdan bir an önce kurtulma isteği, yaş almış bireylerin duygusal olgunluktan mahrum kalmalarının en önemli nedenlerinden biridir. Zorlayıcı şeylerle bir miktar vakit geçirmeden iç dünyayı dengeleme sorumluluğunun -her koşulda- kime ait olduğunu anlamak mümkün değildir.