.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Hüseyin Özer’in sessiz gastro-diplomasisi

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Hüseyin Özer’in sessiz gastro-diplomasisi
Hüseyin Özer’in sessiz gastro-diplomasisi
Paylaş:
Bazı insanlar ülkelerini resmi bir unvanla temsil etmez. Ne diplomat rozetleri vardır yakalarında ne de devlet törenlerinde protokol sıralarında yer alırlar. Ama yine de bir ülkenin görünmeyen yüzünü, karakterini ve itibarını onlar taşır. Üstelik bunu kürsülerde konuşarak değil, sofraya bir tabak koyarak yaparlar. Bir mezeyle, bir servis adabıyla, bir bakışla… Hayatının önemli bir bölümünü diplomasi, uluslararası kurumlar ve müzakere masalarında geçirmiş biri olarak şunu çok iyi biliyorum: Siyasetin en sert duvarlarının, en kalın önyargılarının bile bazen sıcak bir sofrada inceldiğini görürsünüz. İşte Hüseyin Özer’in hikâyesi tam da burada başlıyor. Onun hikâyesi yalnızca klasik bir göçmen başarı anlatısı değildir. Bu, sessiz ama etkili bir “gastro-diplomasi” hikâyesidir. Hüseyin’i Mülkiye’den sonra London School of Economics’te yüksek lisans yapmak üzere Londra’ya geldiğim 1983 yılından beri tanıyorum. Aradan geçen 40 yılı aşkın sürede yalnızca bir restoran girişimcisinin yükselişine değil, bir insanın nasıl bir kültür taşıyıcısına dönüşebildiğine de tanıklık ettim.

Algıyı değiştirmek
1980’lerin Londra’sını hatırlıyorum. Türk mutfağı vardı ama Türk mutfağının itibarı yoktu. “Türk restoranı” dendiğinde akla çoğu zaman kebapçı veya dönerci gelirdi. Bu işletmelerin çoğu da gastronomi vizyonuyla değil, hayatın zorunluluklarıyla ortaya çıkmış yerlerdi. Oysa Anadolu mutfağı ve Osmanlı gastronomi mirası binlerce yıllık bir medeniyet birikimidir. Ama mutfağın kendisi ne kadar zengin olursa olsun, algı zayıfsa değer görünmez kalır. Ekonomide de diplomaside de algı en zor değişen şeydir. Hüseyin Özer’in farkı tam burada ortaya çıktı. O yalnızca yemek satmadı. Bir kültür sundu. Bir sofra adabı sundu. Bir hikâye sundu. Uzun yıllar boyunca İngiltere’de Türk mutfağının en ciddi temsilcilerinden biri oldu. Daha sonra yeni nesil Türk restoranları açılmaya başladı. Bir kısmı onun yanında yetişmiş şeflerdi. Onları rakip olarak görmedi. Tam tersine gururla sahiplendi. “Ne kadar çok kaliteli Türk restoranı açılırsa benim için o kadar iyi.” Bu cümle bir işletmecinin değil, bir ekosistem kurucusunun cümlesidir.

Kömürlükten çıkan karakter
Hüseyin’in hikâyesi Tokat’ta başlıyor. Yoksulluk, kömürlükte geçirilen geceler, sert bir çocukluk… Sonra Ankara, İstanbul ve nihayet Londra. Bu hikâye defalarca anlatıldı. O da anlatmayı seviyor. Medyayla konuşmaktan, hikâyesinin yazılmasından hoşlanıyor. Bu çok insani. Ama benim ilgimi çeken tarafı başka. Yokluk genellikle iki karakter üretir. Ya öfke, ya omurga. Bazıları hayatın sertliğine kinle cevap verir. Bazıları ise karakterini güçlendirir. Hüseyin öfkeyi sevgiye dönüştürmüş nadir insanlardan biri. Bir gün şöyle dedi: “Sevgi de silahtır. Silah öldürür. Sevgi dönüştürür. Silahın mermisi biter. Sevginin mermisi bitmez.” Bu romantik bir söz gibi görünebilir. Ama aslında onun iş modelinin, insan ilişkilerinin ve dünya görüşünün özeti. Çünkü müşteri sadakati korkuyla kurulmaz. Çalışan bağlılığı baskıyla kurulmaz. İtibar reklamla kurulmaz. İtibar karakterle kurulur.

Mikro istikrar felsefesi
Doğum gününde Aynur’la birlikte onu Sofra’da ziyaret ettik. “Hiç kutlamam,” dedi. Sonra ekledi: “Yılbaşını da, doğum gününü de, Sevgililer Günü’nü de her gün biraz biraz kutlarım.” “Kutlamayı tek güne sıkıştırmayınca hayat hafifliyor.” Bu yalnızca romantik bir cümle değil. Bu bir liderlik felsefesi. Başarıyı tek bir büyük güne bağlamıyor. İstikrarı küçük ama sürekli adımlara yayıyor. Bugün birçok şirket ve girişim başarının tek bir büyük sıçramayla geleceğine inanıyor. Oysa gerçek başarı çoğu zaman yavaş ama sürekli ilerleyen bir ritimdir.

Hızlı dans eden çabuk yorulur
İş dünyasına geldiğimizde dili daha da netleşiyor. “Herkes hızlı dans etmek istiyorsa etsin. Ama hızlı dans eden çabuk yorulur.” Bu söz aslında modern finans dünyasına güçlü bir eleştiridir. Sonra o meşhur benzetmesini yapıyor: “Bir kuş kemiği kemirirken önce ölçer. Yutarsa çıkabilir mi? Sindirebilir mi? Ben de kıçıma göre kemiririm.” Kaba gibi görünse de son derece sofistike bir risk yönetimi yaklaşımı. Aşırı borç yok. Kontrol edemediği yatırımlar yok. Spekülatif finansal araçlara mesafe var. Kripto, hızlı zenginleşme hikâyeleri, balon ekonomileri… Hepsine mesafeli. “En iyi yatırım emlak,” diyor. Ama hemen ekliyor: “Yerini bileceksin.” Vergi vermeyi yük değil sistem içinde kalmanın güvencesi olarak görüyor. Bu yaklaşım Londra gibi finansın merkezinde bile şaşırtıcı derecede muhafazakâr. Ama sürdürülebilir.

Saldırılar ve dayanıklılık
Başarılı her göçmen gibi o da zaman zaman saldırılarla karşılaşmış. Üzerine çökmek isteyenler olmuş. Londra’nın parlak vitrinlerinin arkasında sert bir rekabet dünyası vardır. “Devletin adamı” diye yaftalayanlar bile olmuş. Ama o ne Türkiye’den kopmuş ne İngiltere’den. Bu tür saldırılar insanı ya sertleştirir ya bilgeleştirir. O ikinci yolu seçmiş. Bugün en güvendiği insanlardan biri Sofra’nın yöneticilerinden Sibel. Başarı yalnızca para kazanmak değildir. Doğru insanlarla güven ilişkisi kurabilmektir.

Tokat projesi: Kurum inşa etmek
Bugün Hüseyin’in en heyecanlı olduğu konu Tokat. Doğduğu şehirde tarihi bir Ermeni binasını satın almış. 1.000 metrekare kapalı alan, 500 metrekare bahçe. Orada bir gastronomi okulu kuruyor. Ama bu bir kurs değil. Bir ekol projesi. Anadolu’dan dünyaya aşçılar, restoran yöneticileri ve girişimciler yetiştirmek istiyor. “Tokat’ı da Londra’yı da aynı hikâyenin içinde tutmak istiyorum,” diyor. Hatta kırmızı bir double-decker otobüs ve telefon kulübeleriyle iki şehir arasında sembolik bağ kurma fikri var. Romantik mi? Evet. Ama aynı zamanda stratejik. Çünkü şehirler yalnızca altyapıyla değil, hikâyeyle sermaye çeker. Lyon gastronomiyle yükseldi. Bask bölgesi mutfakla marka oldu. Tokat neden olmasın?

Yüzde yüz Türk, Yüzde yüz İngiliz
Bir gün sordum: “Kendini daha çok Türk mü hissediyorsun, İngiliz mi?” Hiç düşünmeden cevap verdi: “Yüzde yüz Türk’üm.” Durdu. Sonra gülümsedi. “Yüzde yüz de İngiliz’im.” Bu göçmen kimliğinin en zor cümlesidir. Çoğu insan iki kimliği taşıyamaz. O iki kimliği köprüye dönüştürmüş. İngiliz siyasetinin her damarına temas etmiş. Muhafazakârlar, İşçi Partisi, Liberal Demokratlar… Hepsiyle ilişkisi var. Bu kolay değildir. Siyaset çoğu zaman çıkar üzerine kurulur. Onun farkı güven üretmesi.

Sofra diplomasisi
Diplomaside yıllarca gördüm: Resmî toplantılarda konuşulmayanlar yemek masasında konuşulur. Devlet masasında filtre vardır. Sofrada filtre düşer. Hüseyin’in anlattığına göre İsmail Cem ile George Papandreou ilk kez onun sofrasında bir araya geldi. AB sürecine dair bazı fikirler o masada filizlendi. Bir tabak yemek bazen bir anlaşmadan daha güçlü olabilir. Bugün gastronomi pek çok ülke için stratejik bir yumuşak güç aracı. Fransa bunu yıllardır yapıyor. Japonya yapıyor. İspanya yapıyor. Türkiye’nin yumuşak gücü yalnızca dizilerle, sporla veya savunma sanayiiyle büyümez. Mutfağıyla da büyür.


Kömürlükten kuruma
Hüseyin Özer’in hikâyesi bir restoran zinciri hikâyesi değil. Bir karakter hikâyesi. Bir sabır hikâyesi. Bir kurumsal miras hikâyesi. Kömürlükten çıkan bir çocuk… Öfkeyi sevgiye dönüştüren bir girişimci… Göçmenliği köprüye çeviren bir lider… Parayı araç olarak gören bir iş insanı… Tokat’ta bir okul kuran bir vizyoner… 77 yaşında hâlâ gençlerin ve ideallerinin peşinde. Bazı insanlar yaş aldıkça küçülmez. Büyür. Hüseyin Özer onlardan biri. Ve belki de gerçek yumuşak diplomasi tam olarak budur: Bir ülkeyi bağırarak değil, lezzetle, kaliteyle ve onurla temsil etmek.