Türkiye’yi dünya medeniyetinin kurucu ve ayrılmaz bir parçası olarak konumlayan; geçmişle gurur duyarken geleceğe kilitlenen, özellikle genç zihinlere hitap eden bu söyleşide Mehmet Öğütçü, tarih anlatımızı yeniden düşünmeye davet ediyor.
-Çok net bir çağrınız var: “Geçmişle kavga etmeyelim ama geçmişe de hapsolmayalım.” Neden böyle bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorsunuz?
Çünkü Türkiye artık yalnızca kendi içine konuşan bir ülke değil. Coğrafyası, tarihi, insan birikimi ve ekonomik potansiyeliyle dünya medeniyetinin ayrılmaz bir parçası. Biz ne Doğu’nun kenarında kalmış bir istisnayız ne de Batı’nın dışladığı bir ülke. İstesek de istemesek de bir merkez ülkeyiz. Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e uzanan çizgide Türkiye, küresel tarihin ve jeopolitiğin tam merkezinde yer aldı; bundan sonra da alacak. Ancak zihinsel olarak hâlâ şu sorulara sıkışıyoruz: “Kimi yendik, nasıl fethettik, niye denize döktük?” Oysa artık sormamız gereken soru şu olmalı: “Bugün dünyaya ne katıyoruz, neredeydik nereye geldik ve buradan sonra nereye gideceğiz?”
-Özellikle 29 Mayıs ve İstanbul’un fethi üzerinden geliştirdiğiniz “İstanbul Rönesansı” fikri epey tartışıldı. Bu fikrin özünde ne var?
Özünde çok basit ama derin bir düşünce var: Fetih bir başlangıçtır, nihai hedef değildir. Konstantinopolis alındığında Roma–Bizans medeniyetini temsil ediyordu. Mimari, şehircilik, bilim, hukuk ve dinî kurumlar bakımından ileri bir düzeydeydi; fakat aynı zamanda çöküşe doğru da hızla gidiyordu. Ayasofya bunun sembolüdür. Yalnızca bizim değil, insanlığın ortak mirasıdır. Fetihten tam 573 yıl sonra şu soruyu sormak zorundayız: Biz bu devraldığımız mirası ileri mi taşıdık, yoksa tüketip yıprattık mı? Bu soru ecdada saygısızlık değil; tam tersine sorumluluk duygusunun ifadesidir. Gerçek sahiplenme, “aldık” demekle değil; korumak, geliştirmek ve üzerine daha iyisini inşa ederek geleceğe aktarmakla olur. İstanbul bugün hâlâ muazzam bir potansiyele sahip, ancak bu potansiyel kendiliğinden korunmuyor. Bilinçli bir yenilenmeye, yani bir Rönesans’a ihtiyaç var.
-Bu noktada “İstanbul’a ihanet” gibi çok güçlü bir ifade de kullanıyorsunuz. Bu sertlik neden?
Çünkü mesele yüzeyselleştirilemeyecek kadar ciddi.
Bir şehri fethedip yüzyıllar sonra onu estetikten, şehircilikten, çevreden, kamusal akıldan mahrum bırakırsanız, buna başka ne denir? Ama şunu özellikle vurgulamak isterim: Bu söz geçmişe değil, bugünkü tercihlerimize yöneliktir.
Gerçek milliyetçilik, hatayı örtmek değil; onu düzeltme ve daha iyisini yapma cesaretini gösterebilmektir.
-Yakın tarih için de benzer bir yüzleşme çağrınız var. Özellikle İzmir ve Ege şehirleri üzerinden…
Evet, çünkü aynı zihinsel kilitlenme orada da var. 1922’de Yunan işgali sona erdi, topraklar geri alındı. Megali İdea boşa çıktı. Ardından, Milletler Cemiyeti gözetiminde, her iki taraf için de büyük acılar ve kayıplar yaratan mübadele süreci yaşandı. Bu, tarihsel olarak elbette bir başarıdır. Ama bir asır sonra hâlâ Ege’de hemen her kentte “düşmanı kovduk” temalı kurtuluş törenleriyle yetinmek, genç kuşaklara bir gelecek vizyonu sunmaz. Ege bir dönem ticaretin, zanaatın, mimarinin, gastronominin ve çok kültürlü yaşamın merkezlerindeydi. Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Bu şehirleri daha mı ileri taşıdık? Bu soru geçmişi inkâr etmek değil; ilerleme iradesi üretmektir. Düşman kovma anlatısı yerine artık dostluk, refah, güvenlik ve medeniyet temaları üzerine konuşmalıyız. Geçmişin nefretini her yıl yeniden üretmek için değil.
-“Genç zihinler” vurgunuz çok dikkat çekiyor. Neyi kastediyorsunuz?
Şunu kastediyorum: Bugün barışmaya, işbirliği yapmaya, ortak projeler geliştirmeye çalıştığımız ülkeleri çocuklarımıza hâlâ “ezelî düşman” olarak anlatırsak, geleceğin önünü kendi ellerimizle kapatırız. “Yunan gavuru” dili, Bizans’ı yalnızca düşman olarak kodlayan anlatılar, sürekli öfke üreten semboller… Bunlar güçlü toplumların dili değildir. Kısa vadede milliyetçi duyguları okşar ama uzun vadede zehirler. Gençlere şunu öğretmeliyiz: Evet, tarihimizde büyük mücadeleler verdik. Evet, başarılarımızla gurur duyalım. Ama bugünün dünyasında asıl güç, düşmanlık üretmek değil; rekabet ederken iş birliği kurabilmektir.
-Ermeni meselesi gibi çok hassas başlıklarda da benzer bir dil öneriyorsunuz. Bu zor bir alan…
Zor ama kaçınılmaz. Osmanlı’nın son döneminde, savaş koşullarında yaşananlar büyük bir insani trajedidir. Karşılıklı acılar yaşanmıştır. Bunu inkâr etmek ahlaki değildir. İhtilaflı olan rakamlar ve yorumlardır; acıların varlığı değil. Bu acıları sonsuz bir düşmanlık için mi, yoksa ortak bir gelecek kurmak için mi hatırlayacağız? Aklı başında hiçbir Ermeni de, hiçbir Türk de çocuklarına nefret miras bırakmak istemez. Güçlü toplumlar, geçmişin acılarını tanır; ama onların üzerine refah, güvenlik ve barış temelli bir gelecek inşa eder.
-Bu yaklaşım bazıları tarafından “milliyetçilikten uzaklaşma” olarak yorumlanıyor. Ne dersiniz?
Tam tersine. Asıl milliyetçilik budur. Milliyetçilik, sürekli geçmiş zaferleri tekrar etmek değildir. Milliyetçilik, miras aldığını ileri taşıyabilme kapasitesidir. Şehirleriyle, kurumlarıyla, insan kalitesiyle konuşan; dünya “şampiyonlar liginde” oynayan bir ülke olmaktır. Gerçek güç, geçmişte kimi yendiğimizden değil; bugün dünyayla nasıl bir ilişki kurabildiğimizden anlaşılır.
-Başka ülkeler bu zihinsel eşiği nasıl aşmış?
Almanya, II. Dünya Savaşı’nı askerî zafer anlatılarıyla değil; sorumluluk, yeniden inşa ve barış diliyle hatırlıyor. Fransa ve İngiltere, yüzyıllarca savaştıkları hâlde Verdun ve Normandiya’yı ortak barış hafızasının mekânları hâline getirdi. İspanya, iç savaşın yaralarını “kazanan–kaybeden” diliyle değil; toplumsal uzlaşıyla ele aldı. Geçmişe saplanıp kalanlar ise ne yazık ki hâlâ birbirleriyle didişiyor ve kendilerini tüketiyor.
-Son olarak… Ana mesajınız nedir?
Ana mesajım çok basit ama derin: Gelecek nesillere zehir tohumları değil, ufuk bırakmalıyız. Tarihi başarılarımızla gurur duyalım; ama orada durmayalım. Gerçek ilerleme, gerçek yenilenme—ister İstanbul için, ister İzmir için, ister Türkiye için olsun—renovasyonla, yani bilinçli bir yeniden inşa iradesiyle mümkündür. Türkiye’nin potansiyeli çok büyük.
Ama bu potansiyel, geçmişi sürekli tekrar ederek değil; dünya medeniyetinin aktif, özgüvenli ve kurucu bir parçası olduğumuzu hatırlayarak açığa çıkar. İhtiyacımız olan şey daha fazla öfke değil; daha fazla özgüven, daha fazla estetik ve daha büyük bir gelecek iddiası.
Fetihten Rönesans’a: Türkiye’nin Hafızayla Barışması Gerekiyor
Fetihten Rönesans’a: Türkiye’nin Hafızayla Barışması Gerekiyor
Paylaş: