İklim krizini hâlâ yalnızca bir çevre meselesi olarak görenler, geleceğin jeopolitiğini yanlış okuyor. Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31, iklim diplomasisini enerji, su, gıda, göç ve ulusal güvenlikle buluşturmak için önemli bir fırsat. Peki, Türkiye bu zirveyi kalıcı bir uluslararası girişime dönüştürebilir mi? Bir ülkenin güvenliğini yalnızca sınırlarına bakarak ölçemezsiniz. Tanklarının sayısını, savaş uçaklarının menzilini, donanmasının gücünü hesaplayabilirsiniz; ama barajlarındaki suyu, toprağının verimini, çiftçisinin geleceğini, şehirlerinin sıcağa ve sele dayanıklılığını hesaba katmıyorsanız güvenlik bilançosunun belki de en önemli kısmını eksik bırakıyorsunuz demektir. Yıllar boyunca diplomasi, enerji ve uluslararası iş dünyasının içinde çalışırken krizlerin çoğu zaman bir anda patlamadığını gördüm. Savaşın başlaması, petrol akışının kesilmesi veya finans piyasalarının çökmesi görünür andır. Asıl kırılganlık çok daha önce, kimsenin yeterince önemsemediği küçük işaretlerde birikir.
İklim değişikliği de böyle bir kriz. Üstelik artık yalnızca geleceğin değil, bugünün meselesi.
Kasım 2026'da Antalya'da yapılması planlanan COP31'i bu nedenle sıradan bir iklim zirvesi olarak görmüyorum. Türkiye açısından bu toplantı, iklim politikasını ulusal güvenlik, ekonomik rekabet ve bölgesel diplomasiyle yeniden ilişkilendirmek için tarihî bir fırsat olabilir.
Ancak bunun gerçekleşmesi, zirvenin sonunda yayımlanacak bildirilerden çok, masaya konulacak somut girişimlere bağlı.
COP31: İklim zirvesinden yeni bir güvenlik mimarisine
Antalya'da 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenecek COP31, Türkiye'nin ev sahipliğinde ve Avustralya'nın müzakerelere başkanlık ettiği bir ortaklık çerçevesinde gerçekleşecek. Bu düzenleme başlı başına ilginç: Akdeniz'in önemli bir ülkesi ile Pasifik'in güçlü bir aktörü, iklim değişikliğinin farklı coğrafyalarda yarattığı ortak tehditleri aynı masaya taşıyacak.
Türkiye'nin COP31 Başkanı Murat Kurum'un geçtiğimiz günlerde Fiji'de yaptığı açıklamalarda iklim değişikliğini bir varoluş meselesi olarak nitelendirmesi ve Pasifik ada ülkelerinin kırılganlığına dikkat çekmesi önemliydi. Ancak bu yaklaşımın gerçek sınavı, Antalya'da ne kadar yeni finansman, teknoloji ve uygulanabilir proje üretilebileceği olacak.
Rakamlar bize ne söylüyor?
Dünya Meteoroloji Örgütü'nün Mart 2026'da yayımladığı rapora göre 2015–2025 dönemi, kayıtlardaki en sıcak 11 yılı oluşturdu. 2025'te küresel ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemin yaklaşık 1,43 derece üzerindeydi. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2024 yılında yaklaşık 2,2 milyar insan güvenli biçimde yönetilen içme suyu hizmetlerinden yoksundu. FAO'nun 2025 raporuna göre ise 2024'te yaklaşık 673 milyon insan açlıkla karşı karşıyaydı.
Bu üç rakamı yan yana koyduğumuzda iklim değişikliğinin yalnızca atmosferdeki karbondioksit yoğunluğundan ibaret olmadığını daha iyi anlıyoruz. Mesele, insanların günlük hayatının güvenliği. Bir başka ifadeyle, iklim politikası artık ekonomi, kalkınma, diplomasi ve ulusal güvenlik politikasının ayrılmaz parçası.
Su ve gıda, yeni jeopolitiğin merkezinde
Nil üzerindeki Büyük Etiyopya Rönesans Barajı, Etiyopya için elektrik üretimi ve kalkınma imkânı yaratırken Mısır ve Sudan açısından su güvenliği tartışmalarını gündeme getiriyor. Fırat ve Dicle ise Türkiye, Suriye ve Irak arasında yalnızca su miktarlarının değil, tarımsal verimliliğin, kuraklık yönetiminin ve karşılıklı güvenin de konusu.
Su kıtlığının kaçınılmaz olarak savaşa yol açacağını düşünmüyorum. Hatta ortak su kaynakları, doğru yönetildiğinde iş birliğinin en güçlü gerekçelerinden biri olabilir. Bunun için güvenilir ölçüm, düzenli veri paylaşımı, ortak havza planlaması ve kuraklık dönemlerinde önceden kabul edilmiş işletme kuralları gerekiyor.
Gıda güvenliğinde de benzer bir durum var. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrasında Karadeniz tahıl ticaretinin uğradığı kesintiler, bir bölgesel savaşın Afrika'daki veya Orta Doğu'daki bir ailenin ekmek fiyatına kadar uzanabileceğini gösterdi. Türkiye'nin 2022'de Karadeniz Tahıl Girişimi'nde üstlendiği diplomatik rol, gıda güvenliğinin uluslararası ilişkilerde ne kadar somut bir iş birliği alanı olabileceğini ortaya koydu.
COP31'in resmî eylem gündeminde gıda güvenliği, su-iklim-gıda ilişkisi, iklime dayanıklı tarım, kadın çiftçilerin finansmana erişimi ve gençlerin katılımı zaten bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye'nin bu konuları zirvenin merkezine taşıması mevcut gündemle de örtüşüyor.
Ege'nin zeytin ağaçlarından öğrendiğim
Uluslararası enerji piyasalarında, devlet kurumlarında ve şirket yönetim kurullarında yıllarca büyük yatırımların, milyarlarca dolarlık projelerin ve uzun vadeli stratejilerin tartışıldığı toplantılara katıldım. Ama sürdürülebilirliğin anlamını bazen Çeşme, Urla ve Karaburun'daki zeytin ağaçlarımız bana daha sade biçimde anlatıyor. Eşimle ilgilendiğimiz zeytinliklerde bir ağacın sağlıklı ürün vermesi için yalnızca güneşin ve toprağın yeterli olmadığını gördük. Budama, bakım, su, doğru hasat zamanı, toprağın korunması ve yıllar boyunca devam eden emek gerekiyor.
Ayn'Urla adını verdiğimiz zeytinyağımızı büyük bir ticari girişim olarak değil, doğanın bize sunduğunu sevdiklerimizle ve ihtiyaç duyanlarla paylaşmanın bir yolu olarak görüyoruz.
Üstelik bu uğraşın ekonomik hesabını yaptığınızda çoğu zaman kâr değil, maliyet çıkıyor.
Yine de devam ediyoruz. Çünkü bazı şeylerin değeri yalnızca piyasa fiyatıyla ölçülemez.
Bir zeytin ağacının bugünkü hasadı kadar, gelecek yıl ve on yıl sonra da ürün verebilmesi önemli. Bir ülkenin kalkınması da böyle. Bugün büyüme sağlarken yarının su kaynaklarını, tarım topraklarını ve insan sermayesini tüketiyorsanız, gerçekte zenginleşmiyor; geleceğinizden borç alıyorsunuz. İşte COP31'in tartışması gereken temel meselelerden biri de bu: Büyümeyi durdurmadan, büyümenin dayandığı doğal sermayeyi nasıl koruyacağız?
Türkiye'nin önünde beş somut fırsat
Antalya zirvesinden yalnızca güzel konuşmalarla ayrılmak yerine, Türkiye'nin uluslararası ortaklarıyla birlikte beş alanda kalıcı sonuç üretmesini öneriyorum. Birincisi, Akdeniz–Orta Doğu Su ve İklim Dayanıklılığı Girişimi. Türkiye, Avrupa Birliği, Körfez ülkeleri, Irak, Suriye ve Kuzey Afrika'dan ortaklarla kuraklık erken uyarısı, su verimliliği, havza yönetimi ve tarımsal teknoloji konularında ortak bir platform geliştirebilir. Nil ve Fırat-Dicle gibi farklı havzaların deneyimleri, ülkelerin egemenlik haklarına saygı gösteren teknik iş birliğiyle paylaşılabilir.
İkincisi, iklime dayanıklı tarım için finansman. Çiftçinin damla sulamaya, kuraklığa dayanıklı ürünlere, dijital tarıma ve modern depolamaya erişebilmesi için uygun maliyetli kredi ve sigorta mekanizmaları oluşturulmalı. Türkiye, Avrupa finans kuruluşları ve Körfez sermayesini aynı projelerde buluşturabilir.
Üçüncüsü, şehirlerin dayanıklılığı. İstanbul, Antalya, İzmir ve diğer büyük şehirlerde sel, aşırı sıcak, su kesintisi ve enerji altyapısı riskleri birlikte değerlendirilmeli. Sadece yeni bina yapmak değil, mevcut şehirleri yaşanabilir ve güvenli hâle getirmek esas alınmalı.
Dördüncüsü, enerji-su-gıda planlamasının bütünleştirilmesi. Kuraklığın hidroelektrik üretimini, aşırı sıcakların elektrik talebini ve enerji fiyatlarının gübre maliyetlerini nasıl etkilediğini tek bir stratejik çerçevede değerlendiren, kamu kurumları arasında veri paylaşımına dayalı bir yapı kurulmalı.
Beşincisi, Antalya'dan 2030'a uzanan ölçülebilir bir uygulama programı. Kaç hektar tarım arazisinde su tasarrufu sağlandığı, kaç şehirde iklim risk haritası tamamlandığı, ne kadar finansmanın gerçek projelere dönüştüğü ve kaç çiftçinin desteklendiği her yıl kamuoyuna açıklanmalı. Böylece COP31, iki haftalık bir uluslararası toplantı olmaktan çıkıp yıllara yayılan bir uygulama programının başlangıcı olabilir.
İklim diplomasisinde güvenilirlik önce evde başlar
Burada Türkiye açısından rahatsız edici ama gerekli bir gerçeği de söylemeliyim. Uluslararası iklim liderliği iddiası, yalnızca başkalarına öneriler sunarak inandırıcı hâle gelmez. Kendi şehirlerimizin, sanayimizin, enerji sistemimizin ve atık yönetimimizin de aynı ölçütlerle değerlendirilmesi gerekir. Nitekim COP31 öncesinde Türkiye'deki bazı atık depolama alanlarından kaynaklanan yüksek metan salımları uluslararası basında eleştiri konusu oldu. Bu iddialar, şeffaf ölçüm ve etkili atık yönetiminin neden önemli olduğunu hatırlatıyor. Kömür bağımlılığını azaltmak, temiz elektrik üretimini artırmak, sanayide verimliliği yükseltmek ve metan salımlarını kontrol etmek kolay meseleler değil. Ekonomik maliyetleri ve toplumsal etkileri var. Ama gerçek liderlik, zor konuları ertelemek değil, uygulanabilir ve adil bir dönüşüm programı ortaya koymaktır. İklim politikası ile kalkınma arasında mutlak bir karşıtlık kurmak da yanlış. Doğru tasarlanmış yatırımlar daha temiz enerji, daha verimli sanayi, daha düşük kaynak kaybı ve yeni istihdam fırsatları yaratabilir. Bunun için slogan değil, finansman ve kurumsal kapasite gerekiyor.
COP31'den sonra dünya nereye gidecek?
2050'ye doğru ilerlerken ülkelerin güvenliğini değerlendirmek için yeni bir gösterge setine ihtiyacımız olacak. Askerî güç ve ekonomik büyüklük önemini koruyacak. Ancak su stresi, tarımsal üretkenlik, enerji sistemlerinin dayanıklılığı, şehirlerin afetlere hazırlığı, sağlık kapasitesi ve toplumsal güven de ülkelerin gerçek gücünü belirleyecek.
Benim öngörüm, önümüzdeki çeyrek yüzyılda en başarılı ülkelerin yalnızca en zengin doğal kaynaklara sahip olanlar değil, kaynaklarını en akıllıca yöneten, bilimsel bilgiyi uygulamaya dönüştüren ve toplumlarına uzun vadeli güven verebilen ülkeler olacağı yönünde.
İklim değişikliği tek başına savaşların nedeni olmayabilir; ancak ekonomik eşitsizlikler, zayıf kurumlar, siyasi çatışmalar ve kaynak baskılarıyla birleştiğinde mevcut krizleri ağırlaştırabilir. Buna karşılık ortak su yönetimi, temiz enerji yatırımları ve gıda ticareti ülkeler arasında yeni iş birliği alanları da açabilir. Bu yüzden Antalya'da yalnızca iklimin tehlikelerini değil, iklim diplomasisinin barışa ve kalkınmaya nasıl hizmet edebileceğini de konuşmalıyız.
Son söz: Antalya'da geleceğin güvenliğini konuşalım
Bir gün gelecek, devletlerin başarısını yalnızca kaç kilometre yol yaptıkları, kaç milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdikleri veya ne kadar askerî kapasiteye sahip olduklarıyla değerlendirmeyeceğiz. Çocuklarının temiz su içip içemediğine, çiftçilerinin üretime devam edip edemediğine, şehirlerinin felaketler karşısında ayakta kalıp kalamadığına ve doğayı tüketmeden refah yaratıp yaratamadıklarına da bakacağız. Gelecek kuşakların bugün masada sandalyesi yok. Oy kullanamıyor, bütçe müzakerelerine katılamıyor, uluslararası anlaşmaları imzalayamıyorlar. Ama bugün verdiğimiz kararların sonuçlarını onlar yaşayacak. COP31, Türkiye'ye bu sessiz kuşakların çıkarlarını uluslararası gündemin merkezine taşıma fırsatı veriyor. Antalya'dan çıkacak en değerli sonuç, bir bildirinin kaç sayfa olduğu değil, kaç insanın hayatını daha güvenli hâle getireceği olacaktır. Çünkü geleceğin büyük güçleri yalnızca dünyayı yönetebilenler değil, yaşanabilir bir dünyayı koruyabilenler olacak. Ve belki de asıl güvenlik sorusu artık şudur: Bir ülkeyi dışarıdan gelecek tehditlere karşı koruyabiliriz; peki, kendi ihmallerimizin gelecek kuşaklara vereceği zarardan nasıl koruyacağız?
Dünyanın yeni güvenlik haritası: İklim, su, gıda ve COP31
Dünyanın yeni güvenlik haritası: İklim, su, gıda ve COP31
Paylaş: