.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Çevrelenen Türkiye Algısı ve Bunu Tersine Çevirmenin Yolu

Okuma Süresi: 7 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Çevrelenen Türkiye Algısı ve Bunu Tersine Çevirmenin Yolu
Çevrelenen Türkiye Algısı ve Bunu Tersine Çevirmenin Yolu
Paylaş:
Asıl tehlike klasik anlamda bir “askerî kuşatma” değil; Türkiye’nin stratejik manevra alanının daraldığına dair oluşan algıdır. Uluslararası siyasette ülkeler çoğu zaman gerçekten zayıf oldukları için değil, zayıf göründükleri için test edilir. Bugün Gazze’den Suriye’ye, İran’dan Ukrayna’ya, Kafkasya’dan Ege’ye kadar aynı anda çok sayıda dosyayla meşgul olan bir Türkiye var. Bu tablo bazı başkentlerde “Türkiye yorgun, ekonomisi kırılgan, diplomatik olarak yalnız” kanaatini besliyor. Bu kanaat güçlenirse caydırıcılık aşınır; çünkü caydırıcılık sadece kapasite değil, kapasitenin algılanma biçimidir. Türkiye’nin sorunu güçsüzlük değil; gücünü tutarlı bir stratejik anlatıya dönüştürememesi ve çok cepheli baskıyı “oyun kurucu” bir dile çevirmekte zaman zaman gecikmesidir. Dolayısıyla “çevrelenme” dediğimiz şey, fiilî mevzilenmeler kadar, o mevzilenmelerin psikolojik etkisiyle şekilleniyor.
***
Doğu Akdeniz ve Ege merkezli yeni güvenlik mimarisi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
Son on yılda Yunanistan, İsrail, ABD, Fransa ekseninde giderek kurumsallaşan bir güvenlik hattı görüyoruz. Bu hat doğrudan çatışma için kurulmuş bir saldırı düzeni olmak zorunda değil; fakat kriz anında Türkiye’nin seçeneklerini daraltan, diplomatik alanını sınırlayan, “maliyet yükseltici” bir mimari olarak çalışıyor.
Bu mimarinin iki yeni boyutu var. Birincisi, Yunanistan, İsrail savunma işbirliğinin daha görünür ve teknoloji odaklı hale gelmesi. Örneğin henüz bu hafta Atina’nın İsrail’le anti drone sistemleri ve siber güvenlik alanlarında işbirliğini büyütme niyetini kamuoyuna açık şekilde ilan etmesi, özellikle Ege ve Doğu Akdeniz’de yeni bir “hibrit caydırıcılık” katmanı yaratıyor. 
İkincisi, Yunanistan, İsrail, Kıbrıs üçgeninin 2026’da ortak tatbikat ve operasyonel koordinasyonu artırma yönünde somut adımlar atması. Bu yöndeki açıklamalar, teknik mutabakatlar ve tatbikat planları “ortak güvenlik dili”nin artık rutinleştiğini gösteriyor.
Türkiye açısından mesele şudur: Bu yapıların hedefi “Türkiye ile savaşmak” değil; Türkiye’yi krizlerde daha temkinli, daha çekingen davranmaya iten bir psikoloji oluşturmaktır. Yani sahadaki mevzilenme kadar, o mevzilenmenin zihinlerde ürettiği baskı önemlidir.
***
12 Mil: Hukuk dosyası değil, psikolojik eşik
Yunanistan’ın 12 mil hedefi hâlâ gerçek bir risk mi?
Evet, çünkü Yunanistan bu konuyu askeri değil, psikolojik ve diplomatik zemin olgunlaştırma stratejisiyle yürütüyor. 1995’te TBMM’nin aldığı karar elbette caydırıcılığın hukuki, siyasi temelidir; ama tek başına kâğıt üzerindeki karar caydırıcılık üretmez. Caydırıcılık, karşı tarafa “bu eşiği geçersen, sonuçları yönetemezsin” duygusunu hissettirdiğinizde çalışır.
Atina, AB üyeliğini, ABD ile askeri entegrasyonunu ve İsrail’le güvenlik ortaklığını bir kaldıraç olarak kullanıyor. Üstelik İsrail’den alınan roket sistemleri ve “hava savunma kubbesi” gibi projeler, Ege’de sadece deniz değil, hava, uzay ve dron katmanını da oyun alanına ekliyor. 
Ama şu unutulmamalı: Ege’de statükonun tek taraflı zorlanması, yalnız Türkiye’yi değil NATO’nun güney kanadının bütünlüğünü de sarsar. İttifakın iç dengesi, iki müttefikin krizinin tırmanmasıyla zayıflar. Bu nedenle Türkiye’nin dili “hamaset” değil; sakin ama net bir hukuk ve denge dili olmalı.
***
Kıbrıs: Ada değil, platform
Kıbrıs bu denklemin neresinde duruyor?
Kıbrıs Doğu Akdeniz’in kilididir. Bugün adanın etrafındaki enerji hatları, deniz yetki alanları, askeri üsler ve istihbarat ağları Kıbrıs’ı bir “ada” olmaktan çıkarıp jeopolitik platform haline getirdi. Burada “en son gelişmeler” de önemli. Güney Kıbrıs’ın Fransa ile Aralık 2025’te imzaladığı Stratejik Ortaklık ve savunma işbirliği boyutları, adanın Avrupa’nın şekillenmekte olan güvenlik mimarisinde daha merkezi rol aradığını gösteriyor. 
Türkiye açısından doğru okuma şudur: Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin dışlandığı hiçbir enerji ve güvenlik mimarisi sürdürülebilir değildir. Bu coğrafyanın jeolojisi de, ekonomisi de bunu dayatır. Ancak sürdürülemez olanın kendiliğinden çökmesini beklemek strateji değildir. Türkiye, Kıbrıs’ta “savunma refleksi” ile yetinemez; diplomatik taarruz dediğim, hukuki, ekonomik ve enerji boyutlarını bir araya getiren sürekli bir uluslararası anlatı kurmalıdır.
***
ABD’nin Ege ve Doğu Akdeniz varlığı
ABD’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de artan askeri varlığı ne anlama geliyor?
ABD’nin Yunanistan’da Souda/Dedeağaç gibi noktalarda daha derin kapasite kullanması, elbette Rusya’nın Karadeniz ve Balkanlar üzerindeki etkisine karşı bir lojistik planlamadır. Ancak mesele sadece Rusya değil. Washington, Doğu Akdeniz’i artık enerji, deniz güvenliği, İsrail’in güvenliği ve kriz yönetimi açısından tek bir bütün olarak okuyor. Bu tabloda Türkiye’nin “denge” rolü kıymetli; fakat Türkiye’nin dışlandığı bir düzen kurmak isteyenlerin elinde, ABD varlığı bir kaldıraç olarak kullanılabiliyor.
Bu yüzden Ankara açısından hedef “ABD ile karşı karşıya gelmek” değil; bu mimarinin Türkiye’yi dışlayan kalıcı bir güvenlik düzenine dönüşmesini engellemektir. Bunun yolu da sadece askeri değil: enerji diplomasisi, tedarik zinciri dili, NATO içi rol, Karadeniz’de Montrö’nün sağladığı denge… Hepsi aynı stratejik çerçevede konuşulmalı.
***
İsrail ile ilişkiler bu stratejik denklemde nasıl okunmalı?
İsrail, Doğu Akdeniz’in askeri ve teknolojik gücüdür. Türkiye için İsrail’le ilişki sadece siyasi bir “kriz dosyası” değil; aynı zamanda bölgesel denge dosyasıdır. Yunanistan, İsrail yakınlaşmasının temelinde, Türkiye’yi dengeleme motivasyonu da vardır ve son haftalarda savunma-teknoloji eksenindeki işbirliği bunu daha görünür kılıyor. 
Bu nedenle Ankara, Tel Aviv’le ilişkilerini yalnız “kriz yönetimi” düzleminde değil, “bölgesel denge kurma” perspektifiyle ele almak zorunda. Enerji, savunma teknolojisi ve istihbarat gibi alanlarda diyalog kanallarının açık tutulması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de “merkez ülke” iddiasını güçlendirir.
***
Suriye’de yeni dönem
Suriye dosyası “çevrelenme algısı”nın neresinde? En son gelişmeler ne söylüyor?
Suriye artık Türkiye’nin sadece sınır güvenliği meselesi değil; aynı zamanda Ege–Doğu Akdeniz’le birleşen daha geniş bir stratejik resmin parçası. Çünkü büyük güçler aynı anda birkaç cephede “aşındırma” stratejisi uygular. Türkiye’ye yönelik testler de çoğu zaman böyle çok katmanlı gelir.
En son gelişmeler çok kritik: Suriye’de yeni yönetim ile SDG arasında entegrasyon ve yetki devri çerçevesinde bir mutabakat/ateşkes sürecinin konuşulduğunu görüyoruz; sahada ise cezaevi kaçışları, kamp yönetimi krizi ve güvenlik boşluğu gibi riskler büyüyor. Bu, bir yandan Türkiye’nin sınır hattında “terör barınmasın” hedefini güçlendirebilir; diğer yandan kontrolsüz geçişler, radikalleşme ve yeni güç dengeleri üzerinden yeni kırılganlıklar üretebilir. 
Türkiye açısından üç risk var:
1. SDG’nin tasfiye/entegrasyon süreci uzarsa, belirsizlik uzar.
2. Entegrasyon sert ve intikamcı bir dille yürütülürse, sınır hattında yeni insani ve güvenlik dalgaları oluşur.
3.  ISİD mahkûmları ve kamplar üzerinden yaşanacak zafiyet, Türkiye dahil tüm bölge için asimetik tehdit üretir. 
Bu yüzden Türkiye’nin pozisyonu, “bir tarafı destekleyip diğerini ezmek” gibi basit bir dile sıkışmamalı. Ankara’nın çıkarı: sınır güvenliği, terör tehdidinin kalıcı biçimde tasfiyesi, göç baskısının yönetilmesi ve Suriye’nin parçalanmasını teşvik eden adımların engellenmesidir. Bu hedefler “soğuk devlet aklı”yla ve sahadaki gerçekliği okuyarak takip edilmeli.
***
Montrö’nün değeri artıyor
Karadeniz güvenlik mimarisi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
Karadeniz’de Türkiye’nin en stratejik kozu Montrö rejimidir. Ukrayna savaşıyla birlikte Montrö’nün sağladığı denge, hem Rusya’nın hareket alanını sınırladı hem de NATO’nun Karadeniz’i “yüksek yoğunluklu” bir askeri sahaya çevirmesini engelleyerek tırmanmayı kontrol etti. Bu nedenle Karadeniz’de denge, büyük ölçüde Ankara’nın hukuk temelli stratejik sabrı sayesinde yürüdü.
Bugün Karadeniz’de en kritik mesele, savaşın dalgalarının hibrit biçimde yayılması: Dron olayları, siber saldırılar, kritik altyapı riskleri, ticaret rotalarının kırılganlığı. Türkiye’nin Karadeniz stratejisi, yalnız donanma değil, enerji güvenliği, tahıl ticareti, boğazlar rejimi ve diplomasiyle birlikte düşünülmeli.
***
AB: Ekonomik dev, politik cüce mi?
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı “çevrelenme” algısında nasıl bir rol oynuyor?
AB hâlâ büyük bir ekonomik güç; ama dış politika ve güvenlikte parçalı. Bu ikircikli yapı, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın tezlerini Brüksel’de daha rahat dolaşıma sokmasına imkân tanıyor. Öte yandan AB; göç, enerji güvenliği, tedarik zincirleri ve savunma açısından Türkiye’ye muhtaç. Bu “muhtaçlık–mesafe” ikilemi, Türkiye’nin doğru bir çıkar diliyle yönetmesi gereken bir alan.
Türkiye’nin yapması gereken, AB’ye duygusal tepkiler değil, somut çıkarlar üzerinden konuşmak: enerji arz güvenliği, Doğu Akdeniz deniz güvenliği, Karadeniz istikrarı, Orta Koridor, göç yönetimi… Türkiye bu başlıklarda “olmazsa olmaz” rolünü anlatabildiği ölçüde “çevrelenen ülke” değil “denge üreten ortak” olarak görülür.
***
Türkiye’nin askeri gücü var, ama algı yönetimi zayıf
Türkiye’nin askeri gücü hâlâ caydırıcı mı?
Kesinlikle. Türkiye’nin ordusu, savunma sanayi kabiliyetleri, operasyonel tecrübesi küçümsenemez. Ancak caydırıcılık sadece tank, top, uçak sayısı değildir; stratejik iletişim, ittifak yönetimi ve ekonomiyle desteklenmeyen askeri güç, bazen sahada güçlü ama masada etkisi sınırlı bir görüntü üretir. Bugünün kuşatmaları tankla değil, zihinle başlıyor. Türkiye, askeri modernizasyon kadar güçlü bir stratejik iletişim ve siber/hibrit savunma mimarisi kurmak zorunda.
***
Ekonomi: Caydırıcılığın sessiz ortağı
Ekonomik kırılganlık dış politikayı ne ölçüde etkiliyor?
Jeopolitiğin arkasında ekonomi vardır. Savunma, diplomasi, teknoloji, istihbarat… Hepsi kaynak ister. Mali kırılganlık arttıkça, dış politikada esneklik daralır; pazarlık gücü zayıflar. Bu yüzden ekonomi, “ekonomi bakanlığının dosyası” değil; milli güvenlik dosyasıdır.
Türkiye’nin yapması gereken, dış politikayı içerideki ekonomik ve kurumsal zeminden bağımsız konuşmamak. Çünkü dışarıdaki aktörler Türkiye’yi sadece haritada değil, bilançoda da okuyor.
***
Çıkış yolu
Peki bu “çevrelenme algısını” tersine çevirmek için ne yapılmalı?
Üç ayaklı bir stratejik çerçeve öneriyorum:
1) Denge kurucu Türkiye: Ne Batı’nın ileri karakolu, ne Doğu’nun uydusu. Kendi ağırlık merkezini inşa eden; ittifakları araçsallaştıran değil, ittifaklarda gündem kuran bir Türkiye.
2) Enerji ve ticaret kavşağı Türkiye: Doğu Akdeniz, Karadeniz, Hazar, Orta Koridor… Bu hatların birleşiminde Türkiye’nin jeopolitik değeri artıyor. Bu değer, sadece “coğrafya” diye anlatılmaz; finansman, altyapı, enerji diplomasisi ve özel sektör koordinasyonuyla somutlaştırılır.
3) Güvenlik üreten Türkiye: Sadece kendi sınırını koruyan değil; çevresindeki istikrarın inşasına katkı sunan, masa kuran, arabuluculuk kapasitesiyle oyun alanını daraltan değil oyun kuran Türkiye. 
Bu üçü birleştiğinde “çevrelenen ülke” değil, “çevresinde denge kuran merkez güç” algısı doğar.
***
Ankara’ya mesaj
Sessizlik bazen sükûnet değildir; bazen tereddüt olarak okunur. Türkiye’nin ihtiyacı yüksek sesli hamaset değil; düşük sesli ama çok net bir stratejidir. Kırmızı çizgileri görünür kılan, dostuna güven veren, rakibine belirsizlik bırakmayan bir devlet dili…  Türkiye ya başkalarının çizdiği kuşatma haritasının içinde kalır, ya da kendi denge haritasını çizer.
Jeopolitiğin özü şudur: Güçlü olmak yetmez; güçlü olduğunuzu hissettirmelisiniz. Bugün yapılması gereken, çok cepheli yıpranmayı bir “dağınık reaksiyon” halinden çıkarıp, tek bir büyük stratejiye bağlamaktır. Çünkü Türkiye’nin yeri çevrelenenlerin değil, dengeyi kuranların yanıdır.