“Türkiye Avrupa’nın plastik çöplüğü olmamalı. Ancak mesele yalnızca ithalatı yasaklamak değildir. Asıl hedef; atığı çevre maliyetine değil ekonomik değere dönüştüren, kendi çöpünü yönetirken başkasının sorununu ithal etmeyen yeni bir sanayi politikası kurmaktır.”
Nedim Atilla’nın “Türkiye plastik çöplüğü olmasın” çağrısını okuyunca rakamlara yeniden baktım. Tablo gerçekten düşündürücü.
Greenpeace Türkiye’nin Eurostat verilerine dayanarak yayımladığı bilgi notuna göre, Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı 2025’te yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı. Böylece Türkiye, AB’nin ihraç ettiği plastik atıkların yaklaşık üçte birini tek başına kabul ederek açık ara en büyük dış alıcı konumuna geldi.
Üstelik bu rakama İngiltere’den ve AB dışındaki ülkelerden gelen atıklar dâhil değil. Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Kırılma 2018’de yaşandı. Çin, uzun yıllar dünyanın geri dönüşüm merkezi gibi çalıştıktan sonra plastikler dâhil 24 çeşit yabancı atığın ithalatını yasakladı ve diğer atık türleri için çok sıkı kalite ölçütleri getirdi.
Çöp ortadan kalkmadı.
Yalnızca yön değiştirdi.
Malezya’dan Vietnam’a, Endonezya’dan Türkiye’ye kadar yeni rotalar oluştu. Bazı Asya ülkeleri, karşılaştıkları çevre sorunları nedeniyle ithalatı kısa sürede sınırladı. Türkiye ise büyüyen geri dönüşüm kapasitesi, Avrupa’ya yakınlığı, görece düşük işçilik maliyetleri ve denetim sistemindeki boşluklar nedeniyle başlıca varış noktalarından birine dönüştü.
Ancak meseleyi yalnızca “Avrupa çöpünü bize gönderiyor” diye okumak kolaycılık olur.
Asıl soru daha zordur: Türkiye küresel döngüsel ekonominin değer üreten bir parçası mı oluyor, yoksa gelişmiş ülkelerin çevre maliyetlerini üstlenen ucuz arka bahçeye mi dönüşüyor?
Her atık çöp değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Atık ticareti kendi başına yanlış değildir. İyi ayrıştırılmış, temiz, homojen ve izlenebilir plastik atık, modern sanayi için ikincil hammaddedir. Petrol ve doğal gazdan yeni plastik üretmek yerine mevcut malzemeyi yeniden ekonomiye kazandırmak hem enerji tüketimini hem de hammadde ithalatını azaltabilir.
Almanya, Hollanda, Japonya ve İskandinav ülkelerinde atık giderek daha fazla “şehir madeni” olarak görülüyor. İsviçre de yüksek standartlı geri kazanım altyapısı sayesinde komşu ülkelerden belirli atıkları işleyebiliyor.
Avrupa Birliği, Temmuz 2026’da yaptığı sınırlı düzenlemeyle Avusturya, Fransa, Almanya ve İtalya’nın sınır bölgelerinden İsviçre’ye gönderilen yıllık yaklaşık 200 bin ton belediye atığının geri kazanım amacıyla taşınmasına izin verdi.
Bu örnek bize şunu gösteriyor: Mesele atığın sınırdan geçmesi değil; neyin geçtiği, hangi tesise gittiği, nasıl işlendiği ve geride ne bıraktığıdır. Türkiye’nin sorunu da tam burada başlıyor.
Geri dönüştürülebilir hammadde ile kirli, karışık, ekonomik değeri düşük veya fiilen geri dönüştürülemeyen plastik arasında güçlü bir filtre kuramazsanız, geri dönüşüm sanayii kolaylıkla atık bertaraf ekonomisine dönüşebilir. İthalatçı ve işleyici şirket gelir elde ederken ayıklanamayan kısım toprağa gömülür, yakılır veya çevreye bırakılır. Kâr şirketlerde kalır. Çevre ve sağlık maliyeti topluma yüklenir. Bu durumda ortaya çıkan şey döngüsel ekonomi değil, çevre maliyetinin uluslararası ticaretidir.
Avrupa kendi çöpüne yeniden bakıyor
Avrupa Birliği de mevcut sistemin sürdürülemezliğini görmeye başladı. AB’nin yeni Atık Sevkiyatı Tüzüğü kapsamında 21 Mayıs 2026’dan itibaren bütün plastik atık ihracatı ön bildirim ve onay prosedürüne bağlandı. OECD üyesi olmayan ülkelere plastik atık ihracatı ise 21 Kasım 2026’dan itibaren yasaklanacak.
Türkiye OECD üyesi olduğu için bu yasak bizi otomatik olarak kapsamıyor. Ancak düzenleme, OECD ülkelerine yapılan ihracatın da çevre ve insan sağlığı açısından izlenmesini öngörüyor. Alıcı ülkenin atığı çevreye duyarlı biçimde yönetemediği belirlenirse sevkiyat durdurulabilecek. Mayıs 2027’den itibaren Avrupalı ihracatçılar, atığı gönderdikleri tesislerin bağımsız denetimden geçtiğini de göstermek zorunda olacak.
Avrupa aslında önemli bir gerçeği kabul ediyor: Bir ülke kendi sokaklarını temizleyip çevre maliyetini başka bir ülkeye göndererek “yeşil” olamaz. Bu, Türkiye açısından da önemli bir derstir. Kendi Sıfır Atık politikamızın güvenilirliği yalnızca içeride ne kadar atık topladığımızla değil, dışarıdan hangi atıkları kabul ettiğimiz ve bunların akıbetini ne ölçüde izlediğimizle de değerlendirilmelidir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına göre Türkiye’nin belediye atığı geri kazanım oranı 2025’te yüzde 37,53’e yükseldi. Bu olumlu bir ilerleme. Ancak kendi evsel ve endüstriyel atığımızın önemli bir bölümünü hâlâ kaynağında ayrıştıramazken, Avrupa’dan yüz binlerce ton plastik getirmeyi kalıcı sanayi modeli sayamayız.
Çin’in verdiği sanayi dersi
Çin’in 2018 kararı yalnızca çevreci bir tepki değildi. Aynı zamanda bir sanayi politikası tercihiydi. Pekin, düşük kaliteli yabancı atığa bağımlı bir sektör yerine kendi atığını toplayan, daha yüksek teknolojili ve daha sıkı standartlarla çalışan bir geri dönüşüm ekonomisi kurmayı hedefledi.
Türkiye de aynı stratejik soruyu sormalıdır: Bu değer zincirinin neresinde olmak istiyoruz?
Avrupa’dan plastik balyaları getirip düşük marjla ayrıştıran ülke mi?
Yoksa optik ve yapay zekâ destekli ayrıştırma sistemleri, kimyasal geri dönüşüm teknolojileri, biyobazlı malzemeler, yeniden kullanılabilir ambalajlar ve depozito altyapıları geliştiren ülke mi?
Birinci model ucuz işçilik ve gevşek denetim üzerinden rekabet eder. İkinci model bilgi, teknoloji, standart ve fikrî mülkiyet üretir. Aradaki fark yalnız çevresel değildir; aynı zamanda katma değer, ihracat geliri ve nitelikli istihdam farkıdır.
Çukurova’nın değeri kaç dolar? Meselenin Türkiye açısından en rahatsız edici yüzü Adana ve çevresinde görüldü. Yasa dışı döküm, açıkta yakma ve toprakta tespit edilen kirleticiler bize basit bir ekonomik gerçeği hatırlatıyor: Bir ton plastik atığın ithalatından elde edilen kazanç hesaplanabilir. Peki kirlenen toprağın maliyeti nasıl hesaplanacak?
Yeraltı suyunun, tarım ürünlerinin itibar kaybının, insan sağlığının ve gelecek kuşaklara bırakılan temiz çevrenin fiyatı nedir? Çukurova dünyanın önemli tarım havzalarından biridir. Böyle bir millî serveti düşük marjlı atık ticareti uğruna riske atmak ekonomik rasyonalite değil, gelecekten borç almaktır.
Türkiye’nin önündeki üç tercih
Birincisi, çöp ile hammadde arasındaki sınırı yeniden çizmeliyiz. Kirli, karışık, düşük kaliteli ve gerçek anlamda geri dönüştürülemeyen plastiklerin ithalatına izin verilmemeli. Her parti, kaynağından üretilecek nihai ürüne kadar dijital olarak izlenmelidir.
İkincisi, önce kendi atığımızı ekonomik değere dönüştürmeliyiz. Depozito-iade sistemi, kaynağında ayrıştırma, belediyeler arasında ortak altyapı ve üreticinin ambalajından yaşam döngüsü boyunca sorumlu olduğu modeller hızla yaygınlaştırılmalıdır.
Üçüncüsü, atık değil teknoloji ithal etmeli; zamanla bu teknolojiyi ihraç etmeliyiz. Türkiye, Avrupa’nın ucuz geri dönüşüm atölyesi olmak yerine Balkanlar, Akdeniz, Orta Doğu ve Orta Asya için ileri geri dönüşüm teknolojileri geliştiren bölgesel merkez hâline gelmelidir.
Çünkü geleceğin büyük dönüşümü yalnızca enerjide yaşanmayacak. Malzemede de yaşanacak. Petrolün, madenlerin ve kritik hammaddelerin stratejik değer kazandığı bir dünyada, kullanılmış malzemeyi yeniden kaliteli sanayi girdisine çevirebilen ülkeler önemli rekabet üstünlüğü elde edecek.
Dolayısıyla “Türkiye plastik çöplüğü olmasın” demek gereklidir. Ama yeterli değildir. Daha iddialı bir hedef koymalıyız: Türkiye, başkasının çevre maliyetini ithal eden değil; kendi atığını servete, bilgisini teknolojiye ve çevre standartlarını rekabet gücüne dönüştüren ülke olmalıdır. Çünkü 21’inci yüzyılda gelişmişlik yalnızca ne ürettiğinizle değil, geride bıraktığınızla ne yaptığınızla da ölçülecektir.
Başkasının çöpüyle yeşil ekonomi kurulmaz
Başkasının çöpüyle yeşil ekonomi kurulmaz
Paylaş: