.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Avrupa’nın tarihsel çelişkisi

Okuma Süresi: 4 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Avrupa’nın tarihsel çelişkisi
Avrupa’nın tarihsel çelişkisi
Paylaş:
Yazıma birkaç soru ve cevapla başlıyorum: Türkiye olmadan Avrupa güvenliği mümkün mü? Pratikte zor; özellikle Karadeniz, Orta Doğu ve enerji hatları açısından. AB, Türkiye’yi tam ortak mı yoksa fonksiyonel ortak mı görmek istiyor? Bugüne kadar ikinciyi tercih etti.
ABD Avrupa’dan çekilirse Avrupa savunma kapasitesi yetersiz kalır mı? Evet, kısa vadede ciddi bir açık oluşur. O zaman ABD, sıkça tehdit ettiği gibi Avrupa’daki askeri varlığını azaltırsa ortaya çıkacak boşluğu kim dolduracak? Estonya’dan Balkanlara, Portekiz'e uzanan bir hat, Türkiye olmadan kendi güvenliğini gerçekten sağlayabilir mi? Bu sorular artık teorik değil; Avrupa’nın kapalı kapılar ardında en çok tartıştığı başlıklar arasında yer alıyor. Yıllardır Avrupa Birliği kapısında bekletilen Türkiye’nin, konu güvenlik olduğunda neden vazgeçilmez bir aktöre dönüştüğü sorusu ise bu tartışmanın en çarpıcı boyutu.
“Siyasi olarak mesafeli, askeri olarak gerekli” yaklaşımı sürdürülebilir mi? Avrupa’nın temel çelişkisi tam da burada ortaya çıkıyor: Türkiye’yi içeri almadan güvenliğini garanti altına almak istemek.
Oysa dünya yeniden şekillenirken güvenlik mimarileri de yeniden yazılıyor. Bu yeni denklemde Türkiye için asıl mesele nerede konumlanacağı değil, nasıl bir rol üstleneceğidir. Edilgen bir konum mu, yoksa kurucu bir aktör mü? Coğrafyası, askeri kapasitesi ve kriz yönetimi tecrübesiyle Türkiye artık sadece bir “parça” değil; oyunun kurallarını etkileyebilecek bir güçtür.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in, "Avrupa; Çin, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin etkisinde kalmamalı" söylemi, AB adayı Türkiye’ye karşı örtük bir siyasi mesafe ürettiği kadar aslında Türkiye'nin gücünü kabul ettiğini açığa vuran bir ifade değil midir?
Açık bir ifade ile Avrupa’nın “Çin, Rusya ya da başka bir gücün etkisinde kalmama” söylemi, ilk bakışta stratejik özerklik iddiası gibi görünse de bu yaklaşımın zihinsel arka planı, Türkiye’ye karşı mesafeli, hatta yer yer dışlayıcı bir refleks üretmektedir.
Avrupa’nın güvenlik mimarisi uzun yıllar boyunca büyük ölçüde ABD’nin askeri varlığına ve NATO şemsiyesine dayanarak şekillendi. Ancak bugün bu yapı ciddi bir sınamadan geçiyor. Washington’un önceliklerini Asya-Pasifik’e kaydırma eğilimi, Avrupa’nın kendi güvenliğini ne ölçüde tek başına sağlayabileceği sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme getiriyor.
Bu noktada Avrupa’nın önünde iki seçenek var: Ya gerçek anlamda bir stratejik özerklik inşa edecek ya da mevcut kapasite eksikliklerini örtük ortaklıklarla telafi etmeye çalışacak. Ancak ilk seçenek, yani tam anlamıyla bağımsız bir savunma kapasitesi oluşturmak, kısa ve orta vadede oldukça sınırlı bir ihtimal olarak öne çıkıyor. Çünkü Avrupa ülkeleri arasında askeri harcamalar, tehdit algıları ve siyasi öncelikler hâlâ ciddi farklılıklar gösteriyor.
Tam da bu nedenle Avrupa’nın söylemi ile gerçeklik arasındaki mesafe büyüyor. “Hiçbir gücün etkisinde kalmama” iddiası teoride güçlü bir stratejik vizyon sunsa da pratikte bu yaklaşım Türkiye’ye karşı ikircikli bir tutum üretmektedir. Bir yandan Türkiye’nin askeri kapasitesi, coğrafi konumu ve kriz yönetimi deneyimi vazgeçilmez görülmekte; diğer yandan bu gücün siyasi olarak sistem içine tam entegrasyonundan kaçınılmaktadır.
Oysa güvenlik mimarileri seçici gerçekçilikle değil, bütüncül stratejilerle inşa edilir. Avrupa’nın Türkiye’yi “gerektiğinde başvurulacak bir güç” olarak konumlandırması sürdürülebilir bir model değildir. Çünkü Türkiye artık yalnızca bir “tamamlayıcı aktör” değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya uzanan geniş bir coğrafyada belirleyici bir güvenlik üreticisidir.
Bu tablo, Türkiye açısından da net bir gerçeği ortaya koyuyor: Yeni dönemde mesele, Avrupa’nın Türkiye’yi nasıl gördüğünden çok, Türkiye’nin kendisini nasıl konumlandıracağıdır. Edilgen bir şekilde tanımlanan rollerin parçası olmak mı, yoksa kendi stratejik ağırlığını merkeze alan yeni bir denge kurmak mı?
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi; Türkiye açısından yeni dönemin en büyük riski kendisine biçilen rolü kabullenmek, en büyük fırsatı ise bu rolü yeniden tanımlamaktır. Bu nedenle atılması gereken adımlar sadece askeri değil, aynı zamanda diplomatik ve stratejik bir bütünlük içinde ele alınmalıdır.

Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, güvenlik mimarisini tek bir eksene dayandırmamalıdır. NATO içindeki konumunu korurken aynı zamanda bölgesel ve ikili iş birliklerini güçlendiren esnek bir ittifak ağı kurmalıdır. Bu yaklaşım, Türkiye’ye hem hareket alanı kazandırır hem de pazarlık gücünü artırır.
Avrupa ile ilişkilerde yeni bir denge kurulmalıdır. Türkiye’nin sağlayacağı güvenlik katkısı, siyasi ve ekonomik açılımlarla karşılık bulmalıdır. Başka bir ifadeyle, “güvenlikte ortaklık varsa siyasette de ilerleme olmalı” ilkesi net biçimde ortaya konulmalıdır. Aksi halde tek taraflı beklenti modeli sürdürülebilir değildir.
 Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği savunma kapasitesi sadece askeri bir güç unsuru olarak değil, aynı zamanda diplomatik bir kaldıraç olarak kullanılmalıdır. Sahada üretilen güç, masada stratejik kazanıma dönüşmediği sürece eksik kalır.
Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu hattında Türkiye sadece krizlere müdahale eden değil, düzen kuran bir aktör olmalıdır. Bu bölgelerde oluşturulacak çok taraflı güvenlik mekanizmaları, Türkiye’nin kurucu rolünü pekiştirir.
Türkiye’nin rolü sadece sahadaki kapasitesiyle değil, uluslararası kamuoyuna nasıl anlatıldığıyla da şekillenir. “Vazgeçilmez ama dışlanan ülke” algısı yerine, “denge kuran ve istikrar üreten güç” anlatısı güçlendirilmelidir.
Sonuç olarak; Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik ikircikli tutumu aslında kendi stratejik belirsizliğinin bir yansımasıdır. Ancak bu belirsizlik Türkiye için bir zafiyet değil, doğru okunduğunda bir fırsattır. Her zaman söylediğim gibi; bugün gelinen noktada temel soru şudur: Türkiye, kendisine açılan alanı başkalarının tanımladığı sınırlar içinde mi kullanacak, yoksa o sınırları yeniden mi çizecek?
Çünkü yeni dünya düzeninde güçlü olanlar sadece oyuna katılanlar değil, oyunun kurallarını yazanlardır. Türkiye’nin önündeki gerçek seçenek de tam olarak budur: Bir güvenlik mimarisinin parçası olmak ya da o mimarinin kurucularından biri haline gelmek. Türkiye'nin önündeki mesele Batı'ya ait olmak değil, Batı'nın güvenliğinde vazgeçilmez olup bunu kendi çıkarına çevirebilmektir.