Günümüz uygarlığı, genetik ve nanotik devrimlerle, maddenin atom altı yapılanış ve işleyişini yeniden düzenleyip ve değiştiren, ışık hızından daha yüksek fotonlar arası iletişim sistemleriyle çalışan qubit teknolojisini yaşamımıza taşımış bulunuyor. Bu büyük dönüşüm, kuantum düşün sistemini temel alan köklü bir paradigma değişimi ve eğitimi ile yaratılırken, ülkemiz eğitimde iki açıdan çıkmaz sokağa girdi.
Birinci çıkmaz, ekonomide yaşanan olumsuz yapısal dönüşümden kaynaklanıyor. Türkiye ekonomisi, yenilikçi, verimli, üretken ve dinamik bir sanayileşme stratejisi yerine, yenilik ve katma değeri düşük ticaret ve inşaat stratejisi ile yüksek enflasyon çıkmazına girdi. Bu durumun sürekliliği ile iktidarın ticaret ve inşaat üzerinden kendi burjuva sınıfını yaratma tutkusu, bir yandan gelir dağılımını köklü biçimde bozdu. Diğer yandan yoksulluk, işsizlik, pahalılık ve orta tabakanın erimesine yol açtı. Sanayi sektörü hem güçsüzleşti ve hem de yurt dışına taşınma sürecine girdi. Pahalılık, bir yandan sabit gelirli yoksul kesimi, diğer yandan turizmi vurdu. Bu süreçte teknolojik dönüşümün yaratıcı işgücü olan eğitimli kesim, başta yazılımcı ve sağlık çalışanları yurt dışına yönlendi. Ayrıca ülkemiz eğitim sistemi, özel ve devlet eğitim sistemleri olarak farklı rotalara yönlendi. Varlıklı ve yoksul kesimin eğitim tercihleri birbirinden ayrıştı. Ekonomik gücü olanlar için yurt dışı eğitim kalite ve ucuzluk açısında tercih edilir duruma geldi.
Türk toplumunda yoksul insanların sınıf değiştirme ve orta tabakaya yükselme aracı olan yüksek öğretim bu işlevini ve cazibesini önemli ölçüde kaybetti. Ayrıca iktidarın liyakat ve başarı kriteri yerine yandaşlık tercihi, nitelikli eğitim için gayret ve çaba göstermeyi ikinci plana itti. Ülke, liyakat ve başarıya dayalı, “başarı toplumu” olma yerine; daha çok “ilişki toplumu” olmaya yöneldi. Bu durum eğitimin için çaba göstermeyi hem insanlar için hem de toplum için geri plana itti. Bu tercih temel eğitimden yüksek öğrenime kadar eğitim kalitesinin düşmesine yol açtı. Ayrıca devlet okullarında eleman ve kaynak ihtiyacı ile öğretmen atamaları, ekonomik zafiyetten eğitim sistemine yansıyan gölgeleri oldu.
Eğitim sistemimizin ikinci zafiyeti, iktidarın inancı ideoloji olarak kullanmasından kaynaklanıyor. Her türlü inanç, insanın vazgeçilmezi ve beynin birincil ve de en eski işlevidir. Bu nedenle insanların bir şey yapması için önce ona inanmaları gerekir. Ne var ki inançlar, değişmesi zor kalıp davranışlar üretirler. İnsan beyninin hipo-kampüsünde kayıtlı ve depolu olarak bulunurlar. Benzer ve günlük olayların çözümü için hazırda beklerler. Zihin çağrışımsal olarak çalışır. Uygun kalıp çağrılarak günlük ve alışılmış sorunu çözer. Hazır kalıplar insanın kendi değerleri ve bir parçası olarak yerleşik duruma gelir. Kullandıkça işer yaradığı için beyin, rahatlama hormonu olan serotonin ve ödül hormonu olarak dopamin salgılar. İlkel insansılardan beri inanç, öncelikle varlığını korumakla bağlantılı olarak, daha çok duygusal, tepkisel ve içgüdüsel olarak, beyin sapı ve limbik sistemin işlevi olarak devreye girer.
İnancın bu durumu karşısında insanların düşün yeteneği, on bin yılı bulmayan bir süreçte neokorteksin işlevi olarak şekillenmiştir. İnsanı, insan yapan ayrıcalık, ya da memeli davranışından insani davranışa yönlenme ön alın loplarının işlevi olarak devreye girdi. Yeni Nörobilime göre, düşün ve karar verme sistemi ön alın loplarının işlevi olarak, çoğu insan tarafından öğrenilmemiş ve bu yüzden kullanılmıyor olabilir. Düşünmek, alternatifleri karşılaştırır, uygun olanı seçmeye çalışır. Düşünme, beyinde stres hormonu salgılatır. Her insan bunu göze alamaz. Uygarlık bu nedenle sınırlı düşünür çıkardı. Ayrıca vicdan, kalpte değil, ön alın loplarında yerleşiktir.
Neokorteks, 9 yaşından önceki dönemde, nöron hücre ve ağlarının yoğun patlaması ile şekillenir. Bu nedenle düşünen, yenilikçi ve yaratıcı insan yetiştirmek için, çocuk eğitiminin neokorteksi kullanmayı öğretmeye odaklanması gerekir. AB bu yüzden temel eğitimi 12 yılın üzerine çıkardı. Düşünmeyi öğrenmeden önce, çocukluk çağında, beyne yüklenen değişmez kalıp inanç ve biat olgusu insanı bağımlı kişi yapar. Kant’ın belirttiği gibi kendi olamaz. Başkasının bir parçası olur. Ne yazık ki bugünkü Milli Eğitim Bakanımız, düşünme değil, kalıp davranış ve biat kültürünü tarikatlar üzerinden eğitime taşıyarak ülkenin gelecek nesillerini köreltiyor. Ancak akli düşünmeyi öğrenen insanlar, kendi inancını daha bilinçli olarak oluşturabilir. Ayrıca inanç ve Din ile düşünme zihinde iki ayrı süreç ve düzlemde şekillenir. Düşünmeyen ve aklı rehber edinmeyen inançlar, kör inanca yönelir. Zira “düşünme yenilik ve aydınlanma, salt inanç kalıp; kalıplar ezber; ezber cehalet üretir “ (H. Erkan, Zihniyet Devrimi, s.12). Bu nedenle Eğitim sistemimiz yeniden 1936 Eğitim Reformu gibi bir yenilenme yaşamak zorundadır. Yeni bir eğim reformu olmadan, ekonomi de eğitim sistemi de çıkmazdan kurtulamaz.
Varlıklı ve yoksul kesimin eğitim tercihleri ayrıştı
Varlıklı ve yoksul kesimin eğitim tercihleri ayrıştı
Paylaş: