.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Türkiye’de Anormalliğin Hegemonyası: Toplumsal Duyarsızlaşma, Korku İklimi ve Hafıza Kaybı

Okuma Süresi: 2 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Türkiye’de Anormalliğin Hegemonyası: Toplumsal Duyarsızlaşma, Korku İklimi ve Hafıza Kaybı
Türkiye’de Anormalliğin Hegemonyası: Toplumsal Duyarsızlaşma, Korku İklimi ve Hafıza Kaybı
Paylaş:
Türkiye, krizlerin birbirini değersizleştirdiği ve anormalliğin hegemonya kurarak kendi "yeni normalini" inşa ettiği özgün bir sosyolojik süreçten geçiyor. Batı demokrasilerinde hükümetlerin istifasına, kitlesel protestolara ve sistem krizlerine yol açabilecek nitelikteki siyasi operasyonlar, kurumsal skandallar veya büyük dolandırıcılık vakaları, ülkemizde sadece birkaç gün konuşulup hızla tüketilen birer aparata dönüşüyor. Bu durum; gündem yorgunluğu, toplumsal duyarsızlaşma ve en önemlisi, organize bir korku ikliminin ürettiği bir sinme haliyle işliyor.
Her sabah yeni bir şok dalgasıyla uyanan toplumda, yapısal bir gündem enflasyonu yaşanmaktadır. Bir kriz henüz çözülmeden hemen ardından gelen bir diğeri tarafından örtülmekte, bu amansız hız bireylerde kronik bir gündem yorgunluğu yaratmaktadır. Bilişsel kapasitenin aşılmasıyla birlikte ortaya çıkan toplumsal duyarsızlaşma (desensitization) ve kanıksama, olağanüstü olan her şeyin zamanla bir bağışıklık ve tepkisizlik geliştirmesine yol açmaktadır. Başka bir coğrafyada infial yaratacak skandallar, Türkiye’de "hayatın doğal bir parçası" olarak kabul edilmektedir.
Ancak bu tepkisizlik, sadece bir zihinsel yorgunluktan ibaret değildir; arkasında derin bir siyasi iktidardan çekinme ve korku atmosferi yatmaktadır. Toplum, hak aramanın kriminalize edildiği, en ufak bir demokratik itirazın ağır bedellerle (gözaltılar, tutuklamalar, damgalanmalar) cezalandırıldığı bir baskı iklimini solumaktadır. Bu durum, itirazı yok etmemekte ama onu kamusal alandan kopararak kendi içinde, kapalı ortamlarda, evlerde ve dost meclislerinde fısıldaşarak konuşma pratiğine hapsetmektedir. Muhalefet, sokağa çıkıp görünür olmak yerine, güvenli alanlarda dertleşilen bir yeraltı nehrine dönüştürülmüştür. Öfke kamusal bir güce, yani toplumsal bir demokratik tepkiye evrilemez hale gelmiştir.
Oysa bu durağanlık, Türkiye’nin tarihsel kodlarına tamamen yabancıdır. Geçmişin coşkulu ve kitlesel 1 Mayıs mitinglerini, meydanları dolduran işçi hareketlerini, haksızlığa karşı milyonların yan yana geldiği o güçlü sokak refleksini hatırladığımızda, bugünkü sessizliğin ne denli büyük bir kopuş olduğu daha net anlaşılır. Türkiye sosyolojisi meydanlara dökülmeyi, demokratik tepkisini sokakta görünür kılmayı bilen bir gelenekten gelirken; bugün öğrenilmiş çaresizlik ve ekonominin yakıcı gerçekliği (enflasyon ve hayatta kalma mücadelesi) ile bu mayayı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sokakta gösterilemeyen o tarihsel refleks, bugün sosyal medyanın sunduğu geçici ve zararsız katarsis (psikolojik arınma) alanlarında deşarj edilerek sönümlenmektedir.
Sonuç olarak Türkiye; krizlerin kanıksandığı, korkunun evlerin içine hapsedildiği ve toplumun ertesi sabah yeni bir anormalliğe uyanarak hayatta kalma rutinine geri döndüğü, tarihsel hafızasından koparılmış bir kısırdöngüyü yaşamaktadır.