Venezuella Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Chavez'in 8 Mart 2013 yılında ölümünden bu yana ülkesini yönetiyordu. Her ne kadar, sıklıkla gençliğinde, öğrenci iken ek iş olarak yaptığı otobüs şoförlüğü ve Caracas metrosunda vatmanlığına atıf yapılıyor olsa da, işçi ve sendika kökenli bir politikacı olarak yetkin bir siyasi kariyere sahipti. Dışişleri bakanlığı, meclis başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı yardımcılığı, bu kariyerin içinden öne çıkan bazıları.
Siyasi kariyerinde çoğu popüler liderde görülen dejenerasyonlar, ne yazık ki Maduro'da da söz konusu idi. Kendisini vazgeçilmez görmek, tüm muhalifleri küçümsemek, totaliter bir rejim kurarak ülkesini demokrasiden uzaklaştırmak, bu dejenerasyonun satır başları. Sosyal kutuplaşma, muhalefetin seçim başarılarının illegal bir şekilde yok sayılması derken, kendi meşruluğunu kaybeden bir figür olup sonlarını hazırlıyorlar. Maduro da, özellikle iktidarının son yıllarında, sürekli karşıtlarını ve yandaşlarını konsolide eden, özgür basını baskı altında tutan ve adalet sistemini maniple ederek, kendisini var eden demokrasiyi saha dışına itmişti.
Maduro ve yakın çevresi, ABD tarafından narkoterör ve yolsuzlukla, Maduro da, ABD'yi başta petrol olmak üzere Venezuella'nın kaynaklarına çökmeyi istemek ile suçluyordu. Acı bir gerçeklik ama her iki suçlama da haklılık taşıyor! Ancak, haklı argümanlar, evrensel hukuk kurallarını yok sayan bir şekilde, bir başka ülkenin devlet başkanını, derdest edip ülke dışına çıkarılarak yargılanması keyfiyetini de kimseye vermiyor..
Artık bundan sonraki on yıllar boyunca, Trump Doktrini olarak anılması muhtemel bir uluslararası siyasi strateji eylem planının ilk cümlelerinin şu şekilde olacağından kimsenin şüphesi yok: Dünya, Amerika ve diğer ülkeler şeklinde ikiye ayrılır. Bu ülkeler, her şartta Amerika çıkarlarına hizmet etmek zorundadır. Hizmet zorunluluğu, eğer gönüllü olmuyorsa zorla gerçekleştirilecektir!
Pentagon ya da Amerikan bekası için perspektif geliştiren güç odaklarının aklında olan tek şey, Amerikan hegemonyasının dünyada bir yüzyıl daha devam etmesini sağlayabilmek düşüncesinde odaklanıyor. Bu bağlamda, kendileri için rakip unsur olarak Avrupa Birliği, Rusya ve Çin'i görmekteler. Dolayısıyla Brexit ile (ki İngiltere'nin bugünkü ABD'nin tarihsel olarak tüm kurumlarını oluşturduğu ve tam bir işbirliği içinde bu sürece katkı yaptığı unutulmamalı) Avrupa Birliğini iyice zayıflatmanın ardından Ukrayna Savaşı ile de Rusya'nın tüm kaynaklarını kuruturken, asıl olarak siyasi, teknolojik ve askeri dâhil Çin ile topyekun bir savaş için hazırlıklarına devam ediyorlar.
Bu bağlamda, Amerikan politikaların uygulanması için ideal bir profil olarak karşımızda Trump'ı görüyoruz. Bu noktada ne 1885'lerde Amerika'ya Almanya'dan göç eden büyük dedesi Frederick'in genelev işleticiliğinden ne kendi ticari kariyerinde yaşadığı iflaslardan ve bugünlerde gündemde olan Jefferey Epstein dosyasından ne de adaylık sürecinde göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerinden bahsedecek değiliz. Trump'ın siyasi kariyerini insan hakları, demokrasi ve uluslararası barış mücadelesi ile yapmadığının da bilincindeyiz. Dolayısıla Trump'ın, Venezuella tarzı atraksiyon setlerine karşı, batı demokrasisi ve evrensel hukuk değerlerini korumak ya da bunların ihlallerine karşı durmak, konjoktürel olarak neredeyse imkânsız bir halde. Trajiktir, tüm tarihsel birikimi ile Avrupa medeniyeti, buna karşı duramamakta, hatta neredeyse Trump'a öykünen bir tepki ortaya koymakta… İngiltere, pasif izleyici, Fransa irrasyonel bir idealizm söyleminde, Almanya ise Hitler öncesi dönemleri hatırlatan aşırı sağ popülizminin içinde...
Nihayetinde, yüzlerce yılda oluşan batı medeniyetinin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dair değerlerinin üzerine Trump'ın attığı topraklar, her geçen gün artmakta. Bu politikaların, dünyadaki ABD İmparatorluğu çağını bir süre daha uzatabilse dahi sürdürülebilir olmadığı açık bir gerçek! Ne Maduro'nun, kendi ülkesi ve insanlarına yaptığı anti demokratik uygulamalar ve insan hakları ihlalleri doğru ne de Amerika adına Trump'ın yaptığı Dünya Jandarmalığı!
Dramatik bir süreç yaşıyoruz! İnsanlık, tüm dünyayı tehdit eden küresel iklim değişiklikleri, habitat daralması ve yoksulluk gibi evrensel problemlere çözüm bulacak bir yapay zeka çağına odaklanmak yerine, Trump'ın, Amerikan çıkarları odaklı politikalarına esir düşmüş durumda..
Mudaro ve Trump gibi popülist liderler, çağımızın siyasi kimliğini dejenere eden bir performans gösterdiler ve gösterecekler... Evrensel hukuk değerleri, uluslararası barış ve demokrasiye inanç, bu ara dönemde travmatize olsa dahi ayakta kalacaktır, hiç kuşkusuz!
Trump Doktrini!
Trump Doktrini!
Paylaş: