MEHMET ÖĞÜTÇÜ SORDU, CEMİL ÇAKMAKLI CEVAPLADI
Sürdürülebilirlik; bugün dünyanın en çok konuştuğu kavramlardan biridir. Ama sürdürülebilirlik denildiğinde akla ilk olarak çevre, iklim, enerji, karbon emisyonları, geri dönüşüm, yeşil finansman ve kurumsal sorumluluk raporları gelir. Bu konularda; şirketler yeni taahhütler açıklar devletler yeni hedefler koyar, uluslararası kuruluşlar yeni yol haritaları yayımlar.
Ama bütün bu yoğun gündemin ortasında çoğu zaman gözden kaçan daha temel bir soru var: İnsanlığın düşünce yapısı sürdürülebilir değilse eğer; çevresel, ekonomik ya da toplumsal sürdürülebilirlik nasıl sağlanabilir?
Tam da bu nedenle bu söyleşi, çevre politikalarının teknik ayrıntılarından değil, ‘’düşüncenin derin yapısından’’ başlıyor. Gözlem Gazetesi yazarları Mehmet Öğütçü ile Cemil Çakmaklı arasında geçen bu konuşma, sürdürülebilirlik tartışmasını alışıldık kulvarından çıkarıp daha derin bir zemine taşıyor.
Çünkü sürdürülebilirlik konusundaki asıl kriz; toprağın, suyun ve iklimin değil, insan düşünce sisteminin ve akıl yürütme biçiminin varlıkla kurduğu, ya da kuramadığı ilişkinin krizidir.
Bu yazı sadece bir mülakat değil; bu bir Konnektimus… Konnektimus; bir yazım tekniği. Sorularla cevaplarla bir gerçeği ortaya çıkarmak demek. Bu yazıda da belli başlıklar altında, doğru sorularla ve cevaplarla sürdürülebilirliğin özünde bir düşünce meselesi olduğu ortaya konulmaya çalışılıyor.
1. Düşünce: her şeyin başladığı yer
Mehmet Öğütçü: Bugün sürdürülebilirlik neredeyse bütün dünyada ortak bir kelimeye dönüştü. Siyasetçi de kullanıyor, iş insanı da, akademisyen de, çevreci de. Ama tartışmaların önemli bir bölümü çok hızlı biçimde teknik başlıklara sıkışıyor: karbon nasıl düşecek, enerji dönüşümü nasıl hızlanacak, hangi sektör ne kadar uyum sağlayacak… Siz ise meseleyi çok daha farklı bir yerden, doğrudan düşünceden başlatıyorsunuz. Neden?
Cemil Çakmaklı: Çünkü insanlık sonuçları konuşuyor ama sebepleri yeterince konuşmuyor. Daha doğrusu konuştuğunu sanıyor ama düşünmüyor. Sürdürülebilirlik dediğimiz mesele yalnızca kaynak kullanımı, çevre koruma ya da üretim biçimi meselesi değildir. Bunların hepsi sonuç alanıdır. Asıl soru şudur: İnsan, dünyayı nasıl görüyor? Doğayı ne olarak görüyor? Hayatı ne olarak görüyor? Kendini bu bütünün neresinde konumlandırıyor?
Benim için düşünce; insanın varlıkla kurduğu ilişkinin bütünüdür. Algıyla başlar, kavramla şekillenir, dil ile ifade edilir, hafızada düzenlenir, akıl ile işlenir, zeka ile hızlanır ve çeşitlenir ve bilinçte anlam kazanır. Bu yüzden düşünce, bir anlık tepki değil, katmanlı bir süreçtir. Eğer bu süreçte kopukluk varsa insan artık anlam üreten bir varlık olmaktan çıkar; sadece tepki veren ve ama nereye gittiğini bilmeyen bir varlığa dönüşür. Düşünce sistemi çöker.
Bugün insanlığın yaşadığı büyük kriz budur. İnsan çok fazla bilgiye sahip ama çok az hikmete sahip. Çok fazla veri var ama çok az yön var. Çok fazla iletişim var ama çok az temas var. Çok fazla hız var ama çok az derinlik var.
Bugün, sürdürülebilirlik konusunda; şirketler taahhüt açıklıyor, devletler yeni hedefler koyuyor, uluslararası kuruluşlar yol haritaları yayınlıyor. Ama sonuçta insan davranışları çok sınırlı ölçüde değişiyor. Bu sınırlı değişim, sorunun; politika araçlarında olmadığını ama benim düşünce çevrimi dediğim düşünce altyapısında olduğunu gösteriyor. Bu yüzden, sürdürülebilirlik konusunda; düşünce her şeyin başladığı yerdir, sürdürülebilirliğin temelidir.
2.Düşüncede sürdürülebilirlik
Mehmet Öğütçü: Her şeyin başlangıcı dediğimiz düşüncede sürdürülebilirlik nedir o zaman?
Cemil Çakmaklı: Düşüncenin sürdürülebilirliği; düşünce sisteminin kendi iç çelişkileriyle kendini tüketmemesi, gerçeklikle bağını koparmaması ve geleceği yok etmeden varlığını sürdürebilmesidir. Bu sürdürülebilirlikte ancak düşünce çevriminin bütün unsurlarının sağlıklı biçimde gelişmesiyle mümkündür. Daha önce söylemiştik, bir düşünce çevrimi şu aşamalardan oluşur; algı→kavram→ dil→hafıza→ akıl yürütme (mukayese)→zeka→bilinç .
İşte bu çevrim düşüncenin bütünlüğünü sağlar. Bu aşamalardan biri zayıfladığında tüm düşünce sistemi bozulur. Bu çevrimde düşüncenin sürdürülebilirliği için algıdan bilince kadar tüm aşamalar doğru geliştirilmelidir. Ayrıntıya inersek; algılar dikkat yoluyla derinleştirilmeli, kavramlar zenginleştirilmeli, dil her durumu ve hareketi kapsar hale gelmeli, hafıza en ince ayrıntılarına kadar düzenlenmeli, aklı sağlıklı mukayese eder hale getirilmeli, zeka hızlanmalı ve çeşitlenmeli, bilinç her şeyi birleştirip anlama dönüştürmelidir. Böylece bütün safhaları güçlenmiş bir düşünce döngüsü kendisiyle çelişmez, bütünlüğünü kaybetmez ve sürdürülebilirliği sağlar.
3. Bilgi çağında düşünce
Mehmet Öğütçü: Günümüzde insanlık hiç olmadığı kadar bilgi üretiyor. Bu yüzden çağımıza bilgi çağı deniliyor. Fakat bu yoğun bilgi üretimi anlam üretmiyor. Bu nasıl olabiliyor?
Cemil Çakmaklı: Çünkü bilgi ile anlam aynı şey değildir. Tersinden başlarsak, insan bugün çok şey biliyor ama az anlıyor. Çok konuşuyor ama az düşünüyor. Hızlı gidiyor ama nereye gittiğini bilmiyor. Çünkü bilgiler düşünce süreçlerinden kopuk üretiliyor. Bilginin düşünce süreçleriyle bağı kopuk, bilgi insana dışarıdan enjekte edilen bir unsur haline gelmiş. İnsanın böylesine kendine dışarıdan dayatılan bilgileri özümsemesi ve anlamlandırması mümkün değildir. Bunun adı ezberdir.
Bugünün insanı ne kadar çok şey duyuyorsa, o kadar az şeyi içselleştiriyor. İşte sürdürülebilirlik tamda burada yaralanıyor. Çünkü kendi düşünme sisteminden bilgi üretmeyen insan; doğru mukayese yapamıyor, doğru sonuçlar üretemiyor. Bundan sonra akıl ile düşünce karmaşası ortaya çıkıyor.
4. Akıl ile düşüncenin karışması ne demek?
Mehmet Öğütçü: Bugünün dünyası; kendine bilgi çağı dediği gibi, akıl çağı da diyor. Ama siz bu bilgi çağı, akıl çağı gibi kavramların hata olduğunu söylüyorsunuz. Neden?
Cemil Çakmaklı: Daha önce söylemiş olmalıyım. Bilgi ile düşünce aynı şey olmadığı gibi, akıl ile düşünce de aynı şey değil. Akıl, düşüncenin içindeki işlemdir; mukayese eder, ayırır, sınıflandırır, analiz eder. Çok önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Akıl, kendisine sunulan malzemeyle çalışır. Eğer algı bozuksa, kavramlar çarpılmışsa, hafıza kopuksa, dil kirlenmişse; akıl ne kadar iyi çalışırsa çalışsın yanlış sonuç üretir.
İnsanlık aklı; yanlış kavramlaştırarak düşüncenin yerine koydu. Yani parçayı bütünün yerine geçirdi. Bu yüzden yanlış mukayese eden ve yanlış sonuçlar veren bir dünya kurdu. Bilgisi çok, hikmeti(bilgeliği) az bir medeniyet oluştu. Akıl; bir düşünce safhasıdır, düşünce ise varlıkla kurulan bir bütünlük ilişkisidir. Bu ilişki sağlanamayınca, düşüncenin sürdürülebilirliği de zarar görmektedir.
Bu durum iş dünyasında da çok görülüyor. Şirketler çok iyi hesap yapabiliyor ama çoğu zaman neyin uğruna büyüdüklerini, hangi ahlaki zeminde ilerlediklerini, hangi toplumsal sorumluluğu taşıdıklarını yeterince düşünmüyorlar. Sonuçta sayılar oluşuyor ama anlam kayboluyor. Çünkü hesap, bilgeliğin yerine geçtiğinde ilerleme sandığımız şey çoğu zaman hızlandırılmış savrulma oluyor.
5. Aklın düşünceden kopuşu ve “çatışmacı akıl” haline dönüşümü
Mehmet Öğütçü: Şimdi kısa ama can alıcı bir sorum var. Akıl düşünceden ne zaman ve nasıl koptu?
Cemil Çakmaklı: İnsanlık işin başında doğayla karşı karşıya değil, doğanın içindeydi. Gökyüzünü sadece izlemiyor, onunla yaşıyordu. Toprağı sadece ekip biçmiyor, onun ritmine dâhil oluyordu. Rüzgârı, suyu, mevsimi, zamanı ve ölümü bir bütünlük içinde kavrıyordu. İşte biz bu evreye; holistik (bütüncül) düşünce evresi diyoruz. Bu evrede oluşan düşünce biçimine de “holistik düşünce” diyoruz.
Orta Asya doğasında yaşayan Türk topluluklarının doğayla kurduğu ilişki bu bakımdan çok iyi bir örnektir. Türkler için doğa bir ganimet değil, bir düzendi. Bu düzenden töre üretildi. Kurallar ve kurultaylar üretildi. Otorite; doğayla en uyumlu olanın hakkıydı. Ama insanların doğadan bekleyişlerinin bir ölçüsü vardı. Bu hiçbir zaman sınırsız talep değildi. İnsan doğayı kullanılacak ve fethedilecek bir nesne değil, uyum kurulacak bir düzen olarak görüyordu.
İşte doğayla bütünleşik olan bu düşünce; parçacı değildi, karşıtlık üretmiyordu. Doğayla insan tam bir sürdürülebilirlik içinde yaşıyordu. Çünkü sürdürülebilirliğin özü sınırsız büyüme değil, sürekli denge içinde olmaktı.
6. Büyük bozulma: Doğanın kaynak haline gelmesi
Mehmet Öğütçü: Peki bu denge ne zaman bozuldu, doğa ne zaman düzen olmaktan çıkıp kaynak haline geldi?
Cemil Çakmaklı: Nasıl olduysa oldu, şehir devletleriyle birlikte insanın doğayla ilişkisi köklü biçimde değişti. Artık doğa bir düzen değil, kullanılacak bir kaynak olarak görülmeye başlandı. Bu değişim, sadece ekonomik ya da teknik bir değişim değildi; düşüncenin yönünün değişmesiydi.
Doğa kaynak haline gelince, insan da kendi dışındaki her şeyi araçsallaştırmaya başladı. Toprak araç oldu, su araç oldu, orman araç oldu; hatta zaman bile araç oldu. Bugün geldiğimiz çevresel krizlerin zihinsel kökeni işte burada yatıyor. Çünkü insan, doğal düzeni unuttuğu an sınırları da kaybetti. Doğayı anlamaktan vazgeçip, onu kontrol etmeye başladı. İşte bugünün çevre krizine dair teknik tartışmaların arkasında bu eski bozulma yatıyor.
7. Ticaretin yükselişi: Mal değişiminden anlam yönetimine
Mehmet Öğütçü: Ticaretin ve sermayenin bu süreçteki rolüne gelirsek… Ticaret neden sadece ekonomik bir faaliyet olmaktan çıktı?
Cemil Çakmaklı: Çünkü ticaret yalnızca mal değişimi değildir; anlam değişimidir. Bir medeniyetin hangi malları, hangi yollarla, hangi niyetle, hangi ilişkiler ağı içinde dolaşıma soktuğu, o medeniyetin zihin haritasını da gösterir.
Sorun ticaretin kendisinde değil; ticaretin düşünceyi ele geçirmesinde başladı. British East India Company bunun tarihsel olarak en çarpıcı örneklerinden biridir. Bir şirket olarak doğdu ama ordu kurdu, vergi topladı, toprak yönetti, hukuk belirledi. Yani ticaret, devletleşti. Bu çok öğreticidir. Çünkü bir kez tüccar düşünceyi ele geçirdiğinde ekonomi siyaseti, siyaset de hakikati belirlemeye başlar.
Bugün de bu mekanizma farklı biçimlerde yaşıyor. Kâr merkezli düşünce; insan ilişkilerinden eğitim sistemine, medyadan siyasete kadar her alana sızıyor. Böylece sürdürülebilirlik bile bazen samimi bir gelecek arayışından çok, kurumsal itibar yönetiminin bir parçası haline geliyor. Sürdürülebilirlik de piyasalaşıyor.
8. İnanç, çıkar ve hakikatin aşınması
Mehmet Öğütçü: Ticaretin ve sermayenin rolünden sonra, inanç ve değer sistemlerinin de bozulmaya etkisi var mı?
Cemil Çakmaklı: İnanç, hakikatin arayışı olmaktan çıkıp çıkar birlikteliğinin aracına dönüştüğünde büyük bir bozulma yaşandı. Tarihte bunun birçok örneği var. Haçlı Seferleri görünürde dinîydi; ama arka planında ticaret yolları, nüfuz alanları ve iktisadi hesaplar bulunuyordu. Bugün de benzer biçimde birçok siyasal söylem yüksek değerler adına kuruluyor; fakat gerisinde çok daha dünyevi çıkarlar yatıyor.
İnanç araçsallaştığında hakikat faydaya teslim olur. Hakikat yerini faydaya bıraktığında ise düşünce anlam üretmeyi bırakır. Böylece hem siyaset, hem ekonomi, hem de insan ilişkileri daha kırılgan ve daha ikiyüzlü hale gelir.
9. Çatışma aklı nasıl doğdu?
Mehmet Öğütçü: Bugün dünya çatışma, kutuplaşma ve sürekli gerilim üreten bir aklın içinde yaşıyor. Bu çatışmacı aklın kaynağı nedir? Sürdürülebilirlikle ilişkisi nedir?
Cemil Çakmaklı: Akıl düşünceden koptuğunda, her fark tehdit olarak görülmeye başlar. Her farklılık karşıtlığa, her karşıtlık da çatışmaya dönüşür. Diyalektik akıl burada bir yöntem olmaktan çıkıp neredeyse tek dünya görüşü haline geldi. Oysa fark her zaman çatışma üretmek zorunda değildir. Farklılık, tamamlayıcılık da üretebilir. Bu parçalanmış düşünce bütününden kopan akıl, bunu göremez.
Bugün uluslararası siyasette de, toplumsal hayatta da, hatta aile içinde bile bu çatışma aklının izlerini görüyoruz. İnsanlar birbirini anlamaya değil, yenmeye çalışıyor. Dinlemeye değil, saflaştırmaya yöneliyor. Böyle bir zihinsel zeminde sürdürülebilir toplumsal barış kurmak da son derece zorlaşıyor. Çatışma; sürdürülebilirliği engelliyor.
Bu çatışma aklının oluşmasına akademik çalışmaların da ciddi bir etkisi oldu. Akademi; parçalayarak incelemeye teşvik etti. Bu da bütünlüğü zayıflattı ve aklı düşünceden ayrı bir çatışma parçası haline getirdi. Onu bir parça olarak öne çıkardı. Akademi; özellikle Hegel ve Marx, tez- anti tez- sentez üzerinden ilerleyen ve çelişkiyi hareketin kaynağı olarak gören düşünme biçimini teorize ettiler. Ve buna diyalektik akıl dediler. Farklılıkları çelişki olarak tanımladılar, bu çelişkiyi çözülmesi gereken bir gerilim olarak gördüler ve diyalektik aklın çatışmayı merkezileştirmesi, iş birliği yerine rekabetin kurumsallaşması böylece oluştu. Aslında bir analiz yöntemi olan diyalektik, varlığın zorunlu yasası gibi kabul edildi ve bugünkü dünyanın sorunu böylece başladı. Giderek bu teorik kurgu, insanın karşıtlıkları daha hızlı algılaması yüzünden çatışma aklı toplumsallaştı. Diğer yandan çatışma yönetilebilirliği artırdığı için politika da çatışmayı bir yöntem olarak benimsedi. Her türlü sürdürülebilirlik imkânsız hale geldi.
10. Modern dünya: hız, performans ve anlamsızlık
Mehmet Öğütçü: Bugünün dünyasını birkaç kelimeyle tanımlamanız istense ne dersiniz?
Cemil Çakmaklı: “Hızlandı ama derinliğini kaybetti” derim. İnsan zekâyı hız zannetti, bilgiyi anlam zannetti, erişimi yakınlık zannetti, görünürlüğü değer zannetti. Bugün insan çok şeye ulaşıyor ama çok az şeye gerçekten temas ediyor. Bu yüzden de içsel bir kuraklık büyüyor. Bütünlük ve ancak bütünlükle mümkün olabilecek sürdürülebilirlik zorlaşıyor. Salt sürdürülebilirlik açısından bakarsanız da aynı problem var. Hızlı çözümler, hızlı etiketler, hızlı raporlar, hızlı reformlar… Ama derin dönüşüm yok. Çünkü derin dönüşüm için düşünme bütünlüğünü kaybetmemek gerekiyor.
11. Yapay zekâ: İkinci büyük bozulmanın eşiğinde miyiz?
Mehmet Öğütçü: Sürdürülebilirliğin birinci büyük bozulması aklın düşünceden koparılarak, ayrıca kavramsallaştırılmasıydı. Bugün düşünce sisteminin içine yeni bir unsur olarak ‘’yapay zekâ’’ girdi. Siz bu durumu düşüncenin geleceği ve sürdürülebilirlik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cemil Çakmaklı: İnsanlık ikinci büyük bozulmanın eşiğinde. İnsanlık birinci bozulmada aklı düşünce zannetti. Şimdi aklı makineye devrediyor. Bu çok kritik bir aşama. Eğer dikkat edilmezse, düşünmeyen ama hesaplayan bir insan modeli ortaya çıkabilir. Yapay zekâ çok güçlü bir araçtır ama zekâ değildir. Daha çok yeniden düzenler, hızlandırır, optimize eder. Ama insanın ontolojik derinliğini, ahlaki muhasebesini, varoluşsal sancısını taşımaz.
Tehlike şurada: İnsan hesaplamayı düşünme sanmaya başlarsa, kendi iç dünyasını daha da boşaltır. O zaman sürdürülebilirlik de algoritmik bir uyum sorunu gibi görülür; oysa mesele çok daha derin bir insanlık meselesidir.
12. Piyasa ekonomisi yani iş dünyası sürdürülebilirliği gerçekten anladı mı?
Mehmet Öğütçü: İş dünyası açısından baktığımızda sürdürülebilirlik artık kurumsal gündemin merkezinde. Ama siz bunu çoğu zaman çelişkili ve yüzeysel bir durum olarak görüyorsunuz, neden böyle düşünüyorsunuz?
Cemil Çakmaklı: Evet. Önce bu durumu; rekabete dayalı piyasa ekonomisinin, iş birliğine dayalı olan sürdürülebilirlikle barışmadığını düşünüyorum. Piyasada; çatışmacı akıl ve onun rekabeti temel unsur olduğu müddetçe, holistik akla yani iş birliğine dayalı olan sürdürülebilirlikle zıtlaşacağını düşünüyorum. İş dünyası; rekabetten iş birliğine geçmediği müddetçe, sürdürülebilirlik hep yalnız kalacaktır. Ve bugün olduğu gibi çoğu kurum sürdürülebilirliği bir rapor, bir sertifika, bir iletişim dili ya da bir yatırımcı beklentisi olarak ele alacaktır. Oysa sürdürülebilirlik bir düşünce biçimidir. Temelinde rekabet yerine iş birliği olmalıdır.
Bu yüzden şirketin çalışanına nasıl yaklaştığı, tedarikçisine nasıl davrandığı, doğayı nasıl gördüğü, topluma nasıl bir değer kattığı, krizde neyi önce koruduğu, Kârı mı, insanı mı, dengeyi mi? Bütün bunlar sürdürülebilir düşüncenin göstergeleridir. Eğer şirketin aklı rekabete dayalıysa ve kısa vadeli çıkar etrafında dönüyorsa, sürdürülebilirlik dili ne kadar gelişmiş olursa olsun, sistemin özü değişmez.
13. Çözüm: Yeni bir akla mı dönmeliyiz?
Mehmet Öğütçü: Bütün bunlardan sonra doğal olarak şu soruya geliyoruz: Çözüm nedir?
Cemil Çakmaklı: Çözüm, holistik akla dönmektir. Ama bu bir nostalji çağrısı değildir. Geçmişi romantize etmek değil; bütünlüğü yeniden kurmaktır. İnsanı doğadan, ahlaktan, hafızadan, sınır duygusundan, hikmetten(bilgelikten) ve sorumluluktan koparan parçaya dayalı çatışmacı aklı bırakmak gerekir.
Türk düşünce geleneğinde töre, denge, uyum ve ölçü çok önemli kavramlardır. Bunlar sadece tarihî hatıralar değildir; bugünün ve yarının da anahtarları olabilir. Çünkü dünya bugün teknik kapasite eksikliğinden çok, bütüncül aklın denge eksikliğini yaşıyor.Bu uzun sohbetten geriye kalan en temel gerçek şudur: Sürdürülebilirlik yalnızca çevreyi koruma meselesi değildir. Yalnızca enerji sepetini dönüştürme, karbonu düşürme, suyu verimli kullanma, geri dönüşüm oranını artırma meselesi de değildir. Bunların hepsi önemlidir; ama bunların kalıcı olabilmesi için insanın dünya ile kurduğu zihinsel ilişkinin de aslına, yani holistik akla dönüşmesi gerekir.
Düşünce sürdürülebilir değilse, üretim sürdürülebilir olsa ne olur? İnsan ilişkileri sürdürülebilir değilse, şehir planları sürdürülebilir olsa ne kadar yaşatıcı olabilir? Siyaset kısa vadeli fayda hesaplarına sıkışmışsa, çevre politikaları ne kadar kalıcı olabilir? Belki de artık şu cümleyi yüksek sesle kurmanın zamanıdır:
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK BİR ÇEVRE MESELESİ DEĞİL, BİR DÜŞÜNCE MESELESİDİR. SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKLE İLGİLİ OLAN HERKESİN “HOLİSTİK DÜŞÜNCE” FORMUNA ULAŞMASI, SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN GELECEĞİDİR.
Sürdürülebilirlik çevre değil, düşünce meselesidir
Sürdürülebilirlik çevre değil, düşünce meselesidir
Paylaş: