.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast
Folkart Orion

Sanayici ve ihracatçı kendini yalnız hissediyor

Okuma Süresi: 8 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Zeynep Gürel’in sorularını yanıtlayan Jak Eskinazi, Türkiye’de üretim yapan ihracatçının, pazar bulmada ve uluslararası rekabette eskiye nazaran kendilerini daha çok yalnız hissettiklerini dile getirdi.
Sanayici ve ihracatçı kendini yalnız hissediyor
Paylaş:
Zeynep Gürel
Yaklaşık yarım asırlık sanayicilik ve ihracatçılık deneyimiyle Türkiye ekonomisinin ve tekstil sektörünün farklı dönemlerine tanıklık eden Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) önceki dönem Koordinatör Başkanı Jak Eskinazi, Gözlem’in sorularını yanıtladı. Türkiye’nin ihracatta önemli bir noktaya gelmesinde devletin, bakanların ve bürokrasinin ihracatçının önünü açmasının büyük rol oynadığını belirten Eskinazi, bugün ise sanayici ve ihracatçının birçok konuda yalnız bırakıldığını söyledi. Serbest ticaret anlaşmalarından yüksek faiz ve enflasyona, yabancı yatırımlardan sürdürülebilirliğe, marka yaratmaktan genç girişimcilere kadar pek çok başlığı değerlendiren Eskinazi, Türk tekstil sektörünün sürdürülebilirlik konusunda Avrupa’nın önünde olduğunu savundu.
  • Türkiye ekonomisinin farklı dönemlerine tanıklık ettiniz. Geriye baktığınızda sizi en çok hangi dönem şekillendirdi? Türk tekstil sektörünün geçirdiği en büyük dönüşüm sizce ne oldu?
Tekstil sektörü ihracatta Özal’la başladı. Dışa açılma, dış pazarlara gitme, müşteri bulma o dönemde başladı. Bazı bakanlar ihracatçıyı ve sanayiciyi elinden tuttu, yurt dışına götürdü, oradaki bakanlarla ve sanayicilerle bir araya getirdi. Pazarın genişlemesi, ihracatın artırılması hem ihracatçının kendi gayretiyle hem de bakanların ve bürokratların yollarını açmasıyla bir yerlere geldi. Bunlar Türkiye için çok önemli kaldırım taşlarıydı.
Bence son zamanlarda bu durdu. Her şey birliklere, belirli bütçelerle belirli imkanlarla bırakıldı. Olmadık yerlere teşvik verildi. Örneğin uzak pazar dediğimiz Güney Amerika’ya mal satmamıza imkan yok. Çünkü kendi pazarlarını korumak için koydukları vergi duvarları var karşımızda. Bu ülkelere kendi imkanlarımızla ancak turistik geziye gideriz. Uzak Doğu’ya gitsek yine vergi duvarları var. İhracatçının yol alabilmesi için mutlaka devletlerin ve politikacıların çalışması gerekiyor. Artık dünyada serbest ticaret anlaşmaları çok ön plana çıkmaya başladı.
Bir ülkeye mal satabilmek, o ülkenin pazarında yer alabilmek için bizim bakanlığımızın ve karşı ülkenin bakanlığının çalışıp ortak bir zemin hazırlaması lazım. Bu serbest ticaret anlaşmalarıyla oluyor. Bunlar bugünden yarına olan şeyler değil. Minimum üç-beş yıllık süreçlerden başlıyor. Bunlar yapılmadığı müddetçe ihracatçılar tırnaklarıyla bir şeyler kapmaya çalışıyor.
  • İçinde bulunduğumuz dönemde ihracatçı ve özellikle sanayici ihracatçı biraz yalnız bırakılmış, kendi başına bırakılmış mı hissediyorsunuz?
Birazcık öyle. Hem maddi destek hem de pazar konusunda öyle. Bizim ana pazarımız Avrupa Birliği. İhracatımızın yüzde 50’ni buraya yapıyoruz. Gittiler Hindistan’la bir serbest ticaret anlaşması imzaladılar. Biz 30 sene evvel imzalamış olduğumuz Ortak Pazar Anlaşması’nı geliştiremedik ve şu anda dezavantajlı hale geldik. Bunları her bakana sorduğumuzda “Hallettik, hallediyoruz, imzalıyoruz” denildi. Hiçbir sonuca varamadık.
Bir de Akdeniz Anlaşması yapıldı. Tamam, o da pazar. Biz de oralara mal satabiliriz. Ama Türkiye bu işin aleyhine çünkü bizim zaten bir Ortak Pazarımız vardı. Aynı avantajları herkese vermiş olduk. Biz pazardan pay kaybettik.
Gelelim Amerika’ya. Dostumuz Trump falan, yüzde 12,5 vergi geldi üzerine. Şu anda zeytinyağı zaten zor durumda. Amerika pazarı çok rahat. Avrupa’ya zaten satamıyor. Yüzde 12,5 vergisi var üzerinde. Bunların olmaması lazım. Tam tersi olması lazım. Bize bu bariyerleri koymak yerine asfalt döşemeleri lazım. Bizim oralara daha rahat girmemiz gerek.
  • Yarım asırlık bir tecrübeden bahsediyoruz. Mutlaka birçok “İyi ki böyle yapmışım” dediğiniz vardır. Asıl bu “İyi ki böyle yapmışım”ları sağlayan yönetim anlayışınızın temelinde oluşan değerler neler?
Bir kere her zaman çalışanla beraber hareket etmek mecburiyetindesiniz. Çalışandan kopup patron olursanız bu işler yürümez. Ben “Ben” demeyi de hiç sevmem. Fabrikanın anahtarını çok geç teslim ettim güvenliğe. Kendim açtım, kendim kapattım. Onlarla beraber geldim, onlardan sonra gittim. Bu, çalışana farklı bir bakış açısı veriyor. İşe sahiplenmeyi herkese yaymış oluyorsunuz. Herkes işi sahiplenmiş oluyor. Bu çok önemli.
Bugün bir işveren saat 10’da işe gelip 3’te gidiyorsa, çalışanı saat 7.30-8’de geliyorsa ve aşağı hatta gidiyorsa o verim fark eder. Gözle görülüyor. “Benim işim yoktu” diye bir şey yok. İşin olması önemli değil. Sen eleman alacaksın. O işin senin diğer işlerini dağıtabilir. Saatlere yayabilirsin. Nasıl çalışan var, bunu hale getirebilirsin. Bu benim için çok önemli bir şeydi. Her zaman sıkı çalıştım. Her işte de öyle sıkı çalıştım. Bu benim için bir öncelikti.
Tabii bir de devirleri takip ettik. Örneğin Özal devrinde, Tansu Hanım zamanında yüzde 3 bin faizlerde biz çok iyi pozisyonda yakalandık. Durumumuz, döviz rezervimiz, şirket olarak vaziyetimiz iyiydi. O bakımdan o dönemden iyi çıktık. Bankalar krizlerine, 5 Nisan kararlarına yakalanmadık. Mümkün olduğu kadar önceden görüş sahibi olup şirketi her zaman daha stabil, daha sağlam tutabilecek kararlar almaya çalıştık.
  • Ön görüşün ne kadar önemli olduğunu söylediniz. Mevcut bakanlarımızdan Mehmet Şimşek bir dönem “Sakın dövizle borçlanmayın, dövizle borcunuz varsa kapatın” demişti. Bugün kendisi yine ekonominin başında ve sürekli ekonomiyi düze çıkarma vaadinde bulunuyor. İş dünyası burada daha önceki uyarıyı mı dinlemedi ya da şimdiki yapılanlar mı iş dünyası için yeterli değil? Buradaki sıkıntı nedir?
Ben hiçbir zaman başka aktörlerin, dostların vermiş olduğu görüşlere katılmam. Kendi görüşüm için kendi işimi, gidişatımı ben takip ederim. Ben politikacı değilim. Ben mühendisim. Çarpma, bölmeyi çok iyi bilirim. Ne çıkacağını bilirim ve ona göre hareket ederim. Ortaklarımdan biri doktor, öbürü iktisatçı. Hepsi de okullarını en iyi derecelerle bitirmiş arkadaşlarımız. Her zaman toplantılarımızda kendi görüşlerimizle hareket etmeye çalışıyoruz. “Şu kişi böyle demişti, bu kişi böyle demişti, öyle hareket edin” demek bence insanı yanlış yollara götürür. Ben herkese de bunu tavsiye ediyorum. Şu anda bana “Devalüasyon olacak mı?” diye soruyorlar. Türkiye’nin bu enflasyonu ortadan kaldırabilmesi lazım. Bu enflasyonu bu şekilde ortadan kaldıramaz. Mutlaka döviz kurunda bir ayarlama olması gerekecek. Ama bu devalüasyon mu olur, olmaz mı? O belli olmaz. Çünkü Türkiye’nin şu anda mali yapısı Merkez Bankası’nın müdahale etmesi için müsait. Döviz rezervleri var. İstedikleri zaman sonuna kadar harcayabiliyorlar. O yüzden dövizle iş yapıyorsanız dövizle borçlanacaksınız. TL ile iş yapıyorsanız TL ile borçlanacaksınız. TL ile iş yapıp dövizle borçlanıyorsanız risk alıyorsunuz. Borçlanılmayacak bir dönem değil ama yatırım hiç değil.
  • Son yıllarda pandemi, savaş, yüksek enflasyon, küresel belirsizlikler iş yapma biçimlerini kökten değiştirdi. Türk tekstil sanayisi bu yeni döneme sizce nasıl uyum sağlıyor?
Tekstilciler ve hazır giyimciler bu konuda çok hızlı gelişiyor. Mesela son zamanlarda sürdürülebilirlik konusu çok önemli. Şu anda söyleyebilirim ki dünyada bu konuda en iyi pozisyonda olan ülkelerden bir tanesiyiz. Avrupalı alıcılar bu işi ön plana koydular. Seminer yapıyorlar. Biz oraya gittiğimiz zaman o seminerlerde görüyorlar ki biz de konuşmaya başladığımız zaman, “E, siz bizden öndesiniz” diyorlar. Tabii biz sizden öndeyiz. Çünkü biz işin altında ne olduğunu biliyoruz. Oradaki program yazıcılar programlarını sunuyorlar. Biz de “Program yanlış” diyoruz. “Böyle olmaz” diyoruz. “Bilmiyorduk” diyorlar. Çünkü takip etmiyorlar.
Sürdürülebilirlik konusunda tekstil atıklarının yeniden değerlendirilmesine ilişkin dikkat çekici uygulamalar da var bizde. Uşak’ta çok iyi tesislerimiz var. Atık dönüşüm tesislerimiz çok iyi. İnanın ki dünyada en iyilerden birisi Uşak bizim için. Artık kullanılmayacak olanları presleyip keçe yapıyorlar. O keçe yolun altına seriliyor. 60 santimetre mıcır konacağına 20 santimetre mıcırla onu hallediyor ve emiciliği daha fazla. Türkiye’nin geleceği işte bu. Düşünün, o kadar dağları, taşları kullanıyoruz, çevreyi kirleten üretim yapıyoruz, ağaçları kesiyoruz. Ne kadar avantaj sağlıyor, yarı yarıya. Onun için bunlar çok önemli şeyler.
  • Döviz kuru, finansman maliyetleri, yüksek üretim giderleri, ihracatçılardan bu aralar en çok duyduğumuz söylem. Peki bunların çözümü için hangi adımı atmak gerekiyor?
Bu hafta ihracat rakamları açıklandı. Sayın Bakanımız çıktı, açıkladı. Bütün pembe bir tablo çizdi. Gerçek ise iyi gitmiyoruz. Şu anda konkordatolar arka arkaya geliyor. Düşünsenize, yüzde 50 faizle iş yapacaksınız. Böyle bir şey, böyle bir kar var mı? Olamaz. Bugün hiçbir işletmenin öz sermayesi yetmiyor. Çünkü eridi. Vergisini de ödedi sanayici, diğer yükümlülüklerini de ödedi ama ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Ülke sanayiden çıktığı zaman zaten felaket o zaman başlıyor. İş gücü kayıpları başlarsa yüksek miktarda, ki oluyor ama daha dengede sözde işsizlik oranları düştü. İş arayanların oranı azaldı. Millet iş bile aramıyor. Onun için çok zor bir devredeyiz. Kimse yatırım yapmıyor. Yatırıma kredi falan veriyorlar ama o kredi geri dönecek. Bugün üç senede enflasyonla mücadele olmaz. Üç sene üç aydır enflasyonla mücadele ediyoruz. Dünyanın başka bir yerinde böyle bir politikaya altı ay dayanılır ama üç sene üç aydır sanayici buna dayanıyor.
  • Peki dışarıdan yatırımcı gelmesi açısından Türkiye’nin önündeki en önemli sorunlar neler?
Dışarıdan gelecek yatırımcının belirli standartları var. Bir ülkede hukuk sistemi iyi çalışmıyorsa gelmez. Gelen de gider. Zaten de gidiyor. Ancak örneğin otomotivde gitmiyor belki. Çünkü kendi fabrikaları, kendi ülkelerinde transfer arabalarını burada yapıp ona göre bir program yapmışlar. Bazı sanayilerde programlar bir yıllık yapılmaz. Beş yıllık uzun vadeli programlar yapılır. Bunu bölemezsiniz. Onlar mecburen devam ediyorlar. Yeni program yerleştiriyor mu? Ona bakmak lazım. Eğer yeni program yerleştirmiyorsa beş sene sonraki felaketi bugünden görebilirsin.
  • Marka en çok konuştuğumuz konulardan biri. Peki Türkiye’nin kendisi neden marka olamıyor?
Marka bir yaşam tarzı. Ben 2003 senesinde burada Güzel Sanatlar Fakültesi’nde profesör olan Fatma Hoca ile bir kitap yazdık. “Marka nedir?” diye. Markanın bir etiket olmadığını, nasıl olması gerektiğini 24 sene evvel söyledik. Marka bir yaşam tarzıdır. Beraber kucaklaşmanız lazım. Onu alışkanlık haline getirmeniz lazım. Bu zamanla olacak bir şeydir. Hem üretim yapıp hem marka olmak çok zordur. Üretim yapanlar marka olmaya başladığı zaman üretimini yavaş yavaş bırakıp markaya daha çok odaklanması lazım. Çünkü marka okşanmayı ve sevgiyi sever. O sevgiyi veremezsiniz üretimle uğraşırken. Onun için mutlaka içinde olmanız, yaşamanız lazım. Tasarımcının sizin pazarınıza gidip orada çalışması, gezmesi, görmesi, orada yaşaması lazım. Türkiye’de yaşayıp yurt dışına tasarım yapamazsınız. Oradaki şartlara göre marka üretmeniz, tasarım yapmanız lazım. Bunları anlattık ama Türkiye’de bunlar olamadı. Çünkü çok çabuk taklit etmenin daha kolay olduğunu gördük. Hiç markaya önem vermedik. Çünkü o zamanlar işler yürüyordu. Şimdi işler zorlaşınca markanın katma değerinin kıymetini görmeye başladık. Ama geç oldu.
  • Tekstil sektöründe Türkiye’den çıkan markalar açısından nasıl bir tablo görüyorsunuz?
Tekstilden, konfeksiyondan bazı markalar çıktı. Sağ olsun bunlar çok iyi çalışıyorlar ama çok kolay değil. Biz mesela Japonya’ya mal satacaksanız Japon insanının özelliklerine göre ürün üretmeniz lazım. Çin’e mal satacaksanız o ülkenin vücut yapısına göre mal, ürün yapmanız lazım. Bize, meşhur markalara üretim yaparken Japonya’ya ayrı üretim yaptırırlar. Aynı üretimi oraya götüremezler. Bunların hepsini inceleyip zamanla kendi markanızın içine yerleştirip pazarlarınızı tayin etmeniz lazım. Her yere satamazsınız belki ama nerelerde satabileceğinizi bilirsiniz. Globalleşecekseniz sırayla globalleşeceksiniz. Önce Avrupa’ya gidin, sonra Amerika’ya gidin. Sonra öbür tarafa gidin. Bunların hepsini zamanla yapabilmemiz lazım.
  • Son olarak iş hayatına yeni başlayan gençlere, girişimcilere ve geleceğin sanayicilerine vermek istediğiniz en önemli tavsiye nedir?
Bir kere yılmayacaklar. “Bunu yılmadan yapamam” diye bir şey yok. Bu devirde AI teknolojileri çok önemli. İşlerinizi kolaylaştıran enstrümanları mümkün olduğu kadar çok kullansınlar. Klasik yöntemlerden mümkün olduğu kadar çıksınlar. Bu yeni sistemleri kendi işlerine adapte etmeye çalışsınlar. Onlar adapte oldukları müddetçe maliyetlerini aşağı çekerler. Bir de işten zevk almaya başlarlar. Çünkü kendi vizyonları oraya girmiş olur. Onun için her işi kendi yöntemleriyle yapabilmeye çalışsınlar. Ama illa öyle yapılacak diye bir şey yok. Uygulayabildikleri kadar uygulayabilsinler.
En büyük tavsiyem de beraber çalıştıklarıyla beraber bir bütün olsunlar. Hep beraber yaratsınlar. “Ben yaptım” olmasın. Ekibini ona göre kursun. Ekip kurmak çok önemli bir iş. İstişare.