Geçen gün sosyal medyada gezinirken mimarlık ve kent tarihi üzerine paylaşımlar yapan bir hesabın şu sorusuna rastladım: “İzmir’de Konut Tipleri: Her Cumbalı Ev ‘Rum Evi’ mi?” Bu paylaşımın üzerine şöyle bir not düştüm: ‘Rum evi’ meselesi artık koca bir mite dönüşmüş durumda. Toplum kendi tarihsel kimliğini yalnızca ‘göçebelik’ parantezine sıkıştırınca; bu topraklarda ev ürettiğini, mimari kurduğunu ve bizzat kent planladığını kendi hafızasından bile kaçırıyor.”
Kentlerimizde uzun zamandır kanıksanmış büyük bir ezber bu. Ege’de ya da Marmara’da iki katlı, taş işçiliği zarif, ahşap kepenkli ya da cumbalı bir geleneksel konut gördüğümüzde dilimizden dökülen ilk tanımlama neredeyse istisnasız aynı: “Eski bir Rum evi.” İşin en düşündürücü tarafı, bu refleksin yalnızca sokaktaki insanın hafızasıyla sınırlı kalmaması. Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tescillerinde dahi derinlemesine bir mimari tipoloji ve sosyo-mekânsal köken araştırması yapılmadan, alışılagelmiş bir kolaycılıkla bu yapılar doğrudan “Rum evi” olarak tescil edilebiliyor. Oysa bu yaklaşım, mimarlık tarihi açısından olduğu kadar sosyolojik açıdan da kökten yanıltıcıdır; çünkü kentin toplumsal katmanlarını, mahalle dokusunu ve birlikte yaşama pratiğini tek bir etiketle silikleştirmektedir.
Peki, yüzyıllardır bu coğrafyada mahalleler kuran Türkler nerede oturuyordu? “Türk evi” neredeydi?
Bu soruya toplum olarak net bir cevap veremeyişimizin arkasında, kendi tarihimizi yalnızca “göçebelik” romantizmine hapsetmemiz yatıyor. Sanki Türkler yerleşik kente adım attıklarında mimari bir dil kuramamış gibi tuhaf bir kabule teslim olduk. Dahası, Batılı seyyahların yüzyıllardır ürettiği oryantalist bakış açısı da bu algıyı besledi. Seyyahlar geleneksel Türk evini yalnızca harem, mahremiyet ve içine kapanıklık üzerinden okuyarak; kadının eve hapsedildiği, erkeğe ait durağan bir dünya tasavvuru kurdular. İşin acı yanı, oryantalizm yalnızca Batı’ya özgü kalmadı; bizler de zamanla kendi geçmişimize, evimize ve mahallemize aynı dışlayıcı ve indirgemeci gözlüklerle bakar olduk.
Oysa Celal Esad Arseven’in Istılahat-ı Mimariye adlı sözlüğünde alçakgönüllülükle sadece “ev” olarak adlandırdığı o meşhur çizim ve analiz, bu oryantalist klişeleri kökünden sarsar. Zemin katın işlevselliği, üst katlardaki yaşama alanları, kepenklerin sunduğu iklim kontrolü, ahşap teraslar (tahta puş), sokağa taşan kafesli cumba, duvara dayalı sokak çeşmesi ve bacadaki leylek yuvasına kadar her detay; doğayla, sokakla ve mahalleyle iç içe, son derece rasyonel bir yaşam kültürünün belgesidir. Sedad Hakkı Eldem’in 1930’lardan itibaren kuramlaştırdığı “Türk Evi” araştırmaları da bu sivil mimarinin ne denli özgün bir karaktere sahip olduğunu açıkça ortaya koyar.
Madalyonun diğer yüzünü de unutmamak gerekir: Bahsettiğimiz bu yapılar Osmanlı İmparatorluğu’nun altı asırlık çok kültürlü dünyasında filizlendi. Bugün “Türk evi” veya “Rum evi” diyerek keskin sınırlarla ayırmaya çalıştığımız mimari unsurlar, aslında aynı iklimin, aynı malzemenin ve yan yana yaşayan ustaların müşterek birikimidir. Rum’u ya da Ermeni’yi bu devasa imparatorluk dünyasının içinden ayıklayıp konutu salt tek bir etnik kimliğe fatura etmek de, Türk’ün şehir kurma ve ev üretme iradesini yok saymak da aynı derecede sakattır.
Dolayısıyla 19. yüzyılın bu sivil mimari örneklerine doğrudan “Osmanlı mimarisi” dediğimizde hem tarihsel hem de sosyolojik gerçekliği en doğru zemine oturtmuş oluruz. Şimdi durup kendimize dürüstçe soralım: Sahi, siz hiç Türk evi gördünüz mü? Eğer bu estetiği sahiplenip ona göğsümüzü gere gere “Türk evi” deme cesaretini gösterelim. Hiç değilse geçmişin hakkını teslim edelim ve ona hakkıyla “Osmanlı mimarisi” diyelim.
Rum Evi
Rum Evi
Paylaş: