.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

“Otomotivde sürdürülebilirlik, tedarik zincirinin yapısına bağlı”

Okuma Süresi: 7 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Otomotiv endüstrisi üretim süreçlerinin çok hızlı dönüşebildiği ve çok fazla sayıda bileşenden oluşan, tedarikçi yapısının oldukça geniş olduğu bir sektör.
 “Otomotivde sürdürülebilirlik, tedarik zincirinin yapısına bağlı”
Paylaş:
Otomotiv endüstrisi üretim süreçlerinin çok hızlı dönüşebildiği ve çok fazla sayıda bileşenden oluşan, tedarikçi yapısının oldukça geniş olduğu bir sektör. Böylesi bir alanda üretimi ve başarıyı sürdürülebilirlik kılmak, ancak sağlam stratejiler ve politikalarla mümkün oluyor. 70 yılı aşan tarihiyle Cevher Jant, Türkiye’de bu kurumsallığı oluşturabilmiş az sayıda firmadan biri. Pek çok ilki hayata geçiren grup, Hüseyin Özyavuz ve Haluk Özyavuz’un vizyonuyla geleceğe emin adımlarla yürürken firmanın ve üretimin sürdürülebilirliğini kurumsal yapılarla sağlamlaştırmak adına ülkemizin iyi örneklerinden biri. Cevher Gruop’un CEO’su Oğuz Özmen’e bu iyi örneğin nasıl oluştuğunu, mevcut ekonomik konjonktürü ve sürdürülebilirlik çalışmalarını sorduk.
Belki bilineni yeniden anlatmak olacak ama Cevher Group’un hikayesini dinleyebilir miyiz sizden?
Cevher Group olarak kuruluşumuz 1955. 60'lı yılların sonlarında Bornova’da fabrika düzeninde otomotiv sektörü özelinde üretim başlıyor. 70'lerin sonları ve 80'ler Türkiye'deki otomotiv endüstrisinin gelişimine paralel olarak Cevher’deki ürün çeşitliliği de artıyor. Motor parçaları, aktarma organı dediğimiz motorla birlikte çalışan transmisyon parçaları ve şasi parçalarının alüminyum dökümleri Türkiye otomotivinin büyümesine paralel bir büyüme grafiği çiziyor. 1975 yılında Türkiye’nin ilk alüminyum silindir kapağını, 1984 yılında ilk alüminyum jantını üretiyor Cevher. 2003 yılında Cevher Grubu Ege Serbest Bölgesi’nde kendi jant tesisini kuruyor. 2016 yılına kadar kendi bünyesinde gravite döküm, enjeksiyon döküm ve alçak basınçlı döküm ile üretim sürüyor. 2018 yılında ise şu an içinde bulunduğumuz tesisimiz grup bünyesine katılıyor ve burada Endüstri 4.0 teknolojisi ile donatılmış yeni nesil bir üretim tesisi yatırımına başlanıyor. Burada bulunan en üst standartlardaki boyahanenin kurulumu iki yıl sürüyor ve biz burayı 2020 yılında, yani pandeminin tam ortasında devreye alma çalışmalarına başlıyoruz. Halihazırda jant ağırlıklı bir üretim portföyümüz var, fakat jant dışı parçalar da üretiyoruz. Örneğin Ford kamyonların büyük transmisyon parçalarını yine alçak basınç döküm yöntemiyle burada üretiyoruz. Havacılık başta olmak üzere ilgi alanımıza giren sektörlerde üretim yapmayı planlıyoruz önümüzdeki dönemde. Şirketin 70 yıllık tarihinde birçok başarı ve birçok ilk var. Ege Bölgesi’nin ilk alüminyum döküm ihracatını Cevher grubu yaptı. Kendi sektörümüzdeki ilk çıraklık okulunu açtık. Türkiye’de ilk silindir kapağını, ilk silindir bloğunu biz ürettik. Ve şimdi de dediğim gibi 50 milyon dolarlık bir yatırımla Endüstri 4.0 ile üretim yapmaya devam ediyoruz. Jant, hem estetik olarak hem dayanım olarak üst seviyede olması gereken bir ürün. Bir milimetrelik bir görsel hata payıyla üretim yapıyoruz. Yani o derecede hassas bir mücevher üretiyoruz diyebilirim. Estetik olarak mükemmelliği de sözünü ettiğim yüksek seviyedeki modern boyahanemizde yakalıyoruz.

“Sanayide yapısal dönüşüm şart”

İç piyasada yaşanan maliyet artışları, faizin seyri ve Ortadoğu’daki savaşın etkilerini firma ve sektör olarak nasıl hissediyorsunuz? Ufka baktığınızda ne görüyorsunuz ya da bir şey görebiliyor musunuz?
Var olan makroekonomik koşulların, temel ekonomik göstergelerin bana sürecin bütününe dair gösterdiği şey şu; çok belirgin bir dönüşüm zorunluluğu görüyorum tüm sanayimiz için. Hepimiz için zorlu bir yol bu tabi ki; ancak kabaca üç buçuk yılda döviz bazında üç katına çıkan bir işçilik maliyeti var Türkiye'de. Dolayısıyla bununla mücadele etmek, yüzde 5-10% gibi verimlilik artışlarıyla yapılabilecek bir şey değil. Yapısal bir dönüşümü gerçekleştirebilmek zorunda Türk sanayisi. Bu nedir? Batı Avrupa'nın kendi koşullarında, kendi yüksek maliyetlerinde yapmak zorunda olduğu endüstriyel otomasyon, robotizasyon dönüşümünü Türkiye de bir an önce yapmak zorunda. Aksi taktirde pazar payını koruma şansı yok. Biz de bu dönüşüm için kendimize bir yol haritası oluşturduk.  Makroekonomiye ilişkin beklentimiz ise enflasyonla devalüasyonun dengeli gitmesi. Başka türlü plan yapma şansınız olmuyor. Bu beklentinin paralelinde de sözünü ettiğim yapısal dönüşümü gerçekleştirmeyi birinci öncelikli hedefimiz olarak belirledik. Tüm departmanlarımızın bununla ilgili ciddi performans hedefleri var. Ama tabi ki bunu gerçekleştirmek, finansmana erişim ile mümkün olabilir. Batı Avrupa’daki firmalar, görece daha uygun finansman koşullarına erişim sağlayabilirken; Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler için mevcut faiz ortamı, benzer ölçek ve hızda bir dönüşümün hayata geçirilmesini daha zorlayıcı hale getiriyor. Savaş konusunda ise; özellikle hammadde temininde ve nakliye maliyetlerinde doğrudan hissettiğimiz bir etkisi oldu son bir ay içinde Ortadoğu’da yaşanan çatışmanın. Biz de alternatif hammadde üreticilerinden tedarik ediyoruz. Bu denklemden bir kazananın çıkması kolay değil. Savaşın seyrine ilişkin gelen bilgiler de çelişkili. Savaşın uzaması tüm taraflar için kayıp. Umarım yakın zamanda kalıcı bir ateşkes sağlanır.

Sürdürülebilirlikte öncü

Sürdürülebilirlik konusunda önemli aksiyonlar içindesiniz, bunlardan söz eder misiniz?
Sürdürülebilirlik, sektörümüzün ve özel olarak Cevher Group’un öncülük yaptığı alanlardan biri. Bu anlamda Grup olarak kendimizi sürdürülebilirlikte bir “kutup yıldızı”olarak konumlandırdığımızı ifade edebilirim. Özellikle Dieselgate Skandalını izleyen ve elektrik dönüşümünün hızlandığı dönemden beri sektörümüzün bu anlamda öncülük iddiası sürüyor. Bütün bu süreçte karbon emisyonlarını azaltma ve çevre duyarlılığı konuları otomotiv sektörünü önceliklendirdiği konuların başında geliyor. Otomotivdeki katma değerin yaklaşık dörtte üçünün tedarik zincirinden geldiği düşünüldüğünde, sürdürülebilirlik konusunu da bir tedarik zinciri konusu olarak değerlendirmek gerekiyor. Toplam karbon ayak izinin büyüklüğü ortaya çıkarken alüminyumu üreten hammadde üreticisinin veya kullandığımız boyayı üreten, ‘second tier’ dediğimiz üreticilerin, hatta onların da hammadde tedarik ettiği üreticilerin karbon ayak izleri denkleme dahil oluyor. Boksitten alüminyum üreten tedarikçi, elektroliz prosesini yenilenebilir enerjiyle yaparsa bu bizim de karbon ayak izimizi azaltan bir etken oluyor. Dolayısıyla portföyünüzde mutlaka sürdürülebilir yöntemlerle ve yenilenebilir enerjiyle üretim yapan tedarikçileriniz olmalı ve bunların oranını arttırmayı hedeflemelisiniz. Benim müşterim diyor ki ‘Bu işi sana veririm, ama ürün başına X kg CO2 emisyonunu geçmeyeceksin.’ Bu hedefi tutturabilmek için sizin almanız gereken aksiyonlar var. Biz de burada müşterinin sesini dinliyoruz ve hedeflerimizi kendi tedarikçimize de yansıtıyoruz, çünkü bizim en büyük emisyon kaynağımız tedarikçilerimizdeki üretim prosesleri. Şaşırtıcı bir rakam gibi gelebilir size ama emisyonumuzun yaklaşık yüzde 80'i, bizim tedarikçilerimizden geliyor. Dolayısıyla alüminyum üreten tedarikçimiz, elektroliz ile alüminyum üretirken yenilenebilir enerji kaynağı kullanırsa , aldığınız alüminyum da düşük emisyonlu alüminyum olabiliyor.  Tedarik zincirimizi planlarken tüm bu detayları da dikkate alarak bir yol haritası oluşturuyor ve hammadde portföyümüzde yeşil alüminyumun payını arttırıyoruz. Dolayısıyla zaman içinde emisyonumuzun tedarikçilerimizden kaynaklanan yüzde 80'lik kısmı gittikçe düşecek. Bunun aynısını tabii ki boya başta olmak üzere tedarik ettiğimiz bütün hammaddeler için de yapıyoruz. İçeride kullandığımız enerjinin hem azaltılması hem de yenilenebilir kaynaklardan sağlanması konusunda da adımlar attık ve atıyoruz. Verimlilik artışı da sürdürülebilirliği destekleyen bir diğer unsur. Siz üretimde fireyi azalttığınızda, bir birim sağlam ürün üretmek için harcadığınız enerjiyi de azaltıyorsunuz. Dolayısıyla çok fazla alt aksiyondan oluşan bir süreçten söz ediyoruz. Biz katı bir malzemeyi eriterek, yani sıcaklığı 720 derecelere çıkartarak şekillendirebiliyoruz. O yüzden de bizim enerji tüketimimiz göreeli olarak fazla. Dolayısıyla ilk ana odamız enerji tüketimini azaltmak. İkinci olarak da su tüketimi geliyor. Örneğin daha az su püskürterek aynı soğutma etkisini yaratan sistemlere ayrıca arıtma, suyu geri kazanma sistemlerine yatırım yapıyoruz. Bu aksiyonlarla  dipte ciddi kazanımlar elde etmek hedefleniyor. Emisyon, enerji tüketimi ve suyun dışında Birleşmiş Milletler'in sürdürülebilirlikle ilgili belirlediği başlıklara baktığımızda tabii çok daha fazla unsuru görüyoruz ve bu alanlarda da çalışıyoruz. Örneğin toplumsal cinsiyet eşitliği bunlardan biri. Üyesi olduğumuz Taşıt Araçları Tedarik Sanayicileri Derneği TAYSAD’ın “Fırsatı Eşitle Yeteneği Çeşitle” projesinin içindeyiz. Yönetim Kurulumuzda yüzde 40, icra kurulumuzda da yüzde 35 kadın temsili var. Bu konuda Türkiye ortalamasının üzerindeyiz, ama bu oranları en hızlı şekilde yüzde 50'ye çıkartmayı taahhüt ettik. 1980’lerde açtığımız çıraklık okulumuz, nitelikli insan kaynağı yetiştirebilme anlamında çok önemli bir adımdı. Bunu geçtiğimiz yıl Cevher bünyesinde açtığımız “Mesleki Eğitim Merkezi” (MESEM) ile bir adım ileri taşıdık. Burada Milli Eğitim Bakanlığı’ndan büyük destek aldık. Bakanlığın liderliğinde yürütülen MESEM projelerinin Türkiye adına çok değerli bir projeler olduğunu düşünüyoruz. Burada genç yaştaki arkadaşlarımıza Cevher kültürünü öğretiyoruz ve mezun gençlerimizi de yüzde 90’ın üzerinde bir oranda istihdam ediyoruz. Zira sürdürülebilirlik dediğimizde, insan kaynağının sürdürülebilirliğini de önemli görüyoruz. Otomasyon ve Endüstri 4.0 yatırımlarımız da sürdürülebilirlik çalışmalarımızı destekliyor. Siz evinize beyaz eşya alırken nasıl enerji tüketimi düşük ürünleri tercih ediyorsanız, biz de makine yatırımı yaparken aynı hassasiyeti gösteriyoruz. Internet sitemizde kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaştığımız oldukça detaylı ve kapsamlı bir sürdürülebilirlik raporumuz var.

Kurumsal yapılanma

Çok kapsamlı bir aksiyon planından söz ediyorsunuz; kurum içinde bu süreç nasıl yönetiliyor?
Yatırım ve sürdürülebilirlik müdürlüğümüz var. Ayrıca departmanlar arası koordinasyonu sağlayan komitelerimizden biri de ”Sürdürülebilirlik Komitesi”. Her üç ayda bir küresel koşullar, müşteri standartları ve regülasyon revizyonları gibi konularda bizlere bir güncelleme yapıyorlar, bununla ilgili aksiyonlarımızı gözden geçiriyoruz Örneğin Avrupa yeni bir karar açıkladığında sizin bunu hızlı şekilde kendi iş modellerinize de adapte etmeniz gerekiyor. Sürdürülebilirlik komitemizde üretim, satın alma satış, IK ve yatırım gibi departmanlarla geleceğe yönelik stratejilerimizi geliştiriyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik çok kapsamlı bir konu ve böylesi bir konuda alınması gereken kararlar bir kişinin, iki kişinin verebileceği nitelikte olmuyor.

Firmalarımız çok ciddi bir oranda aile işletmelerinden oluşuyor. Burada da tabi yapının sürdürülebilirliği konusu ön plana çıkıyor. Cevher, bu anlamdaki iyi örneklerden biri. Bu sürdürülebilirliği sağlamanın temelindeki felsefe nedir?
Bu konu açıkçası çok temel bir nokta bence; yani “yönetişim” denen, yabancı literatürde ‘governance’ diye geçen unsur. Kurumsallaşmada işin nasıl yönetileceği, nasıl denetleneceği, buna ilişkin kurallarının konması ve buna sadık kalınması, aslında o şirketin bir geleceği olup olmayacağına sanılandan çok daha fazla etki ediyor. Bir firma ikinci kuşakta devam edebilecek mi? Üçüncü kuşağa kadar gelebilecek mi? Bunu belirleyen unsur, ilk olarak süreçlerin nasıl planladığına, yönetişim kurallarının nasıl belirlendiğine dayanıyor. Bin kişilik, iki bin kişilik bir yapıda bir kişi ‘tek karar verici ben olacağım’ derse, o kişi istediği kadar zeki, yetenekli olsun, yapıyı sağlıklı yönetilebilme şansı olmuyor. Açıkçası bu yapılar 70 yılı da göremiyor. Dolayısıyla kurucunun vizyonuyla şekilleniyor gelecek. Biz Cevher olarak üçüncü kuşağa geçiyoruz ve inşallah dörde doğru devam edecek. Bu başarıyı sağlayabilmek de ortak aklı merkeze almakla, doğru kişilere sorumluluk ve inisiyatif vermekle mümkün oluyor. Bunu yapmaya çalışırken bir yandan da diğer iyi örnekleri mercek altına alıyor ve onlardan da yeni şeyler öğreniyoruz. Bu anlamda Sayın Haluk Özyavuz’un ve yeni gelen 3. kuşağın vizyonu, burada yerleştirdiği Cevher kültürü gerçekten çok önemli.