.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast
Folkart Orion

Önce can sonra canan

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Önce can sonra canan
Önce can sonra canan
Paylaş:
Temmuz 2026’da Ankara’da yapılan NATO Zirvesinin yankıları, gizli kalmış skandalları yeni yeni ortaya çıkıyor. Çıktıkça da ne büyük tehlikeler atlattığımız anlaşılıyor. 8 Temmuz 2026’da Trump’ı 1No’lu Hava Kuvvetleri Başkanlık jeti ile uğurladıklarını zannedenler Başkanın arka kapıdan çıkarak yiyecek taşıyan bir kamyonetteki tekerlekli arabanın içinde başka bir jete taşındığını herhalde yeni öğrenmişlerdir. Bakanların, danışmanların ve gazetecilerin bulunduğu uçak ise mevcut tehdide rağmen aynı uçakla yola çıkmışlar. Bu haberi Washington Post gazetesine sızdıran büyük bir ihtimalle uçakta hayatları tehlike altında bulunanlardan biri olmalı.
Tehdidin İran’dan yapıldığı ve omuza konulan bir silahla Trump’ın uçağına roket atılacağı bilgisinin Amerikan istihbaratına geldiği kulis bilgileri içinde.
Bu nedenle yazının başlığını “Önce can sonra canan” isimli anonim bir Türk atasözünden alıntı yaparak koydum. Öyle ya Trump en önemli Bakan ve danışmanlarını bırakıp başka bir uçakla seyahat etmiş. Önce canımı kurtarayım demiş. Trump’a 2024’de iki kez 2025’de ise bir kez suikast girişiminde bulunulduğu hatırlanacaktır. İran tarafı ise Trump’ı NATO Zirvesi sırasında yakından takip ettiklerini, nerede kaldığını bildiklerini ama suikast girişiminde bulunmadıklarını açıkladı. İran bu aşamada böyle bir muhatabını ortadan yok etmek istemez. Muhatap devamlı hata yapan Başkan Trump’dan başkası değil. Beyaz Saray durumu açıklamak istememesine karşın “kuvvetli deliller” nedeniyle olayın gerçek olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Zaten Trump da kararı Gizli Servis ve askerlerin aldığını, kendisine son anda haber verildiğini ifade etti. Kıdemli ve tanınmış bir Demokrat Parti Senatörünün bu konuda açıklama yapılması ve olayın soruşturulması için bir önerge verdiği duyuldu bile. Belki ayrıntıları buradan öğrenebiliriz. Gizlenen gerçeklerin ortaya çıkma gibi bir gelenekleri var.
Doğrusu kazasız belasız bu Zirveyi atlattık diye sevinmiştim. Ama bu gerçekler ortaya çıkınca korkmadım değil. İlk aklıma gelen soru Türk tarafı bu durumu biliyor muydu? Artık bunu da sonradan öğreneceğiz.
Öte yandan beş aylık ABD İran savaşından İran’ın kazançlı çıktığı söylenebilir. İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridini işgalinin artık yapısal olarak kabul edildiği bir dönemde, İran, Körfezde ABD’nin hegemonyasını ortadan kaldıran girişimlerine başladı bile. Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazından geçişleri kontrol altına almak için düzenlemeler yapmakta. Hürmüz Boğazından geçecek ticari gemilerin İran makamlarına ödeyecekleri ücretler, diğer harcamalar ABD’nin İran’a uygulamakta olduğu yaptırımların büyük kısmını geçersiz kılıyor.
ABD ve İngiltere, Orta Doğuda barış, savaş ve işgal kurallarını hazırlayıp bölge devletlerinin onayına sunarken artık koşulların değiştiği görülüyor. İran artık Ummanve bölgenin diğer devletleri ile diplomasiyi kullanarak ilişkilerini geliştirirken ABD ve müttefiklerinin bölgedeki varlıklarını da sorgulamakta. ABD, donanmasını konuşlandırmak için İran’ın gücünü düşünmek zorunda. İran nükleer güç olmanın yanı sıra bölgesel güvenliğin de sorumlusu konumuna gelen bir ülke. Bugünkü koşullara bakarsak İran’a saldırılmadan önce İran’ın Hürmüz Boğazından geçişler, buna bağlı olarak enerji krizine yol açarak tüm dünya ekonomisini etkilemesi gibi unsurların dikkate alınması gerekiyor. Bundan böyle anlaşmaların koşullarını ABD ve müttefikleri değil ama İran’ın belirleyeceği anlaşılmakta.
ABD eskiden İran’ın elindeki uranyum zenginleştirilmesi, nükleer silahlanma gibi kozları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile kontrol eder ve kullanırken bugün Hürmüz Boğazını kontrol eden savaşta yenemediği bir devletle karşı karşıya. İran arkasına aldığı Rusya ve Çin gibi bölgelerinin kuvvetli devletlerinden de destek görmekte. İran gündemi kabul eden değil gündem maddelerini oluşturan bir ülke konumuna geldi hatta getirildi. Getiren de başarısız bir dış politika uygulayan ABD ve Trump’ın ta kendisi.
İran, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurmakta. Suudi Arabistan güvenliğini tehdit eden bu durumdan memnuniyetsizliğini Trump’a birkaç kez iletti. Trump ise Pakistan, Suudi Arabistan ve odağında NATO üyesi olan Türkiye’nin de bulunduğu Mekke Anlaşmaları denilen üçlü bir savunma anlaşması ile Suudi Arabistan’ın sıkıntılarına çare buldu sayılır. Burada önemli olan Mekke Anlaşmasında “bir ülkeye yapılan saldırının diğer ülkelere de yapılmış” sayılması. Türkiye, bu ülkelere saldırı halinde NATO’ya başvurup NATO Antlaşmasının 5.maddesini işletebilecek mi? Türkiye çalkantılı bir dönem yaşayan Orta Doğu çatışmalarının içine mi çekilmek isteniyor? Yoksa Suudi Arabistan’ı rahatlatmaya yönelik kağıt üzerinde kalacak bir Anlaşma mı olacak? Tüm bu soruların yanıtlarının zaman içinde alınacağı şüphesiz. İsrail ise tüm bu gelişmelerden rahatsız.
Burada konuyu tekrar 40 yıl mensubu olduğum Dışişleri Bakanlığına getirmek istiyorum. Nedenini açıklayayım: Dış politikayı saptayan ve bunun uygulayıcısı olan kurum her ülkede Dışişleri Bakanlıklarıdır. Bu yapılar kurumsaldır ve işleyişleri geleneksel olarak değiştirilemez. Örneğin İngiliz Dışişleri Bakanlığında son yapılan değişiklik Bakanlığın ismine yapılan bir ekleme olmuştur. FCO yani Dışişleri, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) Bakanlığı olan ismi FCDO Dışişleri, Commonwealth ve Kalkınma Bakanlığı olmuştur. 1980’li yıllarda Türkiye’de ikinci katip olan şimdi emekli Büyükelçi T. Craddock ile yaptığım son görüşmeden, Türkiye Masasının son 100 yıldır aynı odada çalıştığını, değişenin sadece diplomatlar olduğunu öğrenmiştim.
TC Dışişleri Bakanlığı ise 1988’de Özal döneminde Milli Müdafaa caddesindeki binasından alınarak Devlet Yatırım Bankası olarak inşa edilen Balgat’taki binaya taşınmış. Bu bina yetersiz geldiği için Çiğdem Mahallesinde ek binaya bir kısım bölümler aktarılmış, şimdi ise Eskişehir yolu üzerinde Bağlıca bölgesinde 548.000 m2’lik bir alanda yeni bir bina inşa edilmekte. Bakanlığa girdiğimiz yıllarda ara bir kapıdan Başbakanlığa geçiş yapabiliyorduk. Hatta o zamanki Genel Sekreterimiz Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın o kapıdan geçerek Başbakan Bülent Ecevit’e sunum yaptığını hatırlıyorum. Devlet kurumlarının stratejik olarak aynı bölgede hatta birbirlerine çok yakında bulunmaları genel bir kuraldır. İngiliz, Fransız ve İtalyan Dışişleri uygulamaları bu şekildedir. Önemli kurumlar başkentlerin merkezinde şehir dışında değildir. Kurumsallaşmış Dışişlerine kariyer memurları da belli okullardan (SBF, Hukuk, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Boğaziçi) alınırken şimdi sosyal bilimler, yabancı dil eğitimi veren fakültelerden memur alındığı basında ve tartışma programlarında ifade edilmekte. Kurumsal yapıyı bozmak Dışişlerinin dış politika saptanmasının ve işleyişini de değiştirir. Zaten 30’a yakın dışarıdan yapılan Büyükelçi ataması ile kurumsallık ilkesi bozuldu sayılır. Dışişleri Bakanlığı Atatürk’ün büyük önem atfettiği bir kurumdur.1927 yılında Atatürk’ün imzası ile Devlet Protokolü Görev ve Yetkilerinin Uygulanması ve İşleyişi Dışişleri Bakanlığına verilmiştir. Sonuç olarak Dışişleri Bakanlığının yapısını dış politikanın işleyişi ve saptanması bakımından değiştirmemek gerek.
Önce can sonra canan diyen Başkan Trump’ın ve yakınındakilerin güvenlik kaygıları nedeniyle ortaya çıkan skandallar, komşumuz İran’ın kuvvetlenişi ve Mekke Anlaşmaları 2026 Ağustos sıcaklarının gündemini yarattı. Türk dış politikasının bölgedeki gelişmeleri yakından takip ederek ona göre bir strateji belirlemesi gerekir. Tabii bu arada iç politikada Çerçeve Anlaşma denilen “Türkiye halkları” ifadesinin çokça kullanıldığı TBMM’nde kabul edilen, zamanlaması manidar Anlaşmayı uzmanları tartışmaya devam ediyor.
Bu sıcak yaz günlerinde iyi bir hafta sonu ve esenlikler dilerim.
Önce can yerine Türkiye sonra canan yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları diyelim. Türk vatandaşlığı ayrıştırıcı değil kapsayıcı bir kavramdır. Bunu da unutmayalım.