Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı okul saldırıları hepimizi derinden sarstı. Henüz 16 yaşındaki bir öğrencinin eline silah alarak okuluna gitmesi ve arkadaşlarını hedef alması yalnızca bir güvenlik zafiyeti olarak açıklanamaz. Üstelik saldırganın kullandığı silahların evde bulunan ve emekli bir emniyet mensubu olan babasına ait olduğu ortaya çıktı. Bir çocuğun evdeki silahlara bu kadar kolay erişebilmesi, meselenin yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir boyutu olduğunu gösteriyor.
Ne yazık ki bu tür olaylar dünyada yeni değil. 1999’da ABD’de yaşanan Columbine Lisesi saldırısında iki öğrenci okula silahlarla girerek 13 kişiyi öldürmüştü. Bu olaydan sonra okullarda güvenlik önlemleri artırıldı, kriz planları hazırlandı, fakat tartışmalar bitmedi. 2012’de Sandy Hook İlkokulu’nda 20 çocuk ve 6 yetişkin hayatını kaybettiğinde dünya bir kez daha dehşete kapıldı. 2018’de Florida Parkland Lisesi’nde 17 kişi öldürüldüğünde ise bu kez öğrenciler ayağa kalktı ve ülke çapında silah yasalarının değişmesi için büyük yürüyüşler düzenledi.
Bu trajedilerden sonra birçok ülkede okul güvenliği, psikolojik destek sistemleri ve erken uyarı mekanizmaları güçlendirildi. Ancak bütün bu önlemler bize şunu gösterdi: Bu saldırılar önlem alınmazsa gittikçe büyüyor. Sorun yalnızca güvenlik değildir. Sorun, gençlerin içinde büyüdüğü toplumsal iklimdir.
Türkiye’de okul saldırıları çok nadir görülür. Bu nedenle Kahramanmaraş’ta yaşanan olay hepimiz için sarsıcı bir uyarıdır. Bu uyarıyı yalnızca güvenlik tedbirleriyle geçiştirirsek asıl soruyu sormaktan kaçmış oluruz: Gençlerimiz nasıl bir ruh hâli içinde büyüyor?
Bugün toplumun hemen her alanında sertleşen bir dil hâkim. Siyasetten televizyon ekranlarına, sosyal medyadan günlük konuşmalara kadar her yerde hakaret, öfke ve nefret dili giderek normalleşiyor. Farklı düşünene tahammül yok. Tartışmalar yerini bağırmaya, kavgaya cezalandırmaya bırakıyor. Böyle bir atmosferde büyüyen gençlerin şiddeti bir ifade biçimi olarak görmesi ne yazık ki şaşırtıcı değildir.
Buna bir de toplumsal kutuplaşma ekleniyor. Herkesin birbirini bir tehdit gibi gördüğü bir ortamda birlikte üretme, birlikte düşünme ve birlikte yaşama kültürü zayıflıyor. Oysa gençlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendilerini ait hissedebilecekleri bir toplum duygusudur.
Belki de bu olaylardan sonra toplum sorunlarını çözmekten sorumlu yöneticilerin kendi vicdanlarına sorması gereken soru şudur; Nerede hata yaptık? Nasıl bir toplum yarattık. Nasıl oldu da gençlerin içinde büyüyen öfkeyi, şiddeti fark etmedik?
En zor soru ailelere yöneliktir. Günümüzün hızlı hayatı içinde anne babalar çoğu zaman çocuklarıyla geçirdikleri zamanın ne kadar azaldığını fark etmiyor. Çocuklarımızla aynı evde yaşıyoruz ama gerçekten ne kadar konuşuyoruz? Onların korkularını, yalnızlıklarını, öfkelerini ne kadar duyabiliyoruz?
Birçok anne baba çocukları için en iyisini istediğini düşünür. Daha iyi bir okul, daha iyi bir meslek, daha güvenli bir gelecek… Ama bazen bu iyi niyetli çabalar içinde çocukların iç dünyasını dinlemeyi unutabiliyoruz. Oysa bir gencin en büyük ihtiyacı, anlaşılmak ve görülmektir.
Bugünün çocukları bir başka zorlukla daha karşı karşıya: Birbiriyle çarpışan değerler. Ailede öğretilen değerler, okulda verilen mesajlar, sosyal medyanın etkisi ve siyasetin dili çoğu zaman birbirinden çok farklı. Gençler bu karmaşa içinde hangi değerlerin gerçekten kendilerine ait olduğunu anlamakta zorlanıyor.
Belki de bu yüzden Aile, okul, toplum olarak kendimize şu soruyu sormalıyız: Çocuklarımızı gerçekten özgür bireyler olarak mı yetiştiriyoruz, yoksa onları kendi ideolojik kalıplarımıza mı sıkıştırıyoruz? Her kuşak bir sonraki kuşağa kendi doğrularını aktarmak ister. Fakat gençlerin kendi değerlerini geliştirebilecekleri alanı tanımak da en az bunun kadar önemlidir. Çünkü özgür düşünceye alan tanınmayan yerde, sağlıklı bir kişilik gelişimi de zorlaşır.
Eğitim sisteminin sorumluluğu da burada başlıyor. Okullar yalnızca bilgi veren kurumlar değildir. Okullar, gençlerin karakterinin ve toplumsal bilincinin şekillendiği yerlerdir. Empatiyi, dayanışmayı, farklılıklarla birlikte yaşayabilmeyi, sorunlarla baş etmeye öğretmek, onların sosyal ve ruhsal gelişimini izlemek eğitimin en temel görevlerinden biridir.
Kahramanmaraş’ta yaşanan trajedi bize acı bir gerçeği hatırlatıyor: Gençler yalnızca ailelerinin değil, bütün toplumun çocuklarıdır. Onların öfkesi, korkusu ve umudu aslında içinde yaşadıkları toplumun aynasıdır.
Eğer gençlerimizin elinde kitap yerine silah görmeye başlarsak, bu yalnızca onların hatası değildir; bu hepimizin ortak sorumluluğudur.
Ve belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın tam zamanıdır: Çocuklarımızın büyüdüğü dünyayı gerçekten sevgiyle mi kuruyoruz, yoksa farkına varmadan onları öfkenin ve umutsuzluğun içine mi bırakıyoruz?
Çünkü bir toplumun geleceği, çocuklarının hangi dili öğrendiğiyle belirlenir. Eğer onlara öfke öğretirsek öfke büyür; ama onlara merhameti, adaleti ve umudu öğretirsek, bir gün o çocuklar bize daha iyi bir dünya kurabilir.
Okuldaki silah sesleri: Toplumun aynası
Okuldaki silah sesleri: Toplumun aynası
Paylaş: