Bu hafta Türkiye; dünyanın finans başkenti New York’ta, sakal ile bıyık arasında kaldı. Çünkü bu hafta New York’ta; Birleşmiş Milletler’in 81. Genel Kurulu ile Türk-Amerikan ilişkilerinin “100 Yıllık Dostluk” kutlamaları çakıştı.
A. Kürsüde Filistin ve Gazze davası
Bu yılki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ana gündemi; Gazze’deki soykırım ve Filistin’in devlet olarak tanınmasıydı. Dünya devletleri birbiri ardına Filistin’i tanırken; bu tanımaların Birleşmiş Milletler tam üyeliğe dönüşmesi gerekiyordu. Fakat ABD tam üyeliği veto etti.
Filistin sorununun temelinde bir çelişki daha vardır: Filistin’i tanıyanlar çoğalmakta; buna rağmen Filistin’deki İsrail işgali sürmektedir. Birleşmiş Milletler’in yapısını ve işleyişini daha önce “Dünya 5’ten büyüktür” mottosuyla eleştiren Sayın Cumhurbaşkanı; bu konuşmasında da Gazze için “çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici toplama kampı” diyerek, İsrail’e Sezai Karakoç’un şiiriyle seslendi: “Tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.” Yani bir anlamda; İsrail’in katliamlarına karşı Yahudileri ve İsrail’i Allah’a havale etti. Çünkü Birleşmiş Milletlerden(BM) umut yoktu. İsrail’in Birleşmiş milletler sicili çok bozuktu ve İsrail şimdiye kadar BM’nin hiçbir kararını uygulamamıştı.
B. Kutlamalarda yüz milyar dolarlık hedef
Birleşmiş Milletler toplantısının yanı sıra; yine New York’ta, Türkiye-ABD ilişkilerinin 100. yılı kutlamaları vardı. Bu kutlamalara neredeyse kabinenin yarısı, onur konuğu olarak Rahmi Koç, TOBB Başkanı ve tabi ki ABD’nin Ortadoğu Genel Varisi(!) Tom Barrack da katıldı.
Sayın Cumhurbaşkanı orada da; yüz yıllık dostluğa yüz milyar dolarlık ticaret hedefi koyarak Amerikalı yatırımcıları Türkiye’ye yatırıma davet etti ve vergi oranını bu yatırımcılar için %25’ten %12,5’e düşürmeyi vaat etti. Hatta Amerikan tarafının başkanlığını yapan, Kürt asıllı yoğurtçu Hamdi Ulukaya’ya da ismen hitap ederek “Hamdi, seni de bekliyoruz” dedi.
Hamdi dahil Amerikan iş adamlarını yatırıma davet etmekte yanlış bir şey yoktur. Fakat bunu yaparken; New York’un, İsrail lobisinin en güçlü olduğu finans başkenti olduğunu unutmamak gerekir. Bu bir iddia değil; Amerikan siyasetinin alfabesidir. Birleşmiş Milletler kürsüsünde İsrail’e soykırımcı diyen bir anlayışın; aynı şehrin finansal gücünü elinde tutan ve İsrail lobisiyle iç içe geçmiş çevreleri yatırıma davet etmesi, en hafif deyimiyle bir tutarlılık sorunudur. Ticaret elbette yapılacaktır; fakat ticaret, ülkenin dış politikasının sesini kısan bir fon müziğine dönüşmemelidir.
İşte New York’ta Türkiye’nin sakal ile bıyık arasında kalma hikâyesi budur.
C. Arka plan; İsrail’in Kürt kartı
Bu sakal-bıyık hikâyesinin asıl okunması gereken arka planı ise şudur: İsrail; yıllardır bölgede açık bir “Kürt kartı” oynamaktadır. Netanyahu; Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumunu açıkça desteklemiş, bağımsız Kürt devletini savunan tek hükümet başkanı olmuştur. İsrail’in; İran’a karşı silahlı Kürt gruplarını cephe gücü olarak kullanma hesapları yaptığı, bölgeyi izleyen herkesin bildiği bir gerçektir. Üstüne üstlük daha geçenlerde; bizzat Netanyahu ve bakanları, Türkiye Cumhurbaşkanı’nı “kendi Kürt vatandaşlarını katletmekle” suçlayan açıklamalar yapmış, Türkiye’yi Kürt meselesi üzerinden köşeye sıkıştırmaya çalışmıştır. Ortadoğu’da onlarca yıldır akan kanın ve Gazze katliamının hedefi bellidir: Akdeniz’den İran sınırına kadar uzanan, Türkiye’yi de parçalayan, adına “vaat edilmiş toprak” denilen, büyüklüğü 800.000 km² (Türkiye kadar) olan, İsrail yönetiminde bir Kürt devleti kurmaktır. Hep yazdığımız gibi; bu devletin nüfusu, İsrail’in kendine akraba ilan ettiği Kürtlerden; suyu ise Dicle-Fırat üzerinden Türklerden temin edilecektir.
İşte “Terörsüz Türkiye” süreci; bu satrancın ortasında yürümektedir. Çerçeve yasa Meclis’ten geçmiş; örgüt, ne kadar doğru bilinmez ama, silah bırakma yoluna girmiştir. Suriye’de ise Suriye Demokratik Güçleri; kendini feshederek devlete entegrasyon kararı almıştır. Açıkça söylenmelidir ki; “Terörsüz Türkiye”ye hiç kimsenin itirazı olamaz. Fakat bilinmelidir ki; terör, bazı dış pazarlıkların enstrümanı yapılırsa, yapılan barış barış olmaktan çıkar. Terör sürecinin takvimi; Washington’ın onay takvimiyle, terör listesi kararlarıyla ve bölgesel dizayn hesaplarıyla bu kadar paralel yürüyorsa; ‘’bazı sorular’’ın akla gelmesi de doğaldır.
D. İşte o “Bazı sorular”
• Bu sürecin kalemi Ankara’nın elinde midir; yoksa Ankara, başkalarının yazdığı bir senaryonun başarılı bir oyuncusu mudur?
• İsrail’in Kürt kartı masada dururken; Türkiye’nin Kürt politikası, o kartı bozan milli bir hamle olarak mı kurgulanmaktadır; yoksa o kartın basıncı altında verilen ödünler zinciri olarak mı ilerlemektedir?
• Birleşmiş Milletler kürsüsündeki söylem ile kutlamalardaki söylem aynı istikamette midir? Kürsüdeki konuşma millete; kutlamalardaki konuşma, İsrail lobisinin etkisindeki yatırımcılara mı yapılmaktadır?
• Yatırım diplomasimiz ve muhataplarımız; hangi başkentlerin, hangi nüfuz ağlarının içinden geçmektedir ve devlet bu ağlara hâkim midir?
• “Terörsüz Türkiye”nin yol haritası; milletin gözü önünde, Meclis’in denetiminde ve Ankara’nın takviminde mi yürümektedir; yoksa kapalı kapılar ardındaki mutabakatların gölgesinde mi?
• Yüz milyar dolarlık ticaret hedefi ile Gazze davamız çeliştiğinde; hangisinden vazgeçilecektir?
Bu soruların cevabı; Türkiye’nin beka meselesinin cevabı olacaktır.
E. Sonuç
Sonuç olarak; aklı başında hiç kimse ne yatırıma karşı olur ne de barışa. Tam tersine; üretim ekonomisinin güçlenmesi de, terörsüz Türkiye de ülkemizin temel meseleleridir. Karşı olunması gereken şey; milletin davasının kürsüde, milletin geleceğinin kuliste, birbirinden habersiz iki ayrı dilde konuşulmasıdır.
Bu süreçler; milletin bilgisiyle ve devletin bağımsız aklıyla yürütülürse kalıcı olur. Bilinmelidir ki; gölgede yürütülen hiçbir süreç, güneşte kurulan bir barış kadar sağlam olamaz.
New York’ta sakal ve bıyık arasında
New York’ta sakal ve bıyık arasında
Paylaş: