Her yıl 18 Mayıs, müzelerin toplumdaki işlevi ve önemi konusunda farkındalık yaratmak amacıyla "Uluslararası Müzeler Günü" olarak kutlanmaktadır. Dünyada 1977 yılından beri kutlanmakta olan bu özel gün, Türkiye'de ise 1982 yılından itibaren takvimlerdeki yerini almıştır. Bu anlamlı gün gelmeden önce ICOM (Milletlerarası Müzeler Konseyi) o yılın küresel temasını belirler ve kamuoyu ile paylaşır. Dünyanın farklı noktalarındaki müzeler ise o gün, bu tema ekseninde sergiler açar, paneller düzenler, etkinlikler yapar. Ancak ne yazık ki bu pratikler, genellikle o temanın derinlemesine düşünüldüğü ve felsefi olarak tartışıldığı süreçler olmaktan uzaktır. Çoğunlukla müzelerin halihazırda yaptıkları rutin işlerin üzerine ICOM logosunu ve o yılın havalı sloganını yapıştırmasından ibaret bir "halkla ilişkiler" faaliyetine dönüşür.
Nitekim bu yıl da Müzeler Günü’nü geride bıraktık. ICOM, bu yıl için oldukça iddialı bir tema seçmişti: "Müzeler Bölünmüş Bir Dünyayı Birleştiriyor." ICOM’un manifestosuna baktığımızda müzeler; toplumsal kutuplaşmanın, parçalanmanın ve bilgiye eşitsiz erişimin yaşandığı bu çağda nesiller, topluluklar ve sınırlar arasındaki bağları yeniden inşa eden "güvenilir kamusal mekanlar" olarak tanımlanıyor. Bu tema kapsamında yine şık etkinlikler yapıldı, afişler basıldı.
Peki, 2026 yılı müzeler gününü geride bırakmışken sorumuzu soralım: Müzeler bu bölünmüş dünyayı birleştirdi mi? Ya da plan neydi?
Açık konuşmakta fayda var; bu temanın felsefi ve pratik düzlemde ne yazık ki hiçbir gerçekçi karşılığı bulunmuyor. "Dünyayı birleştirmek" gibi büyük vaatler, kurumsal posterlerde son derece havalı duruyor ancak küresel kriz anlarında ICOM’un yıllardır proaktif bir politika geliştirmekten uzak, hatta edilgen bir izleyici konumunda kaldığını görüyoruz. Çok uzağa gitmeye gerek yok; daha birkaç ay önce yanı başımızda, İran’daki müzeler ve köklü kültürel miras büyük bir tehdit altındaydı, hasar gören noktalar oldu. Yakın geçmişte Filistin’de kültürel miras adına adeta taş üstünde taş kalmadı. Peki, bu ve benzeri krizlerde küresel müze otoriteleri nasıl bir reaksiyon aldı? Devasa bir sessizlik ya da bürokratik kınama mesajlarından başka elimizde ne var?
Üstelik küresel müzeciliğin "birleştirme" iddiası, kendi içindeki tarihsel ve yapısal günahlarla da çelişiyor. Bugün "bölünmüş dünyayı birleştirme" vaadinde bulunan Batı merkezli küresel sistem, Avrupa müzelerinde sergilenen ve kaynağı sömürgeciliğe dayanan kolonyal miras gerçeğiyle dürüstçe yüzleşebilmiş değil. Başka coğrafyaların hafızasını, kimliğini ve kutsalını kendi vitrinlerinde tutsak eden, iade taleplerini bürokratik labirentlerde boğan Avrupa müzeleri, dünyayı birleştiren köprüler midir, yoksa kolonyalizmin modern kaleleri mi?
Sosyopolitik gerçekler de bu pembe tabloyu yalanlar nitelikte. Dünya genelinde üçüncü dalga milliyetçilik süratle tırmanıyor ve jeopolitik fay hatlarının daha da derinleşeceği bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Tam da bu süreçte müzeler —özellikle de devlet müzeleri— geliştirdikleri keskin ulusal anlatılarla bu fay hatlarını birleştirmek bir yana, daha da belirgin hale getiriyor. Küresel ölçekte, müzelerin ulus devletlerin hafıza mekanları olarak bu yeni milliyetçilik dalgasına zemin hazırlayacak yeni anlatılara büründüğünü önümüzdeki dönemde daha da net hissedeceğiz.
Elbette ICOM’un görevi tek başına dünya barışını sağlamak ya da makro-politik sorunları çözmek değil. Ancak kurumların görevi, vizyoner görünmeye çalışan içi boş sloganlar üretmek de olmamalı. Belki de entelektüel enerjimizi küresel barış masallarına harcamak yerine, müzeciliğin acil çözüm bekleyen yapısal sorunlarına, kriz anlarındaki refleks zayıflıklarına, kolonyal mirasın adil iadesine ve kurumsal bağışıklık sistemine odaklamak çok daha iyi ve dürüst bir fikir olabilir. Eğer bu yapısal sağırlık ve slogan sevdası devam edecekse, gidişata bakarak ICOM’un 2027 yılı teması için benim şimdiden çarpıcı bir önerim var:
"Aslında ICOM Ne İşe Yarar?"
Müzeler bölünmüş bir dünyayı birleştirebilir mi?
Müzeler bölünmüş bir dünyayı birleştirebilir mi?
Paylaş: