1967 yılında, Warner Wilson “İtiraf Edilen Mutluluk İlişkileri” adlı ilk geniş çaplı araştırmasını yaptı. Sonuçlarına göre, her iki cinsten de farklı zekâ derecelerine sahip insanlar arasında, “genç, sağlıklı, iyi eğitimli, iyi ücret alan, dışa dönük, iyimser, kaygısız, dindar, evli kendine güveni yüksek, iş ahlakı fazla, yüksek emeller peşinde koşmayan”lar mutluydular. Sonja Lyubomirski’nin “Mutluluğun Nasılı: İstediğiniz Hayatı Elde Etmek İçin Bilimsel Bir Yaklaşım" adlı kitabının kapağında büyük bir dilimi kesilmiş çilekli pasta vardır. Mutluluğumuzun yüzde kırkını belirlemek elimizdedir. Mutluluğumuzun yüzde ellisi kalıtsal, yüzde onu yaşam koşullarına bağlı olsa da, geri kalan yüzde kırkını etkilemek için çok şey yapabileceğimizi ifade eder. İşte bu ana temayı tarihsel araka planı ile detaylı olarak inceleyen Sissela BOK adlı felsefecinin, ülkemizde 2011 başında yayınlanan “Mutluluğu keşfetmek (Aristoteles’ten Beyin Bilimine)” adlı eserinde bu konu işlenmektedir. (Sissela Bok- Harvard Üniversitesi’nde bir ahlak felsefecisidir. Pulitzer Ödülü’nün Jürisinde yer almıştır. Amerika Politik ve Sosyal Bilimler Akademisi’nin de bir üyesidir.)
Bazı insanlar yaşama kendilerine verilmiş bir –iki şişe şampanyayla başlamış gibidirler; ötekilerse sanki acının eşiğinde doğmuşlardır da, en küçük bir sıkıntı onları ölümcül bir şekilde öte yana iter. İyimser ve zihin sağlığı yerinde olanlar genellikle ıstırap çizgisinin güneşli bölümünde yaşarlar, depresif ve hüzünlülerse ötesinde, karanlık ve kuruntu içinde yaşarlar. Ölümsüzlük hakkında fikirleri birbiriyle çatışanlar, mutluluk ölçülebilir mi sorusuna ağız birliğiyle “hayır” yanıtını verirler. Ama tam tersine, pek çok sosyal bilimci bugün konuya “evet” yanıtını veriyor. Mutlu olmak için ön yargılardan kurtulmuş, erdemli ve sağlıklı olmak, zevklere ve tutkulara sahip olmak ve hayal kurabilmek gerekir, çünkü hazlarımızın çoğunu hayallerimize borçluyuz, hayal kurma yeteneğini kaybetmiş olanlar mutsuzdur. Bu bağlamda, mutluluğun iki bileşeni vardır. İnsanların mutlu olabilmesi için, her şeyden önce, tüm yaşam modellerinin ve koşullarının önemli saydıkları parçalarını sevmeleri gerekmektedir. İkinci olarak da, “Bir insan sık sık sevinç ya da heyecan duymuyorsa, yaşadığından ya da deneyimlediğinden keyif almıyorsa mutlu olarak nitelenemez.”
Anılan kitaptan derlenen görüşlerden bazıları aşağıya çıkarılmıştır. Acaba evlilik mutluluğa katkı sağlar mı, yoksa kendini daha iyi hisseden insanlar zaten evli olanlar mıdır? Sağlık ve mutluluk arasındaki nedenlendirme de karşımıza hemen sorular çıkartır. Birçok araştırma daha sağlıklı olanların daha mutlu olduklarını göstermektedir; ama mutluluğunun insanı daha sağlıklı yapmadığını nereden biliyoruz ki? Sağlık çok uzun süreden beri mutluluğun olmazsa olmazı sayılmaktadır. Hatta kimileri kusursuz derecede sağlıklı olmayı mutluluğun tanımlayıcı özelliği olarak kabul eder. Genellikle dışa dönükler içe dönüklerden daha mutludur. Kişisel gelişim kitapları da, insanlara daha mutlu olmak istiyorlarsa dışarı çıkmalarını, arkadaş edinmelerini, organizasyonlara katılmalarını, toplum hayatında ve dini hayatta yer almalarını öğütler. Hatta bazı psikologlar sosyal iletişimi mutluluğun olmazsa olmaz öğesi olarak görürler. Çok az kişi “koşturmaca içinde geçen, özensiz ve soluksuz yaşanan” bir yaşamla, “yalnızlığın saadetini getirecek” bir yaşamın karşıtlığını Petrarch kadar dokunaklı anlatmıştır. “Hiçbir ev, dostları alamayacak kadar küçük, hiçbir yalnızlık o kadar derin, hiçbir kapı onlara geçit vermeyecek kadar dar değildir.” “Eğitim seviyelerine bakılmaksızın, insanlar için en temel mutluluk; sağlıklılarsa, fiziksel olarak dinçlerse, sevgi dolu ilişkileri varsa, hayatta bir şeyi başarmayı, engelleri yıkmayı amaçlıyorlarsa sağlanabilir.
1996 yılında, iki psikolog David Lykken ve AukeTellegen, birkaç orta yaşlı ikizi denek olarak kullandıkları araştırmaların ardından, mutluluk konusuna insanlar arasındaki farkların yüzde sekseninin kalıtsal olduğu sonucuna ulaştılar. “Ana rahmine düşerken şansımıza çıkan o büyük kalıtsal piyango”dan söz eden araştırmacılar, mutluluk konusundaki bireysel farklılıkların, insanın belli bir anda ya da ortalamada kendini ne kadar mutlu hissettiğinin kesinlikle rastlantısal olduğu sonucuna vardılar. Birçok toplumdaki politik ve sosyal değişimler de insanların kendilerini mutlu hissetmelerini büyük ölçüde etkileyebiliyordu ve bu kalıtsal terimlerle açıklanamıyordu. Örneğin Batı Almanya ile birleştikten sonra Doğu Almanlar kendilerini çok daha iyi hissetmeye başladılar, ama Batı Almanların mutluluğunda bir fark olmadı. Psikolojik zenginlik çok paraya sahip olmaktan farklıdır. Maddi kaynakların mutluluğa katkısı kuşku götürmezse de, “hakiki toplam değeriniz psikolojik zenginliğinizdir ve yaşama karşı tutumunuzu, sosyal desteği, manevi gelişimi, maddi kaynakları, sağlığı ve uğraşlarınızı kapsar”. Bireyler iyimser ya da dışa dönük olmadan da mutlu olabilirler, ama şükran duymuyorlarsa, başkalarının o kadar farkında değildirler ki, bedbaht, engelli bir varoluşa yazgılıdırlar. Şükran duymaya ihtiyacımız vardır ve şükran duymanın insanın mutluluğunu son derece artıracağı gerçeği herkes için geçerlidir. Kişilere değil de ilahi bir varlığa, kadere ya da talihe duyulan şükran nedir? Ya da Socrates örneğinde olduğu gibi duyulan şükran, Hayatın getirdiği zorluklara veya ölüme bile büyük bir metanet ve huzurla yaklaşmayı temsil eder.
Mutluluğu keşfetmek
Mutluluğu keşfetmek
Paylaş: