Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi değişiyor. Küresel ticaret daha parçalı hale gelirken sermaye, teknoloji ve yetenek için ülkeler arasındaki rekabet sertleşiyor. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kritik mineraller, enerji güvenliği ve veri altyapıları artık yalnızca ekonomik değil, jeopolitik güç unsurları olarak görülüyor.
Türkiye bu yeni düzende kimlerle rekabet ediyor? Sanayileşmesini tamamlamadan hizmet ekonomisine kayma riski var mı? Türk sanayicisi yüksek finansman, enerji ve iş gücü maliyetleri altında nasıl dönüşebilir? İzmir ve Ege Bölgesi bu yarışta nasıl öne çıkabilir?
Eski diplomat, OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı yöneticisi, Global Resources Partnership Başkanı, London Energy Club Başkanı ve gazetemiz yazarı Mehmet Öğütçü ile Ege Bölgesi Sanayi Odası’nda yaptığı konuşmanın ardından Türkiye’nin rekabet gücünü, sanayinin geleceğini ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan ekonomik yol haritasını konuştuk.
Öğütçü’ye göre Türkiye’nin temel sorunu potansiyel eksikliği değil; sahip olduğu potansiyeli uzun vadeli bir vizyon, güven veren kurumlar, nitelikli insan kaynağı ve tutarlı politikalarla harekete geçirememesi.
- EBSO’daki konuşmanızda Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yılını düşünmemiz gerektiğini söylediniz. Neden özellikle yirmi yıl?
Küresel büyüme yüzde 3 civarında seyrediyor. Mal ticaretindeki artış ise daha da yavaşlıyor. Ama asıl önemli olan büyümenin hızından çok niteliği. Dünya ekonomisi daha parçalı, daha korumacı ve daha stratejik bir yapıya doğru ilerliyor. Ülkeler artık sadece nerede daha ucuza üretileceğine bakmıyor. Üretimin hangi siyasi blok içinde yapılacağını, tedarik zincirinin güvenli olup olmadığını, kritik teknolojinin kimlerin elinde bulunduğunu ve hangi ülkeye ne ölçüde bağımlı kalınacağını hesaplıyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ çipleri, bataryalar, veri merkezleri, kritik mineraller ve temiz enerji teknolojileri artık sıradan ticaret kalemleri değil. Bunlar ulusal güvenliğin parçalarıdır.
Önümüzdeki yirmi yıl, hangi ülkelerin teknoloji geliştiren, standart koyan, yatırım çeken ve küresel değer zincirlerini yönlendiren merkezlere dönüşeceğini belirleyecek. Türkiye bu süreci yalnızca izlerse zaman kaybeder. Doğru okur, önceliklerini seçer ve kurumlarını güçlendirirse Avrupa, Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Afrika arasında önemli bir üretim, enerji, teknoloji ve lojistik merkezi olabilir.
Ancak şu yanılgıdan kurtulmalıyız: Coğrafyamız bize otomatik başarı sağlamaz. Coğrafya yalnızca fırsat verir. O fırsatı ekonomik değere dönüştüren; kurumlar, insan kaynağı, teknoloji, hukuk ve stratejik akıldır.
- Bu tartışmayı İzmir’de yapmanın neden özel olduğunu düşünüyorsunuz?
Yüz yılı aşkın süre önce sorulan soru şuydu: “Yeni Türkiye ekonomisini nasıl ayağa kaldıracağız?”
Bugün ise başka bir soruyla karşı karşıyayız: “Türkiye’yi dünyanın en üretken, yenilikçi ve rekabetçi ekonomilerinden biri nasıl yapacağız?”
İzmir bu sorunun tartışılması için doğru yerdir. Çünkü burada sanayi, tarım, limanlar, enerji, turizm, üniversiteler, girişimcilik ve yaşam kalitesi aynı coğrafyada buluşuyor.
Ege Bölgesi yalnızca tarım ve turizmden ibaret değildir. Makine, otomotiv yan sanayisi, demir-çelik, kimya, gıda işleme, yenilenebilir enerji ekipmanları, madencilik, su ürünleri ve teknoloji girişimlerinde güçlü bir üretim tabanına sahiptir. Bölgenin yıllık ihracatı yaklaşık 19 milyar dolar düzeyinde. Bu önemli bir hacimdir. Ancak artık sadece ihracat miktarını değil, ihracatın niteliğini konuşmalıyız.
Ne kadar teknoloji satıyoruz? Ne kadar marka değeri yaratıyoruz? Ürettiğimiz değerin ne kadarı bölgede ve Türkiye’de kalıyor?
İzmir’in yeni hedefi yalnızca daha fazla üretmek değil; daha yüksek katma değerli üretimin merkezi olmak olmalıdır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir İzmir ruhuna ihtiyacımız var: dünyaya açık, bilime dayanan, yerel gücü küresel ağlara bağlayan bir ruh.
- Türkiye gerçekte kimlerle rekabet ediyor?
Türkiye; Polonya, Romanya, Macaristan, Vietnam, Hindistan, Endonezya, Meksika, Fas, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile aynı masada değerlendiriliyor. Yatırımcı artık yalnızca “Nerede daha ucuz üretirim?” diye sormuyor. Şunlara da bakıyor: Kurallar ne kadar öngörülebilir? Enerji kesintisiz ve rekabetçi maliyetle sağlanabiliyor mu? Nitelikli mühendis ve teknisyen bulunabiliyor mu? Mahkemeler ve düzenleyici kurumlar güven veriyor mu? Ülkenin Avrupa ve diğer büyük pazarlara erişimi nasıl? Yönetici ve ailesi orada kaliteli bir hayat sürdürebilir mi?
Bu nedenle Türkiye iki farklı rekabet liginde aynı anda yarışıyor. Bir tarafta Vietnam, Hindistan, Mısır ve Fas gibi daha düşük maliyet sunan ülkeler var. Diğer tarafta Polonya, Çekya, Güney Kore ve Almanya gibi yüksek verimlilik, teknoloji, lojistik ve kurumsal güven sunan ülkeler bulunuyor.
Türkiye bu iki grup arasında sıkışmamalıdır. Daha ucuz olmaya çalışarak Asya ile, yalnızca coğrafi yakınlığa güvenerek Avrupa ile rekabet edemeyiz. Türkiye’nin yeni konumu; hızlı, esnek, teknolojik, kaliteli ve güvenilir üretim merkezi olmak zorundadır.
- Düşük maliyetli üretime dayalı model artık tükendi mi?
Düşük ücret politikası ayrıca nitelikli insan kaynağını ülkede tutmayı zorlaştırır. İyi mühendisler, yazılımcılar, teknisyenler ve yöneticiler daha iyi koşullar sunan ülkelere veya şirketlere yönelir. Türkiye’nin hedefi daha ucuz olmak değil, daha değerli olmak olmalıdır.
Rekabet avantajı artık yalnızca fiyatla ölçülmüyor. Verimlilik, kalite, teslimat hızı, tasarım, marka, teknoloji, dijital yetkinlik ve müşteriye özel çözüm üretme kapasitesi belirleyici hale geliyor. Almanya, Japonya veya Güney Kore dünyanın en ucuz üreticileri oldukları için başarılı olmadı. Güvenilir, yenilikçi ve yüksek kaliteli üreticiler oldukları için başarılı oldular.
Türkiye de ihracat miktarını artırmanın ötesine geçmek zorundadır. Ton başına ihracat değerini, çalışan başına katma değeri, şirket başına patent sayısını ve yüksek teknolojili ürünlerin ihracattaki payını artırmalıyız. Aksi halde daha çok üretip daha çok ihracat yaparken daha az kazanan bir ekonomiye dönüşebiliriz.
- Türkiye ekonomisinin bugünkü görünümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğrudan yabancı yatırım girişlerinin 13 milyar doların üzerine çıkması olumlu bir gelişmedir. Ancak Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü, üretim kapasitesi ve coğrafi avantajları dikkate alındığında bu düzey yeterli değildir. Asıl mesele ekonominin büyüyüp büyümemesi değil, büyümenin nereden geldiğidir.
Büyüme verimlilik artışından mı kaynaklanıyor? Teknolojik kapasitemizi yükseltiyor mu? Yeni sanayi yatırımları yaratıyor mu? Nitelikli istihdam sağlıyor mu? İthal girdiye bağımlılığı azaltıyor mu? Gelir dağılımını iyileştiriyor mu?
Bu sorulara güçlü cevap veremiyorsak sadece büyüme oranına bakarak başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla büyüme kadar daha kaliteli büyümedir. Kredi ve tüketime dayalı büyüme geçici rahatlama sağlar. Kalıcı refah ise üretkenlik, teknoloji, ihracatın niteliği ve kurumsal güvenle oluşur.
- Türkiye erken sanayisizleşme tehlikesiyle karşı karşıya mı?
Bazı sektörlerde firmalar ihracat yaptıkça kâr etmek yerine sermaye kaybediyor. Ciro artıyor ama kârlılık düşüyor. Buna “ihracatla yoksullaşma” diyebiliriz. Bir sanayici üretim yapmaktansa parasını finansal araçlarda ya da gayrimenkulde değerlendirmenin daha kârlı olduğunu düşünmeye başlıyorsa alarm zilleri çalıyor demektir. Fakat sanayiyi korumak, her mevcut üretim biçimini sonsuza kadar desteklemek anlamına gelmemelidir. Sanayiyi korumak için onu dönüştürmek gerekir. Enerji yoğun ve düşük katma değerli üretimden teknoloji, tasarım, mühendislik, yazılım ve marka yoğun üretime geçmeliyiz.
Her fabrikanın veri üretmesi, enerji kullanımını izlemesi, bakım ve kalite kontrolünde yapay zekâ kullanması, karbon ayak izini ölçmesi gerekiyor. Sanayi 5.0’ın amacı insanı üretimden çıkarmak değildir. İnsanı teknolojiyle daha üretken, yaratıcı ve yetkin hale getirmektir.
- Teknoloji şirketlerinin dünya ekonomisindeki yükselişini nasıl okumalıyız?
NVIDIA’nın yükselişi yalnızca bir şirketin başarı hikâyesi değildir. Yapay zekâ altyapısını ve gelişmiş çipleri kontrol edenlerin yeni ekonominin kritik darboğazlarını da kontrol ettiğini gösteriyor. TSMC’nin stratejik önemi yalnızca çip üretmesinden değil, küresel ekonominin en hassas tedarik zincirlerinden birinin merkezinde bulunmasından kaynaklanıyor. Apple’ın değeri sadece telefon satmasından gelmiyor. Bir ürün, yazılım, hizmet, marka ve kullanıcı ekosistemi kurmuş olmasından geliyor.
Bu bize şunu söylüyor: Üretim hâlâ önemlidir ama artık tek başına yeterli değildir. Teknolojiyi kim geliştiriyor? Yazılım kimin? Veriyi kim topluyor ve işliyor? Standardı kim belirliyor? Markayı kim yönetiyor? Satış sonrası hizmetten kim gelir elde ediyor? Asıl katma değer bu soruların cevaplarında oluşuyor.
Türkiye başkalarının geliştirdiği teknolojiyi üreten bir taşeron ekonomi olarak kalmamalıdır. Tasarımı, yazılımı, teknolojiyi, standardı ve markayı da geliştiren bir ülke olmalıdır.
- Yapay zekâ gerçekten sanayinin merkezine mi yerleşecek?
Bugün hiçbir şirket “Elektrik kullanıyorum” diye övünmüyor. Yakın gelecekte “Yapay zekâ kullanıyorum” demek de tek başına bir ayrıcalık olmayacak. Çünkü kullanmayan şirket rekabet edemeyecek.
Türkiye’nin yapay zekâyı yalnızca yabancı yazılımlar üzerinden tüketmesi yeterli değildir. Kendi sektörlerimize özgü çözümler geliştirmeliyiz. İzmir’de makine, gıda, rüzgâr ekipmanları, kimya, tarım ve lojistik sektörlerine yönelik ortak yapay zekâ uygulamaları geliştirilebilir.
Her KOBİ’nin kendi teknoloji ekibini kurması mümkün değildir. Bu nedenle odalar, üniversiteler, organize sanayi bölgeleri ve teknoloji şirketleri ortak altyapılar oluşturmalıdır. Yapay zekâ dönüşümü sadece büyük şirketlerin ayrıcalığı olarak kalırsa, büyük şirketlerle KOBİ’ler arasındaki verimlilik farkı daha da açılır. Türkiye sanayisinin omurgası KOBİ’lerdir. Onları dönüşümün dışında bırakırsak ulusal rekabet gücünü de yükseltemeyiz.
- Enerji maliyetleri ve yeşil dönüşüm Türk sanayisini nasıl etkileyecek?
Türkiye’nin elektrik kurulu gücü 126 bin megavatı aşmış durumda. Kurulu gücün yaklaşık yüzde 63’ü yenilenebilir kaynaklardan oluşuyor. Bu olumlu bir gelişmedir. Ancak elektrik üretiminde kömür ve doğal gazın ağırlığı devam ediyor. Dolayısıyla yenilenebilir kapasite artsa da sanayinin fiyat, arz güvenliği ve karbon maliyeti sorunları ortadan kalkmış değil.
Sanayici açısından mesele yalnızca kendi güneş santralini kurmak değildir. Şebekeye bağlanabilmek, üretilen elektriği depolayabilmek, uzun vadeli fiyat öngörüsü sağlamak ve enerji verimliliğini artırmak da önemlidir.
Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması artık uygulama dönemine girdi. Demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre ve benzeri sektörlerde karbon emisyonu doğrudan ticari maliyet haline geliyor. Bu nedenle karbon hesabı çıkarmak çevresel bir tercih değil, Avrupa pazarında kalabilmenin şartıdır.
Ege Bölgesi açısından burada büyük bir fırsat da var. İzmir ve çevresi rüzgâr ekipmanları, güneş enerjisi teknolojileri, jeotermal uygulamalar, enerji yönetim yazılımları, batarya, depolama ve verimlilik çözümlerinde bölgesel merkez olabilir. Hedef sadece temiz enerji kullanan sanayi olmamalıdır. Temiz enerji teknolojisi üreten ve ihraç eden sanayi olmalıyız.
- Güveni neden rekabet gücünün merkezine koyuyorsunuz?
Kurallar sürekli değişiyorsa, düzenleyici kararlar öngörülemiyorsa, yargı süreçleri uzuyorsa ve ekonomi politikaları kişilerle birlikte yön değiştiriyorsa yatırımcı daha yüksek getiri talep eder veya başka bir ülkeye gider.
Hukukun üstünlüğü, iyi çalışan kurumlar, şeffaf düzenlemeler ve öngörülebilir ekonomi politikaları yalnızca demokratik değerler değildir. Bunlar sermayenin maliyetini, yatırım kararını ve üretim kapasitesini doğrudan etkileyen ekonomik unsurlardır.
Türkiye teşvik vermeyi seviyor. Ancak çoğu zaman en büyük teşvikin güven olduğunu unutuyoruz. Bir yatırımcıya büyük teşvik verip iki yıl sonra kuralları değiştirmektense, daha sınırlı bir teşvik verip on yıl boyunca aynı kuralları uygulamak daha değerlidir.
Bir ülkenin yatırım ortamını anlamanın en iyi yollarından biri, mevcut yatırımcının davranışına bakmaktır. Türkiye’de bulunan şirketler ikinci ve üçüncü yatırımlarını burada yapıyorsa doğru yoldayız. Mevcut yatırımcı büyümesini başka ülkelere taşıyorsa bunu ciddi bir uyarı olarak görmeliyiz.
- Çin’i uzun yıllardır izliyorsunuz. Türkiye Çin’den ne öğrenmeli?
Ben 1989’da Pekin’de görev yaptığımda Çin bugünkü ekonomik ve teknolojik güç değildi. Gelir seviyesi düşüktü, teknolojik kapasitesi sınırlıydı ve sokaklarda bisikletler otomobillerden çok daha fazlaydı. Ama güçlü bir hedef duygusu vardı.
Çin sadece “Bugün ne yapacağız?” diye sormadı. “Yirmi veya otuz yıl sonra hangi alanlarda dünya lideri olmak istiyoruz?” sorusunu sordu. Önce düşük maliyetli üretimle başladı. Sonra altyapıyı, ihracatı, teknoloji transferini ve insan kaynağını geliştirdi. Ardından kendi markalarını, araştırma merkezlerini, dijital platformlarını ve finansman mekanizmalarını kurdu.
Bugün elektrikli araç, batarya, güneş paneli, hızlı tren ve bazı yapay zekâ uygulamalarında dünya liderleri arasında. Buradan çıkarılması gereken ders, devletin ekonomideki her kararı alması değildir. Asıl ders; hedef belirlemek, insan ve teknoloji kapasitesi oluşturmak, uygulamayı takip etmek ve politikalarda süreklilik sağlamaktır.
Türkiye’de stratejiler çok sık değişiyor. Bakan değişince öncelik, yönetici değişince program, hükümet değişince kurum hafızası değişebiliyor. Oysa rekabet stratejisi tek bir hükümetin, bakanın ya da kurumun projesi olamaz. Seçim dönemlerinin ötesine geçen bir devlet ve toplum politikası olmalıdır.
- Polonya, Vietnam ve Körfez ülkelerinin yükselişi Türkiye’ye ne söylüyor?
Polonya, Avrupa sanayisinin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa fonlarını yalnızca tüketime değil, altyapıya, enerjiye, eğitime ve üretim kapasitesine yönlendirdi. Otomotiv, batarya, beyaz eşya ve iş hizmetlerinde önemli yatırımlar çekti.
Vietnam düşük maliyetli üretimle başladı ama orada kalmak istemiyor. Küresel teknoloji şirketlerinin tedarik zincirlerine girerken kendi mühendislik ve teknoloji kapasitesini geliştirmeye çalışıyor.
Körfez ülkeleri ise petrol ve doğal gaz gelirlerini yapay zekâ, veri merkezleri, lojistik, finans, sağlık, turizm, uzay ve temiz enerji yatırımlarına dönüştürüyor.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri artık yalnızca sermaye ihraç eden ülkeler değil. Dünyanın en iyi şirketlerini, üniversitelerini, bilim insanlarını ve girişimcilerini kendi ülkelerine çekmeye çalışıyorlar.
Bu ülkeler bize şunu söylüyor: Rakiplerimiz yalnızca bugünün sorunlarını yönetmiyor. Gelecek yirmi yılın altyapısını kuruyor. Türkiye’nin en büyük riski, kendi iç tartışmalarında zaman kaybederken rakiplerinin hızla yol almasıdır.
- Türkiye’nin elindeki güçlü kozlar nelerdir?
Otomotiv, beyaz eşya, makine, tekstil, gıda, kimya ve savunma sanayiinde güçlü bir tedarikçi ekosistemimiz bulunuyor. Türk iş insanı kriz dönemlerinde hızlı hareket etme, yeni pazar bulma ve belirsizlik içinde çözüm üretme becerisine sahip.
Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği ilişkimiz var. Genç ve öğrenmeye açık bir insan kaynağımız bulunuyor. Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Orta Asya’ya erişim sağlayan önemli bir coğrafyadayız. Fakat bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Coğrafyanızı iyi limanlar, demiryolları, gümrük sistemleri ve dijital ağlarla desteklemezseniz avantajınızı kaybedersiniz. Genç nüfusunuzu iyi eğitemezseniz gençlik fırsat olmaktan çıkar. Sanayi altyapınızı teknolojiyle yenileyemezseniz geçmişteki başarılar geleceğin yüküne dönüşür. Türkiye’nin en büyük rakibi bu nedenle yalnızca Polonya, Vietnam veya Çin değildir. Türkiye’nin en büyük rakibi, kendi potansiyelini yeterince hızlı harekete geçirememesidir.
- Türkiye için en büyük stratejik risk nedir?
Yapay zekâ iş modelimizi nasıl değiştirecek? Avrupa’nın karbon düzenlemeleri bizi nasıl etkileyecek? Beş yıl sonra hangi ürünlerimiz hâlâ rekabetçi olacak? Hangi sektörler büyürken hangileri küçülecek? Tedarik zincirimizi hangi ülke ve şirketlerle çeşitlendirmeliyiz? Şirketimizin en kritik insan kaynağı kimdir ve onu nasıl tutacağız? Geleceği konuşmayan şirketler, bir süre sonra yalnızca geçmiş başarılarını anlatmaya başlar.
- Türkiye konusunda hâlâ iyimser misiniz?
Türkiye’nin mucizeye ihtiyacı yok. Tutarlılığa, liyakate, güçlü kurumlara, kaliteli eğitime, sabırlı sermayeye ve ortak bir hedefe ihtiyacı var.
- EBSO Meclis Başkanı İbrahim Gökçüoğlu’nun yeni dönemde aday olmayacağını açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İbrahim Gökçüoğlu’nun deneyimi ve kurumsal hafızası elbette kaybolmamalıdır. Görevi devretmek kurumdan kopmak anlamına gelmez. Tam tersine, genç yöneticilere rehberlik ederek, deneyimini paylaşarak ve ihtiyaç duyulduğunda yol göstererek farklı ama çok değerli bir rol üstlenebilir. Ben bunu geri çekilme olarak değil, liderliğin yeni bir aşaması olarak görüyorum.
Tecrübeli yöneticilerin gençlerin önünü açması, ancak bilgi ve birikimleriyle onların yanında kalması Türkiye’nin iş dünyasında ihtiyaç duyduğu sağlıklı kuşak geçişi modelidir. Kıdemli yöneticilerin bilgeliği ile yeni neslin enerjisi, teknoloji bilgisi ve farklı düşünme biçimi birleştiğinde kurumlar daha güçlü hale gelir. Gerçek liderlik yalnızca iz bırakmak değildir. Sizden sonra gelenlerin daha ileriye gidebilmesi için alan açabilmektir.
- Son olarak EBSO’ya ve Ege sanayicilerine somut tavsiyeleriniz nedir?
İkinci olarak, Ege sanayisinin dijital ve yeşil dönüşümünü ölçeklendirmeliyiz. Farklı sektörlerden yüz fabrika seçilerek yapay zekâ, enerji verimliliği, otomasyon ve karbon azaltımı konusunda örnek dönüşüm programı başlatılabilir. Amaç konferans düzenlemek değil, ölçülebilir sonuç üretmek olmalıdır. Enerji tüketimi ne kadar düştü? Üretim kaybı ne kadar azaldı? Bakım maliyetleri nasıl değişti? İhracat kapasitesi ne kadar arttı? Başarılı modeller daha sonra binlerce KOBİ’ye yayılmalıdır.
Üçüncü olarak, Ege sanayisinin küresel sermaye ve teknolojiyle ilişkisini daha stratejik hale getirmeliyiz. EBSO bünyesinde bir Küresel Ortaklık ve Yatırım Masası kurulabilir. Ancak amaç sadece yabancı yatırımcıyı İzmir’e getirmek olmamalıdır. Ege şirketlerinin yabancı teknoloji şirketlerine ortak olması, yurt dışında marka ve dağıtım ağı satın alması, araştırma ortaklıkları kurması ve küresel değer zincirlerinde daha yukarı çıkması da desteklenmelidir.
Dördüncü olarak, insan kaynağı ve kuşak geçişi stratejik gündeme alınmalıdır. EBSO ve Ege şirketleri yönetim kurullarında gençlere, kadınlara ve teknik uzmanlara daha fazla yer açmalıdır. Aile şirketleri için kuşak geçişi, kurumsallaşma ve dijital dönüşüm programları hazırlanmalıdır. Yurt dışında yaşayan Egeli mühendisleri, bilim insanlarını, yatırımcıları ve girişimcileri bölgeye bağlayacak bir Ege Yetenek Ağı kurulabilir. Bu insanları mutlaka kalıcı olarak geri getirmek gerekmez. Bilgi, teknoloji, sermaye ve uluslararası bağlantılar proje bazlı da bölgeye taşınabilir. Ege’nin geleceğini yalnızca bugünkü yöneticiler değil, önümüzdeki yirmi yılı yaşayacak kuşaklar da şekillendirmelidir.
Cumhuriyet’in ilk yüzyılında temel hedef üretim altyapısı kurmak ve ekonomik bağımsızlığı güçlendirmekti. İkinci yüzyılda hedef yalnızca üretmek değil, yön vermek olmalıdır. Daha fazla çalışan değil, daha akıllı çalışan; daha ucuz üreten değil, daha yüksek katma değer yaratan; teknolojiyi yalnızca satın alan değil, geliştiren; sorunları sürekli konuşan değil, çözüm üreten bir ülke olmalıyız.
Türkiye’nin en büyük doğal kaynağı petrolü, doğal gazı veya altını değildir. Üreten insanı, risk alan girişimcisi, bilim insanı, mühendisi, işçisi, çiftçisi, kadını ve gencidir. Rekabet artık yalnızca ekonomik bir tercih değildir. Rekabet; bağımsızlığımızın, refahımızın ve gelecek kuşaklara karşı tarihî sorumluluğumuzun adıdır.