Öğrencilik yıllarımızda tarih derslerinde İstanbul’un fethi anlatılırken Bizans yönetiminin çok büyük bir gaflet içinde olduğundan, bu gaflet nedeniyle Fatih Sultan Mehmet’in fetih hazırlığını ciddiye almadıklarından bahsedilir, örnek olarak da “Fatih fethe hazırlanırken Bizans’ta meleklerin dişi mi erkek mi olduğu tartışılıyordu” denirdi.
Vaktiyle Bizans’ın düştüğü duruma, 462 yıl sonra Osmanlı Devleti de düştü. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazına dayanıncaya kadar yaklaşan tehdide karşı önlem almak akıllara gelmedi. Devleti savaşa sokmak isteyen sözde dostların tezgahladığı oyunlar art arda sahneye kondu. Yöneticilerin siyasi çıkarları ve iktidar hırsları; sözde dost devletlerin yanında yer almayı gerektirdiği için ne isteniyorsa o yapıldı. İlerleyen süreçte halkımız inanç değerleri üzerinden yönlendirilmeye çalışıldı.
Bu vahim tablonun benzerini bugün de yaşadığımız endişesi içindeyim. Ülkemizin dört bir taraftan adeta bir ateş çemberi içinde. Özetleyecek olursak;
Karadeniz’de Rusya-Ukrayna savaşı güvenliğimizi tehdit etmeye başladı. Ticaret gemilerimiz; karasularımızın içinde silahlı saldırılara maruz kalıyor.
Doğu sınırımızda ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırılar geri dönülmez aşamaya geldi, ABD; bu savaşa üyesi olduğumuz NATO’nun da müdahil olması için baskı yapıyor.
Güneydoğu sınırımızda Irak ve Suriye’nin düşürüldüğü durum ve bu ülkelerde ülkemize karşı ABD öncülüğünde büyütülen bölücü tehdit herkesin malumu.
İsrail; Gazze ve Lübnan’da işgal planını sonuca ulaştırmaya kararlı görünüyor, Türkiye’nin tavrını düşmanca tavır olarak değerlendiriyor. Bölge ülkelerinin çoğu, kardeş ülke dediklerimiz bile İsrail ile iş birliği içinde. ABD; Türkiye’nin de İsrail cephesinde yer alması için baskı yapıyor.
Yunanistan Ege ve Doğu Akdeniz’de ülkemizin hak ve çıkarlarını göz göre göre çiğniyor, Türkiye’yi tehdit olarak gördüğü gerekçesiyle çok büyük bir askeri hazırlık içinde. Son yıllarda silahlanmaya ağırlık verdiği, ordusunu uzun menzilli füzeler ve yeni nesil savaş uçaklarıyla takviye ettiği dikkat çekiyor. Yunanistan’ın güdümündeki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi; ABD’nin başını çektiği emperyalist cephenin kuklası durumunda, ülkesini emperyalist cephenin askeri üssüne dönüştürdü, Türkiye’ye meydan okuyor.
Çevremizdeki gelişmeleri yakından izleyen ve Yunanistan’ın yanında ABD’nin de desteğini arkasına alan Fener Rum Patriği; son zamanlarda “Ekümenik Patrik” projesine hız verdi. Heybeliada ruhban okulunu açma hazırlığı yapıyor. Ülkemizin sınırları içinde Vatikan benzeri bağımsız bir dini devlet yapısı oluşturmaya çalışıyor.
ABD; Büyükelçi Tom Barrack’ın ağzından, ülkemiz için planladığı yönetim biçimini, bölgemizdeki bölücü Kürt örgütlerine ve bu kapsamda PKK’ya verdikleri desteği, ülkemizi ve bölgemizi nasıl görmek istediklerini açık açık dillendiriyor. Başkan Trump da bölgemizde bölücü Kürt örgütlerine ve ABD’nin çıkarına hizmet eden yöneticilere duyduğu güven ve sempatiyi gizleme gereği bile duymuyor.
Yunanistan; yaptığı askeri hazırlıkların gerekçesini “Türkiye’nin tehdidine önlem almak” olarak açıklarken ABD’nin, İsrail’in ve başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin askeri desteklerini sürdürülmeleri de karşımızdaki cephenin çapı, niyeti ve maksadı açısından dikkat çekicidir.
Bütün bunların yanında; içimizdeki şeriatçı, yıkıcı ve bölücü şer odaklarının da hedeflerini belirginleştirdikleri, rejimimizi dönüştürmek, halkımızı bölmek, topraklarımızı parçalamak için iş birliği halinde söylem ve eylemlerini artırdıkları dikkat çekiyor.
Üstelik bütün bunlar ekonomik ve siyasi gücümüzün zafiyet içinde olduğu, halkımızın kutuplaştırılması nedeniyle sosyal gücümüzün her geçen gün daha da zayıflatıldığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Böyle bir ortamda halkımız;iç siyasi kumpaslarla, kayyum uygulamalarıyla, butlan davalarıyla, bölücü terör örgütü PKK’lı teröristlerin ne şekilde affedilecekleriyle meşgul ediliyor…
Olup bitenleri endişe içinde izlerken; mayıs ayı ortalarında, Millî Savunma Bakanlığımızdan bir parça da olsa içimizi rahatlatan bir açıklama geldi. Açıklamada; Türkiye’nin Deniz Yetki Alanlarını düzenleyecek yeni bir yasa hazırlıklarının sonuna gelindiğinden, yasa teklifinin Kurban Bayramı sonrasında TBMM’ne sunulacağından söz ediliyordu. Bu yasayla; başta Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere Karadeniz dahil, Türkiye’nin kıyısının bulunduğu bütün denizler için düzenlemeye gidileceği, kıta sahanlığı, bitişik bölgeler ve münhasır ekonomik bölgelerle ilgili konuların karara bağlanacağı, bu bağlamda karasularımızın Akdeniz ve Karadeniz’de 12, Ege’de 6 mil olarak kayda geçirileceği belirtildi.
Bu yasa hazırlığı geniş bir kesimde memnuniyetle karşılandı. Konuyu yakından takip eden uzmanlarımızdan bazıları; bu yasada, Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık, Kayalıklar (EGAYDAAK) konusunun da uluslararası antlaşmalar çerçevesinde hukuki zemine oturtulması gerektiğini belirttiler.
MSB’nin bu açıklaması iç ve dış basında ilgiyle karşılandı. Bunun üzerine Yunanistan makamları art arda harekete geçtiler. Yunanistan Cumhurbaşkanı Trakya sınırındaki Yunan askerlerini ziyaret etti ve gelişmelere dikkat çekerek “Yunanistan’ın sınırlarının müzakere edilemeyeceği” açıklamasını yaptı. Yunan Savunma Bakanı da benzer tavırlar içinde “Ege adalarındaki haklarının tartışmaya kapalı olduğu” açıklamasıyla Türkiye’yi suçladı.
Bu gelişmenin ardından İsrail tarafı da harekete geçti, geçtiğimiz aylarda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaptığı askeri iş birliği antlaşması çerçevesinde 2.500 askerini “Acil Müdahale Gücü” kapsamında Kıbrıs Rum Kesimine konuşlandırdı.
MSB’nin Deniz Yetki Alanları ile ilgili yasa hazırlığını açıklamasının ardından Yunan makamlarının ve destekleyicilerinin art arda harekete geçmeleri ülkemizde maalesef karşılık bulmadı. Resmi sorumluların; ülkemizin hak ve menfaatlerini yok sayan, tahrik içeren bu tavır ve davranışlara anlaşılamaz bir biçimde sessiz kalmaları dikkat çekti, rahatsızlık yarattı. Böyle olunca bayramdan sonra TBMM’ne sunulacağı söylenen ve “Mavi Vatan Yasası” olarak isimlendirilen Deniz Yetki Alanları Yasası teklifinin akıbeti merak konusu oldu.
Yunanistan’ın son 10-15 yılda Ege ve Doğu Akdeniz’de attığı adımlar, kurduğu uluslararası ilişkiler, bu bağlamda karşımızda oluşan cephe hayra alamet değildir. Yunanistan ve destekçileri son zamanlardaki tavır ve davranışlarıyla kararlılıklarını tekrar vurgulamışlar, diplomatik mesajlarını vermişlerdir. Bence buna karşı yapılması gereken; uluslararası hukuk çerçevesinde, mütekabiliyet içeren diplomatik tavrın ortaya konması ve Deniz Yetki Alanları Yasasının; Münhasır Ekonomik Bölgelerle birlikte EGAYDAAK’ları da kapsayacak şekilde yürürlüğe sokulması, unutulmaması/unutturulmamasıdır. Bunun için de ulusal çıkarlarımızla paralel bir kararlılık ve milli güç unsurlarımızın yeterliliği gereklidir. Askeri gücümüzün Balyoz, Ergenekon, vb. kumpaslarla yıpratılması, Milli Mukavemet Teşkilatımızın Bülent Arınç’a suikast iftirasıyla lağvedilmesi, ekonomik gücümüzün zayıflama sürecine sokulması, nüfus gücümüzün, sosyal ve kültürel gücümüzün bir taraftan tarikat ve cemaatler, bir taraftan bölücü terör örgütü PKK ve destekçileri tarafından yıpratılması muhataplarımızı son derece cesaretlendirmektedir. Buna bir de iç siyasi kumpaslarla siyasi gücümüzün zayıflatılması eklenirse altından kalkılması son derece güç durumlara düşülecektir. Vatanını ve milletini seven herkesin hamaset nutuklarıyla değil, bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.
Mavi Vatan Yasası unutulmasın
Mavi Vatan Yasası unutulmasın
Paylaş: