Emrah Yılmaz
Türkiye’de tekstilin sorunlarını konuştuğumuz Yarda Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi Demet Tatari, sık sık duymaya alıştığımız “markalaşamıyoruz” eleştirisine farklı bir pencereden bakıyor. Konuya dair Gözlem’e açıklamalarda bulunan Tatari’ye göre sorun yetenekte değil; Avrupa’nın Türkiye’ye hâlâ “üretici ülke” gözüyle yaklaşması ve Gümrük Birliği’ne rağmen AB üyesi olunmaması. “Türk insanı çalışkandır, tekstilde marka da kurar… Biz Superfly’ı Almanya’da kurarken Türk olduğumuzu söylemeden marka yarattık. Ama Avrupa’da kalıcı olmak için orada şirket kurmanız, o sistemi içeriden yönetmeniz gerekiyor. Türkiye’den işi yönetmeye kalktığınızda AB üyesi olmadığınız için zaten maça 1-0 geride başlıyorsunuz. Ayrıca Avrupalı Türkleri illa üretici olarak görmek istiyor. Hâla bir çeşit ırkçılık var” ifadelerini kullanan Tatari, YARDS ve Superfly deneyimi üzerinden Türk tekstilinin görünmeyen hikâyesini aktardı.
Türkiye’de markalaşma tartışmaları yıllardır gündemde. Ancak Yarda Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi Demet Tatari, sorunun çoğu zaman yanlış yerden tartışıldığını düşünüyor. Tatari’ye göre Türkiye’de markalaşamama sorunu yeteneksizlikten değil, uluslararası ticaretteki bakış açısı ve siyasi konjonktürden kaynaklanıyor.
“Türkiye’de markalaşmanın önündeki en büyük engellerden biri Avrupa Birliği ile olan ilişki biçimi” diyen Tatari, şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Markalaşma markanızı yurt dışında satmak demek. Ama bunu Türkiye’den yapmaya çalıştığınızda bir önyargıyla karşılaşıyorsunuz. Size hâlâ üretici ülke gözüyle bakıyorlar. Yani ‘sen üret’ diyorlar, marka tarafında seni görmek istemiyorlar... Bu işte hâlâ bir çeşit ırkçılık var diyebilirim...”
Gümrük Birliği’nin de bu noktada tek başına yeterli olmadığını belirten Tatari, “Gümrük Birliği’ne üyesiniz ama Avrupa Birliği’ne üye değilsiniz. Bu durumda buradan o işi yönetemiyorsunuz. Bayinin finansal limitlerini göremiyorsunuz, bankacılık işlemlerini kontrol edemiyorsunuz. Orada şirket kurmanız gerekiyor... Bu da aslında işi Avrupa’dan yönetmeniz anlamına geliyor...” diye konuştu.
Tatari’ye göre bu nedenle Avrupa’da Türk sermayesiyle kurulan ancak Türkiye’de pek bilinmeyen çok sayıda marka bulunuyor. “Aslında biz marka yapmayı beceremiyoruz diye bir şey yok. Avrupa’da çok sayıda Türk markası var ama merkezleri orada olduğu için Türkiye’de bilinmiyor. Yani sorun beceri değil, sistem” dedi.
YARDS’tan Superfly’a uzanan yol
Tatari’nin anlattığı hikâye ise Türkiye tekstilinin son 30 yılına ışık tutuyor. Eşinin ailesinin 1955’ten beri tekstil sektöründe olduğunu belirten Tatari, eşinin 1980’lerde kendi firmasını kurduğunu, 1997’ye kadar faaliyet gösterdikten sonra yurt dışına taşınma kararı aldıklarını anlattı.
“1997’de eşim ‘yurt dışına yerleşelim’ dedi. Amerika Birleşik Devletleri’ne gittik. 11 Eylül’e kadar oradaydık. 11 Eylül’den sonra Türkiye’ye dönmeye karar verdik ve yeniden bir şirket kuralım dedik” ifadelerini kullanan Tatari, Türkiye’ye döndüklerinde perakende sektörünün büyük bir dönüşüm geçirdiğini gördüklerini belirtti. Tatari, geldiklerinde karşılaştıkları manzara karşısında o dönem hissettiklerini, “Bizim YARDS markasının sahibi eşimdi. Ama Türkiye’ye döndüğümüzde perakendenin çok değiştiğini gördük. Mavi güçlenmişti, LC Waikiki büyümüştü. Bu işin yatırımının da çok büyük olduğunu gördük. O yüzden YARDS markasını RODİ’ye sattık” dedi.
Satıştan sonra da 3 yıl boyunca markanın tüm yönetimini kendilerinin sürdürmeye devam ettiğini de vurgulayan Tatari, “Marka bizim değildi ama tasarımını, üretimini, koleksiyonunu, pazarlama stratejisini biz yaptık. Hangi personelin alınacağından sponsorluk anlaşmalarına kadar her şeyi yönettik” diye konuştu.
Superfly: Almanya’dan dünyaya
Bu deneyimin ardından yeni bir marka kurmaya karar verdiklerini anlatan Tatari, Superfly markasının doğuşunu da şu şekilde aktardı:
“2006’ya doğru Superfly adında bir marka kurduk. Ama bu markayı Türkiye’de satmayalım dedik. Doğrudan yurt dışına yöneldik. Marka önce Yunanistan’da, ardından Almanya’da satışa başladı. Kısa sürede geniş bir dağıtım ağı kuruldu. Avrupa’dan sonra Japonya, Güney Afrika, Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve hatta Tayvan’a bile ürün sattık. Superfly’ı 16 ülkeye satmaya başladık” dedi.
Bu süreçte uluslararası fuarların önemli rol oynadığını da anlatan Tatari, “Almanya’daki fuarlara katıldık. Bread & Butter fuarında üç sezon yer aldık. Orada distribütör ağımız oluştu. Her ülkede bir distribütörümüz vardı” diye konuştu.
Dünyanın ünlü mağazalarında Superfly
Superfly’ın kısa sürede dünyanın bilinen perakende zincirlerinde yer bulduğunu anlatan Tatari, markanın global perakende dünyasında ciddi bir görünürlük yakaladığının da altını çizdi “Superfly ürünleri Amerika’da Los Angeles’ta Fred Segal gibi dünyanın en pahalı mağazalarından birinde satıldı... Buckle gibi mağazalarda da yer aldı. TK Maxx bizim bütün stoklarımızı alan bir müşteri oldu. Oradan bizi bulan Hollandalı ve İngiliz firmalar da üretim için gelmeye başladı” ifadelerini kullandı.
Mesele markayı sürdürebilmek
Ancak markayı Türkiye’den yönetmenin zorluklarının zamanla ortaya çıktığını dile getiren Tatari, distribütörlerin fiyat politikalarının değişmesiyle satışların zorlaşmaya başladığını belirterek süreci şöyle özetledi:
“Önceden de belirttiğim gibi AB üyesi olmadığımız için buradan işi takip edemiyoruz. Sürekli de orada olamayınca işi distribütörler aracılığıyla çözmeye çalışıyoruz. Onlar perakende satış fiyatı fiyatı 29,90 olarak belirlenen bir tişörtü,ürüne talep arttıkça, bize sormadan ve kâr marjlarındaki oran hevesleri ile önce 39,90’a sonra da 49,90’a çıkarıyorlar. Altı ay geçmeden benden kazandığı ile altına çok lüks araç alan distrübütörüm oldu. Evet belki bizim kasamızı soymuyorlar ama sonuçta işimizi baltalıyorlar. Bize hiç sormadan perakende de artırdıkları bu fiyatlar ürünlerin satışını düşürüyor. Ben Almanya’ya yerleşmeyi göze alsaydım ya da Türkiye AB üyesi ülke olsaydı ve ben bu işleri takip edebilseydim bugün Superfly Avrupa’da çok büyük bir marka olurdu. Ama orada kalıcı olmak için o işi oradan yönetmeniz gerekiyor... Yani mesele markalaşamamak değil, sistemin içinde olup o markayı sürdürebilmek...” diye konuştu.
Bu sırada uluslararası firmalardan yüksek adetli üretim taleplerinin gelmeye başladığını belirten Tatari, şirketin odağının zamanla fason ihracata kaydığını anlattı. “Biz yılda 100 bin adet üretirken onlar gelip koleksiyondan model seçip 30 bin, 40 bin adet sipariş veriyordu. Fiyat daha düşüktü ama üretim çok daha hızlı ve kolaydı...” diye konuştu.
“Linkler koptu”
Bugün sektörün en büyük sorununun ise ekonomik dengelerdeki bozulma olduğunu vurgulayan Tatari, özellikle kur, enflasyon ve faiz arasındaki dengenin kaybolduğunu söyledi.
“90’ları da hatırlıyorum, 5 Nisan kararlarını da. Ama o zaman faiz, enflasyon ve döviz aynı yönde hareket ediyordu. Şimdi ise bambaşka. Faiz başka yerde, enflasyon başka yerde, kur üzerindeki baskı başka yerde. Bütün linkler koptu” dedi.
Tekstil sektörünün en büyük sıkıntısının da döviz kurunun gerçek değerinde olmamasından kaynaklandığını belirten Tatari, “Döviz adil yerde olsa Türkiye’nin maliyetleri hâlâ rekabetçi. Ama kur baskılandığı için ihracatçı zorlanıyor” şeklinde konuştu.
“Tekstil 2,5 milyon kişiye iş veriyor”
Türkiye’nin üretimden vazgeçme lüksü olmadığını vurgulayan Tatari, tekstil sektörünün istihdamdaki rolüne dikkat çekti. “Türkiye’de tekstil sektörü yaklaşık 2,5 milyon kişiye istihdam sağlıyor. Bu sektör yok olursa bu insanlar ne yapacak? Ev genci mi olacaklar, kurye mi olacaklar, garson mu olacaklar?” dedi.
“En büyük yatırımımız tasarım”
Yaşanan tüm bu gelişmeler karşısında Yarda Tekstil olarak nasıl ayakta kaldıklarına değinen Tatari, “Büyüme stratejisini bilinçli olarak kontrollü büyüme üzerine kurduk. Şirketi özellikle küçük ve esnek tutmayı tercih ettik. Bu ülkede hareket kabiliyeti çok önemli. O yüzden büyük yatırımlar yapmadık. Bizim en büyük yatırımımız makineye değil, insana ve tasarıma oldu” ifadelerini kullandı. Tatari, bu yaklaşım sayesinde şirketin kriz dönemlerinde daha dayanıklı kaldığını da belirtti.
“Markalaşamıyoruz değil… Avrupa bizi hâlâ üretici görmek istiyor”
Demet Tatari, Türkiye’nin tekstilde markalaşamamasının en büyük sebebinin ülkemizin AB üyesi olmaması sebebiyle ürün bayi satış takibinin yapılamamasından kaynaklandığını söyledi.
Paylaş: