Zeynep Gürel
Pomza Export Madencilik Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Ürün, 1966 yılında babaları Düzgün Ürün’ün öncülüğünde başlayan aile madenciliğini bugün yeni üretim teknolojileri, sürdürülebilirlik ve ihracat anlayışıyla geleceğe taşıyor. Çalışma hayatına üretim sahasında mavi yakalı olarak başlayan Ürün, Türkiye’nin sahip olduğu zengin maden kaynaklarını daha fazla üretmek yerine teknoloji, Ar-Ge ve ileri işleme kabiliyetiyle yüksek katma değere dönüştürmesi gerektiğini vurguladı. Ürün; çevre, ihracat, finansman, nitelikli iş gücü ve sanayinin sorunlarına ilişkin görüşlerini de Gözlem’e anlattı.
- Pomza Export Madencilik’in arkasında aile olarak başlayan bir madencilik birikimi var. Perlit madeniyle başlayan bu yolculuk bugün nasıl bir yapıya ulaştı?
Aile olarak madencilik yolculuğumuza 1966 yılında, babamız Düzgün Ürün öncülüğünde başladık. Perlit madeniyle başlayan bu yolculuk, bugün madencilikten yapı malzemelerine uzanan, üretim ve ihracatı birlikte ele alan güçlü bir sanayi yapılanmasına ulaştı.
Ben de çalışma hayatına şirketimizin üretim sahasında, mavi yakalı bir çalışan olarak başladım. Üretimin her aşamasını sahada öğrendim. Madeni yerinde tanıdım; emek, teknoloji, kalite ve pazar arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini yaşayarak gördüm. Bugün geldiğimiz noktada yalnızca maden çıkaran değil, doğal kaynağı işleyen, nitelikli ürüne dönüştüren, istihdam oluşturan ve uluslararası pazarlara taşıyan bir yapıya sahibiz. Yarım asrı aşan tecrübemizi yeni üretim teknolojileri, çevresel sorumluluk ve sürdürülebilir büyüme anlayışıyla geleceğe taşıyoruz. Bizim için önemli olan sadece ne kadar ürettiğimiz değil; nasıl ürettiğimiz, ne kadar katma değer oluşturduğumuz ve geride nasıl bir çevre bıraktığımızdır.
- Şirketin kuruluşundan bugüne baktığınızda, Pomza Export’un büyümesinde ve bugünlere gelmesinde belirleyici olan dönüm noktaları neler oldu?
En önemli dönüm noktası, kurulduğumuz ilk günden itibaren madenciliğe geçici bir ticari faaliyet olarak değil, uzun vadeli bir sanayi yatırımı olarak bakmamızdır. Kaynağı çıkarmakla yetinmeyip işleme, ürün geliştirme, kalite standardizasyonu ve ihracat kapasitesi oluşturma yönünde ilerledik.
İkinci önemli aşama, dış pazarlara açılmamız ve uluslararası kalite beklentilerine uygun üretim yapısını kurmamız oldu. İhracat, bir şirketin yalnızca satış hacmini artırmaz; üretim kültürünü, kalite disiplinini ve kurumsal kapasitesini de geliştirir.
Bir diğer önemli dönüm noktası ise çevre, teknoloji ve verimlilik kavramlarının üretim stratejimizin merkezine yerleşmesidir. Bugün madencilikte sürdürülebilirlik ayrı bir başlık değil, yatırım kararının başlangıç noktasıdır. Doğal kaynağı en verimli biçimde değerlendirmek, üretim kayıplarını azaltmak, enerji ve su kullanımını yönetmek, çalışma tamamlandıktan sonra sahayı rehabilite etmek temel sorumluluklarımız arasındadır.
Madende amaç nicelik değil nitelik olmalı
- Türkiye, sahip olduğu maden çeşitliliği ve rezervleri açısından önemli bir potansiyele sahip. Sizce bu potansiyeli ekonomik değere dönüştürme konusunda bugün hangi noktadayız?
Türkiye önemli bir jeolojik çeşitliliğe ve çok değerli doğal kaynaklara sahip. Ancak gerçek potansiyelimizi yalnızca rezerv miktarıyla ölçemeyiz. Asıl ölçüt, bu kaynakları ne kadar bilimsel, verimli, çevreye duyarlı ve yüksek katma değerli biçimde ekonomiye kazandırabildiğimizdir.
Bu alanda önemli bir birikimimiz oluştu; fakat henüz ulaşabileceğimiz seviyede değiliz. Arama faaliyetlerinin güçlendirilmesine, rezervlerin uluslararası standartlarda belirlenmesine, üretim teknolojilerinin geliştirilmesine ve ham maddeyi nihai ürüne dönüştürecek sanayi yatırımlarına ihtiyacımız var. Türkiye’nin hedefi daha fazla maden çıkarmaktan önce, çıkardığı her birim doğal kaynaktan daha fazla ekonomik değer üretmek olmalıdır. Madenimizi ham olarak ihraç etmek yerine teknoloji, tasarım, Ar-Ge ve ileri işleme kabiliyetiyle dünya pazarlarına sunmalıyız.
- Madende yalnızca ham madde ihraç etmek yerine katma değerli ürünlere yönelmek uzun süredir konuşuluyor. Türkiye bu dönüşümü gerçekleştirebiliyor mu? Pomza Export bu konuda nasıl bir strateji izliyor?
Türkiye’de bu yönde önemli bir farkındalık oluştu ancak dönüşümün daha hızlı gerçekleşmesi gerekiyor. Ham madde ihracatı kısa vadede gelir sağlayabilir; fakat kalıcı rekabet gücü, işlenmiş ve kullanım alanına göre geliştirilmiş ürünlerle oluşur.
Pomza Export olarak madeni yalnızca çıkarılan bir kaynak olarak görmüyoruz. Kaynağın sınıflandırılması, işlenmesi, farklı sektörlerin ihtiyaçlarına göre geliştirilmesi ve uluslararası standartlarda pazarlanması üzerine çalışıyoruz. Üretim süreçlerimizi verimlilik, kalite, çevresel sorumluluk ve ürün geliştirme ekseninde ele alıyoruz. Hedefimiz ton başına daha yüksek değer üreten, müşteriye yalnızca ham madde değil çözüm sunan bir şirket olmaktır. Türkiye’nin de madencilik politikasını ruhsatlandırmadan ihracata kadar bu katma değer zincirini destekleyecek şekilde oluşturması gerektiğine inanıyorum.
Toplumsal kabul güvenle güçlenir
- Madencilik sektörünün Türkiye ekonomisine ve ihracatına sağladığı katkının yeterince görünür olduğunu düşünüyor musunuz? Sektörün kamuoyundaki algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Madencilik sektörünün ekonomiye katkısının kamuoyunda yeterince görünür olmadığını düşünüyorum. Çünkü madencilik çoğu zaman yalnızca çıkarma faaliyeti üzerinden değerlendiriliyor. Oysa konutlardan fabrikalara, tarımdan enerjiye, ulaşımdan elektronik cihazlara kadar modern hayatın hemen her alanında madene ihtiyaç var. Sanayinin ham maddesi olmadan üretimden, teknolojiden, enerjiden ve yeşil dönüşümden söz edemeyiz. Buna rağmen sektörümüz zaman zaman çevreyle karşı karşıya konumlandırılıyor. Oysa doğru yaklaşım, madencilik ile çevre arasında tercih yapmak değildir. Bilimsel yöntemlerle, sıkı denetimle, şeffaflıkla ve rehabilitasyon yükümlülüğüyle sorumlu madencilik yapmaktır. Sektörün de bu konuda daha açık bir iletişim yürütmesi gerekiyor. İyi uygulamaları anlatmalı, çevresel performansını ölçülebilir verilerle paylaşmalı ve hatalı uygulamalara karşı sektör kendi içinde de net bir tavır göstermelidir. Madenciliğin toplumsal kabulü ancak güvenle güçlenebilir.
- Türkiye’nin madencilik sektöründe uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Çin gibi büyük oyuncular karşısında Türkiye’nin avantajları ve dezavantajları neler?
Türkiye’nin en önemli avantajları jeolojik çeşitliliği, Avrupa pazarına yakınlığı, üretim tecrübesi, girişimci insan kaynağı ve farklı müşteri taleplerine hızlı cevap verebilme yeteneğidir. Lojistik konumumuz, özellikle Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika pazarları açısından ciddi bir üstünlük sağlıyor.
Çin gibi büyük oyuncular ise ölçek, maliyet, devlet destekleri, tedarik zinciri hâkimiyeti ve ileri işleme kapasitesi bakımından güçlü. Türkiye’nin bu rekabete yalnızca fiyatla karşılık vermesi mümkün değil. Bizim kalite, güvenilir teslimat, ürün çeşitliliği, müşteri odaklı üretim ve sürdürülebilirlik üzerinden farklılaşmamız gerekiyor. Rekabet gücümüzü artırmanın yolu madencilik ile sanayiyi daha güçlü biçimde buluşturmaktan geçiyor. Madenimizi işleyerek, teknolojiyle geliştirerek ve kullanım alanına özel ürünlere dönüştürerek satarsak uluslararası pazarlarda daha güçlü bir konuma ulaşabiliriz.
- Perlit bugün inşaattan tarıma, sanayiden çevre teknolojilerine kadar farklı alanlarda kullanılabiliyor. Sizce perlitin gelecekte öne çıkacağı yeni kullanım alanları neler olacak?
Perlit; hafifliği, ısı ve ses yalıtımına katkısı, gözenekli yapısı ve farklı alanlara uyarlanabilme özelliği sayesinde geleceği güçlü bir endüstriyel mineraldir. Önümüzdeki dönemde enerji verimli binalar, hafif yapı sistemleri, yangına dayanıklı yapı malzemeleri, sürdürülebilir tarım uygulamaları, topraksız tarım, su yönetimi, filtrasyon ve çevre teknolojilerinde kullanımının artacağını düşünüyorum. Özellikle kentleşme, iklim değişikliği ve gıda güvenliği gibi küresel gündemler perlitin önemini daha da artıracaktır. Gelecekte yalnızca perlit satmak değil, belirli sektörlerin ihtiyacına uygun perlit esaslı çözümler geliştirmek öne çıkacak. Bu nedenle Ar-Ge, üniversite-sanayi iş birliği ve uygulamaya dönük ürün geliştirme çalışmaları büyük önem taşıyor.
- Pomza Export açısından ihracatın şirket içindeki ağırlığı nedir? Önümüzdeki dönemde özellikle büyümeyi hedeflediğiniz yeni ülkeler veya pazarlar bulunuyor mu?
İhracat, Pomza Export’un büyüme stratejisinin temel unsurlarından biridir. Dış pazarlarda faaliyet göstermek yalnızca döviz geliri açısından değil, şirketimizin kalite standardını ve rekabet kabiliyetini geliştirmesi bakımından da son derece değerlidir.
Önümüzdeki dönemde Avrupa’daki mevcut konumumuzu güçlendirirken, yakın coğrafyamızdaki gelişen pazarları ve katma değerli ürün talebinin arttığı ülkeleri yakından takip ediyoruz. Hedef pazarı yalnızca ülke bazında değil, sektör ve kullanım alanı bazında değerlendiriyoruz. Bizim için sürdürülebilir ihracat, bir pazara ürün göndermekten ibaret değildir. Doğru müşteriyle uzun vadeli ilişki kurmak, güvenilir tedarikçi olmak, ürünün teknik kullanımına destek vermek ve değişen ihtiyaçlara hızla cevap vermektir.
- Enerji, işçilik, lojistik ve finansman maliyetlerindeki artış madencilik sektörünün rekabet gücünü nasıl etkiliyor? Bugün sektörün en önemli maliyet baskısı hangisi?
Madencilik, yatırım ve işletme sermayesi ihtiyacı yüksek bir sektördür. Enerji, işçilik, patlayıcı madde, makine, yedek parça, lojistik ve finansman maliyetlerindeki artışların tamamı üretim maliyetini doğrudan etkiliyor. Bugün tek bir maliyet kalemini diğerlerinden tamamen ayırmak kolay değil. Ancak finansman maliyetlerinin yatırım kararları üzerinde çok ciddi bir baskı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Çünkü madencilik yatırımları uzun vadeli planlama gerektiriyor. Yüksek finansman maliyeti yalnızca bugünkü üretimi değil, gelecekte yapılacak kapasite, teknoloji ve çevre yatırımlarını da etkiliyor.
Lojistik de ihracatçı açısından belirleyici bir unsur. Tonajlı ürünlerde taşıma maliyeti, ürünün uluslararası pazardaki rekabet gücünü doğrudan değiştirebiliyor. Bu nedenle demir yolu ve liman bağlantılarının geliştirilmesi büyük önem taşıyor.
- Döviz kuru ile maliyetler arasındaki dengenin ihracatçının rekabet gücü üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhracatçı için döviz kurunun seviyesinden önce öngörülebilirliği önemlidir. Kur artışının maliyet artışlarının gerisinde kaldığı dönemlerde ihracatçının fiyat avantajı zayıflıyor. Enerji, işçilik, lojistik ve finansman giderleri yükselirken döviz geliri aynı oranda artmıyorsa şirketlerin marjları daralıyor. Bu durum işletmeleri kısa vadeli tedbirler almaya zorluyor; yatırım, istihdam ve pazar geliştirme kararlarını zorlaştırıyor.
Kalıcı çözüm yalnızca kur hareketlerinde değil, verimlilik ve katma değer artışındadır. Ancak şirketlerin bu dönüşümü gerçekleştirebilmesi için de makroekonomik istikrara ve uygun yatırım finansmanına ihtiyacı var.
Tek duraklı bir izin mekanizması gerekli
- Madencilik yatırımlarında ruhsat ve izin süreçleri sektörün uzun süredir gündeminde. Mevcut mevzuat yatırımcı açısından nasıl işliyor? Değişmesini istediğiniz başlıca konular neler?
Madencilikte ruhsat ve izin süreçleri çok sayıda kurumun görev alanına giriyor. Çevrenin, ormanların, su kaynaklarının, tarım alanlarının ve kültürel varlıkların korunması elbette vazgeçilmezdir. Sektörün talebi denetimin azaltılması değil; kuralların açık, süreçlerin öngörülebilir ve kurumlar arasındaki işleyişin koordineli hale getirilmesidir.
Bir yatırımcı, gerekli şartları yerine getirdiğinde sürecin hangi takvimde ve hangi ölçütlere göre sonuçlanacağını bilmelidir. Tek duraklı bir izin mekanizması, kurumlar arasında dijital veri paylaşımı, belirli değerlendirme süreleri ve ruhsat güvencesinin güçlendirilmesi önemli adımlar olacaktır. Bunun yanında çevresel yükümlülüklerin de denetlenebilir, şeffaf ve tavizsiz biçimde uygulanması gerekir.
- Kamuoyunda bir süredir yeni maden sahalarının açılması için ormanların kesildiği gibi bir tartışma yaşandı ve yaşanıyor. Bunun doğruluk payı nedir?
Bu tartışmada önce ölçeği ve hukuki süreci doğru ortaya koymak gerekir. Öncelikle, Türkiye’de ormanlık alanların binde 3’ünde madencilik yapılıyor. Kesilen her 100 bin ağaçtan sadece bir tanesi madencilik için kesiliyor. Ve ormanlık alanların yüzde 89’u da makilik. Altını özellikle çizmem gereken konu da şu, madencinin ağaç kesme yetkisi yok. Bir maden ruhsatına sahip olmak, ormanda doğrudan faaliyete başlama veya sınırsız tasarrufta bulunma hakkı vermiyor.
Orman Kanunu’nun 16’ncı maddesine ilişkin mevzuata göre ruhsat sahibi, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı orman idaresine müracaat ediyor. Başvuru; saha analiz raporu, vaziyet planı, koordinatlar, gerekli kurum görüşleri, ÇED belgesi ve rehabilitasyon projesi üzerinden inceleniyor. Belgeler tam olduğunda heyet arazi üzerinde değerlendirme yapıyor; izin, bedel ve teminat işlemleri tamamlanıp saha teslim edilmeden faaliyete müsaade edilmiyor. Madencinin, izin sahasında dahi kendi başına ağaç kesme yetkisi yok. Orman idaresinin taahhüt hükümlerine göre kesilmesi gereken ağaçlar mahalli orman idaresince usulüne uygun biçimde damgalandıktan sonra yine orman idaresi tarafından kesiliyor ve değerlendiriliyor. Dolayısıyla madenciye ağaçlı bir alan üzerinde serbestçe tasarruf yetkisi verilmiyor; süreç orman idaresinin izni ve kontrolü altında yürütülüyor.
Üstelik sorumluluk izinle sona ermiyor. Faaliyet alanının sınırları sahada işaretleniyor, izin sahaları denetleniyor ve faaliyet tamamlandıktan sonra alanın rehabilitasyon projesine uygun biçimde yeniden doğaya kazandırılması gerekiyor. Çevreye zarar veren veya yükümlülüklerini yerine getirmeyen uygulamaları savunamayız; fakat mevzuata uygun, denetlenen ve rehabilitasyonu güvence altına alınmış madencilik faaliyetlerini de ‘ormanların sınırsız biçimde kesilmesi’ şeklinde genellemek doğru değil.
- Dünyada yeşil dönüşüm hızlanırken birçok maden stratejik ham madde haline geliyor. Bu dönüşüm Türkiye madenciliği açısından nasıl bir fırsat yaratabilir?
Yeşil dönüşüm, madene olan ihtiyacı azaltmıyor; aksine bazı minerallere yönelik talebi artırıyor. Yenilenebilir enerji sistemleri, enerji depolama teknolojileri, elektrikli araçlar, enerji verimli binalar ve modern şebekeler çok sayıda madene ihtiyaç duyuyor.
Türkiye sahip olduğu kaynakları doğru bir stratejiyle değerlendirirse bu dönüşümün yalnızca ham madde tedarikçisi değil, teknoloji ve işlenmiş ürün üreticisi olabilir. Bunun için hangi madenlerin stratejik olduğu belirlenmeli, rezerv envanteri güçlendirilmeli ve madenden nihai ürüne kadar uzanan değer zincirleri kurulmalıdır. Ancak yeşil dönüşüme ham madde sağlarken üretim yöntemimizin de yeşil olması gerekir. Enerji verimliliği, düşük karbonlu üretim, suyun verimli kullanılması, atıkların geri kazanılması ve izlenebilirlik gelecekte pazara girişin temel şartlarına dönüşecektir. Çevresel performans artık yalnızca bir sorumluluk değil, aynı zamanda rekabet unsurudur.
- Sanayide olduğu gibi madencilikte de nitelikli iş gücü sorunu yaşanıyor mu? Özellikle gençlerin sektöre ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Madencilikte de nitelikli iş gücü sorunu giderek büyüyor. Maden mühendislerinden teknik personele, makine operatörlerinden bakım ve otomasyon uzmanlarına kadar pek çok alanda yetişmiş insan kaynağına ihtiyaç var.
Gençlerin sektöre ilgisini artırmak için madenciliği yalnızca zor çalışma koşullarıyla anılan geleneksel bir alan olmaktan çıkarmalıyız. Günümüz madenciliği veri analitiği, otomasyon, uzaktan izleme, yapay zekâ, çevre mühendisliği ve ileri üretim teknolojileriyle iç içe geçiyor. Bunu gençlere doğru anlatmalıyız. Üniversiteler, meslek liseleri ve sektör arasında daha güçlü bir bağ kurulmalı; eğitim programları sahadaki ihtiyaçlara göre güncellenmelidir. Gençlere yalnızca iş değil, gelişim alanı ve kariyer perspektifi sunmalıyız.
- EBSO Başkan Yardımcısı olarak İzmir ve Ege sanayisini yakından takip ediyorsunuz. Bölge sanayicisinin bugün size göre en önemli üç sorunu nedir?
İlk sıraya enflasyonu koyarım. Fiyat artışları; enerji, işçilik, ham madde, lojistik ve diğer üretim girdilerinin tamamına yansıyarak sanayicinin maliyet hesabını, fiyatlama kabiliyetini ve uzun vadeli planlamasını zorlaştırıyor.
İkinci sorun, finansmana erişim ve yüksek finansman maliyetleridir. Sanayici işletme sermayesini korumakta ve yeni yatırım kararını hayata geçirmekte zorlanıyor.
Üçüncü sorun ise nitelikli iş gücüdür. Sanayimiz teknolojiye yatırım yaparken bu teknolojiyi kullanacak, geliştirecek ve üretim süreçlerine uyarlayacak insan kaynağına ulaşmakta zorlanıyor. Bunlara ilave olarak yeşil dönüşüm, dijitalleşme ve Avrupa Birliği düzenlemelerine uyum süreci de özellikle KOBİ’ler açısından ciddi bir hazırlık ve finansman gerektiriyor.
- Yüksek finansman maliyetleri ve ekonomik belirsizlik ortamında Ege sanayicisinin yatırım iştahında nasıl bir değişim görüyorsunuz?
Ege sanayicisi üretme iradesini koruyor. Bölgemizin en güçlü özelliği, zor dönemlerde dahi ihracattan, istihdamdan ve üretimden vazgeçmemesidir. Ancak yüksek finansman maliyetleri ve öngörülebilirliğin azalması, yeni yatırım kararlarının daha temkinli alınmasına yol açıyor. Yatırım iştahının yeniden güçlenmesi için uzun vadeli ve uygun maliyetli finansman kanallarına, öngörülebilir politikalara ve sanayicinin önünü görebileceği bir ekonomik ortama ihtiyaç var.
- İzmir’in limanları, sanayi altyapısı ve ihracat kapasitesi düşünüldüğünde sizce kent sahip olduğu ekonomik potansiyeli yeterince kullanabiliyor mu?
İzmir güçlü limanlara, organize sanayi bölgelerine, üniversitelere, nitelikli insan kaynağına, girişimcilik kültürüne ve geniş bir ihracat birikimine sahip. Bu özellikleriyle yalnızca Türkiye’nin değil, Akdeniz havzasının önemli üretim ve ticaret merkezlerinden biri olabilecek kapasitededir. Ancak potansiyelimizi tam olarak kullandığımızı söyleyemeyiz. Liman, demir yolu, kara yolu ve üretim bölgeleri arasındaki bağlantıları daha güçlü hale getirmeliyiz. Sanayi alanlarını planlı biçimde geliştirmeli; lojistik, enerji ve dijital altyapıyı geleceğin ihtiyaçlarına göre hazırlamalıyız.
İzmir’in hedefi yalnızca daha fazla üretmek değil; yüksek teknolojiye, tasarıma, yenilenebilir enerjiye, yazılıma ve katma değerli ihracata dayalı yeni bir büyüme modeli kurmak olmalıdır. Kentin kurumları arasında ortak hedef ve güçlü koordinasyon sağlandığında İzmir çok daha büyük bir ekonomik değer oluşturabilir.
Sanayi politikası koordinasyon sağlamalı
- Sanayicinin küresel rekabette güç kazanabilmesi için merkezi yönetimden ve yerel yönetimlerden en önemli beklentileriniz neler?
Merkezi yönetimden en önemli beklentimiz öngörülebilirliktir. Sanayici yatırım kararını beş, on, hatta yirmi yıllık perspektifle alıyor. Vergi, teşvik, enerji, dış ticaret ve finansman politikalarının bu uzun vadeli bakışı desteklemesi gerekiyor. Yatırım ve işletme sermayesi için uygun finansman kanalları oluşturulmalı; ihracatçıların finansmana erişimi güçlendirilmeli, Ar-Ge ve yüksek katma değerli üretim daha etkili biçimde teşvik edilmelidir. Yeşil dönüşüm ve dijitalleşme yatırımları için özellikle KOBİ’lere ulaşan destek mekanizmaları kurulmalıdır.
Yerel yönetimlerden ise planlı sanayi alanları, ulaşım, altyapı, su yönetimi, arıtma, çalışanların barınma ve ulaşım ihtiyaçları konusunda sanayiyle daha yakın çalışmasını bekliyoruz. Merkezi ve yerel yönetimler sanayiciyi yalnızca yatırım yapan bir aktör olarak değil, kentin istihdamını ve refahını büyüten stratejik bir paydaş olarak görmelidir.
- Hem sanayici hem de EBSO yöneticisi kimliğinizle baktığınızda, Türkiye’nin yeni bir sanayi politikasına ihtiyacı olduğunu düşünüyor musunuz? Varsa bu politikanın temelinde ne olmalı?
Türkiye’nin bütüncül, uzun vadeli ve sektörler arasında koordinasyon sağlayan bir sanayi politikasına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu politika siyasi ve ekonomik dalgalanmalardan mümkün olduğunca bağımsız, ölçülebilir hedeflere dayalı olmalıdır. Temelinde katma değerli üretim, teknoloji geliştirme, yerli tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi, yeşil dönüşüm, enerji verimliliği ve nitelikli insan kaynağı bulunmalıdır. Madencilikten tarıma, sanayiden lojistiğe kadar bütün sektörler birbirini tamamlayan bir değer zinciri içinde ele alınmalıdır.
Türkiye’nin yalnızca ithal teknolojiyi kullanan değil, kendi teknolojisini geliştiren; yalnızca ham madde satan değil, nihai ürünü ve markayı dünyaya sunan bir yapıya geçmesi gerekiyor. Teşvikler de üretim miktarından çok teknoloji, verimlilik, ihracat niteliği ve oluşturulan katma değer üzerinden şekillenmelidir.
- Ailenizin 1966 yılında başlayan madencilik birikimini temsil eden bir yönetici olarak önümüzdeki 10 yıl için Pomza Export’a nasıl bir hedef koyuyorsunuz? Şirketi üretim, ihracat ve katma değer açısından nerede görmek istiyorsunuz?
Önümüzdeki 10 yılda Pomza Export’u doğal kaynakların verimli kullanımı, ileri işleme teknolojileri, ürün geliştirme ve sürdürülebilir üretim alanlarında örnek gösterilen bir şirket olarak görmek istiyorum. Hedefimiz yalnızca üretim miktarını artırmak değil, ton başına oluşturduğumuz değeri yükseltmektir. Daha fazla işlenmiş ürün, daha fazla Ar-Ge, daha geniş bir ihracat coğrafyası ve güçlü uluslararası iş birlikleri temel önceliklerimiz olacak.
Aynı zamanda enerji ve su verimliliği yüksek, atık oluşumunu azaltan, üretim sahalarını rehabilite eden ve çevresel performansını ölçerek sürekli geliştiren bir yapı kurmak istiyoruz. Dijitalleşme ve otomasyonu üretimin bütün aşamalarına daha fazla dâhil edeceğiz. Bizden sonraki kuşaklara yalnızca büyümüş bir şirket değil; güçlü bir üretim kültürü, kurumsal değerler ve çevresine karşı sorumluluğunu yerine getirmiş bir sanayi kuruluşu bırakmayı amaçlıyoruz.
- Son olarak size iki kısa soru yöneltsek: Türkiye madenciliğinin bugün en büyük sorunu nedir ve en büyük fırsatı nedir?
Türkiye madenciliğinin en büyük sorunu, uzun vadeli ve öngörülebilir bir sektör politikasının henüz bütün unsurlarıyla kurulamamış olmasıdır. En büyük fırsatı ise sahip olduğumuz zengin kaynakları bilim, teknoloji ve çevreye duyarlı üretim anlayışıyla katma değerli ürünlere dönüştürebilme gücümüzdür. Doğru planlama yaparsak Türkiye, yalnızca maden üreten değil, madeni teknolojiye ve sanayi ürününe dönüştüren güçlü bir küresel oyuncu olabilir.
“Madende amaç nicelik değil, nitelik olmalı”
Hakan Ürün, Türkiye’nin sahip olduğu zengin maden kaynaklarını daha fazla üretmek yerine işleme kabiliyetiyle yüksek katma değere dönüştürmesi gerektiğini vurguladı.
Paylaş: