Büyük bir heyecanla bir arkeoloji müzesinin kapısından içeri girdiğinizi düşünelim. Adımlarınız o heybetli sütunların arasında yankılanırken, vitrinlerdeki binlerce yıllık eserlerin gizemine kapılmak istersiniz. Ancak bir süre sonra sergide yol alırken karşınıza dikilen etiketlerde şu kelimeler belirir: Akroter, lekythos, in-situ… Bu kavramlardan hiçbir şey anlamazsınız; doğal olarak canınız sıkılır, geziniz gittikçe keyifsiz bir hal alır, nihayetinde birkaç fotoğraf çekip mekândan hızla uzaklaşırsınız. Ve muhtemelen, bir daha müze gezmek konusunda da pek istekli olmazsınız.
Lütfen üzülmeyin. Çünkü o müzenin derdi, sizinle gerçek bir bağ kurmak veya kolayca anlaşılmak değildi aslında. Sadece arkeologların ya da sınırlı bir elitin anlayabileceği bir terminolojiye boğulmuş o metinler, bilerek veya bilmeyerek, tapınaklaştırılmış bir "kültürel iktidarı" perçinleme derdini taşıyordu. Benzer şekilde, bir modern sanat müzesine gittiğinizde de beyaz duvarların steril kibri ve "bunu peşinen anlamanızı bekleyen" elitist göstergeler yüzünden kendinizi kapının dışında hissetmeniz çok muhtemeldir.
Peki, bizi kapının dışında bırakan bu görünmez ama katı duvarlar tam olarak nedir? Michel Foucault, modern toplumda iktidarın kendini sadece hapishaneler veya kışlalar üzerinden değil; kütüphaneler, klinikler ve müzeler gibi "kapatma ve düzenleme" mekanları üzerinden de kurduğunu söyler. Foucault’nun "heterotopya" olarak adlandırdığı bu "başka mekanlar", dışarıdaki hayatın karmaşasına karşı muktedirin kendi kusursuz, disipline edilmiş ve hiyerarşik düzenini sergilediği alanlardır. Müzeler, zamanı ve kültürü tek bir çatı altında toplarken, aslında neyin "değerli" neyin "bilinmeye değer" olduğunu yukarıdan aşağıya dikte eden birer bilgi-iktidar merkezine dönüşür. Ziyaretçiye kurulan "dokunma, yaklaşma, sırayı bozma, yüksek sesle konuşma" baskısı, tam da bu disiplinci toplum modelinin müzelerdeki mekânsal tezahürüdür.
Öte yandan Theodor Adorno’nun penceresinden baktığımızda durum daha da netleşir. Adorno, kapitalist düzenin kültürü nasıl ticarileştirdiğini ve tek tipleştirdiğini anlatırken "Kültür Endüstrisi" kavramını ortaya koyar. Bu endüstride insan, kültürün ve sanatın öznesi değil, yalnızca edilgen bir nesnesi, yani bir "tüketicisi" konumuna indirgenir. Geleneksel müzecilik ve onun hiyerarşik mimarisi, izleyiciyi tam da Adorno’nun eleştirdiği o "edilgen" ve yukarıdaki kürsüden konuşan bilgiyi sorgulamadan kabullenen pozisyonda tutar. Konuşmacıyı izleyiciden yüksekte konumlandıran, durağan ve hiyerarşik konferans salonları, bu kültürel endüstrinin kurumsallaşmış statik alanlarıdır.
İşte biz, Yaşar Müzesi olarak tam da bu noktada Foucault’nun işaret ettiği o mesafeli iktidar alanlarını esnetmek, Adorno’nun eleştirdiği o edilgen izleyici bariyerini yıkmak ve müze alanını son derece açık, demokratik, "göz hizasında" bir zemine taşımak istiyoruz. Bu yaz, o hiyerarşik konferans salonlarımızın kapısını kapatıp, doğrudan sergi salonlarımızın kalbine iniyoruz. Bu amaçla hayata geçirdiğimiz “Bir Maniniz Yoksa…” projesi, kültürel hiyerarşiyi tamamen düzleştirdiğimiz bir "deneyim tasarımı" manifestosu niteliğinde. Sergi salonlarımızın zeminine halılar sererek; tüplü televizyon, radyo ve danteller gibi evi çağrıştıran unsurlarla basbayağı bir "ev daveti" sıcaklığı kuruyoruz. Koleksiyonumuzdaki 1960’ların tasarım çizgisine sahip 24 ikonik ahşap sandalyede oturacak; misafirlerimizi kolonya ve şeker ikramıyla karşılayacağız. Sohbete sanki mahallede yan komşuya geçmişiz gibi o tatlı mahalle sohbeti esnekliğiyle, "Ne var ne yok? Yeni bir havadis var mı?" diyerek başlayacağız. Amacımız; daha önce müze deneyimi yaşamamış bir ziyaretçimizin bile kapıdan girdiğinde bir komşu oturması rahatlığı hissetmesi. Sınırlı kontenjanımız nedeniyle detaylı takvimini temmuz ayı başında sosyal medya kanallarımızdan duyuracağımız bu özel buluşmaya hepinizi bekliyoruz.
Kültürel iktidarın o soğuk nefesini ensenizde hissetmediğiniz, sanatla ve kent hafızasıyla gerçekten göz hizasında ve samimiyetle konuşabileceğiniz sıcak bir çember arıyorsanız; bu yaz Yaşar Müzesi'ne buyurun gelin... Tabii, bir maniniz yoksa!
Kültürel iktidarın duvarlarını yıkmak
Kültürel iktidarın duvarlarını yıkmak
Paylaş: