Tarikatlar son günlerde yeniden ülkemiz gündemine girdi. Günümüz bilim ve teknoloji dünyasının gündeminde ise kubitlerle çalışan kuantum bilgisayarlar var. 2030’lu yıllarda aktif olarak günlük yaşama girecek. Kuantum bilgisayarlar, bugünkü 0-1 mantığı (bir anlamda var-yok) ile çalışan bilgisayarlar yerine, atom altı parçacıkların davranışlarına, yani 4 kuvvetin dinamik ve interaktif etkileşim ilişkilerine dayalı olarak işliyor. Kuantum bilgisayarlar atomaltı parçacıklar olan, çekirdek, fotonlar ve elektronlarda saklanan verileri kullanarak, atomik ve moleküler düzeyde işlemler yapabiliyor. Bugünkü en gelişmiş süper bilgisayarların bin yıllar içinde çözebileceği bir problemi saniyeler içinde, milyarlarca farklı ihtimalleri de kullanarak çözme kapasitesine sahipler. Bugünkü süper bilgisayarların 10 bin yılda çözebileceği bir problemi 2019 da Sycamore adlı 54 qubitlik kuantum bilgisayarın 200 saniyede çözdüğü iddia edildiği gibi, Çin’n 2020 yılında 76 kubit işlem gücünde bilgisayar geliştirdiği açıklandı. Kuantum bilgisayarlar, kuantum mekaniğinin superpoziyon ve kubitlerin atom altı görünmez bağlantılarla, bağlantı kurma (kuantum dolanıklığı) özelliklerini de kullanıyor.
Bu yaz gitme şansı bulduğum Helsinki’nin ana meydanında dev panolarda kuantum fiziğinin atom altı yapılanış ve elemanlarının sokaktaki insana tanıtılması ve Cern’deki hızlandırıcı sistemin çalışmalarının aynı meydanda sergilenişi insanı inanılmaz düzeyde etkiliyor. Bilim ve teknoloji sokakta herkese sergileniyor. Bir başka şoku Helsinki Kütüphanesine girince yaşadım. Her yaşta insanlar kütüphanede rahat ve sere serpe çok rahat durumda, kahvesi ve çayı ile okuyan, çalışan, araştıran ya da sıra sıra ilkokul çağındaki çocukları satranç tahtasının başında görmek, bana “işte bu” dedirtti. Finlandiya’daki eğitim sisteminin tüm Avrupa ülkelerine örnek, yenilikçi ve yaratıcı olmaları boşuna değildi. Sokaktaki bina mimarisine hem renk, hem de yaratıcı stil olarak yansımış gözüküyordu. Diğer Baltık ülkelerinin de Finlandiya’dan yoğun etkilenişi de gözden kaçmıyor.
Dünyada bilim ve teknoloji alanında bunlar yaşanırken, benim güzel ülkemde sonucun nereye uzanacağı belirsiz bir çerçeve yasa düzenlemesi; siyasi parti kavgaları ve tarikatların malvarlığı kavgaları içinde insanın kafası karışık. Böylece ana sorun olan ekonomik erozyon ve halkın yoksulluğu gündem dışı kalıyor. Günlük yaşamda aklın bilinçli kullanımı ve bilim yerine, ezberlenen ve durmadan tekrarlanan kişisel inanç ve çıkar kalıpları mutlaklaşırken; bilim, teknoloji ve yaratıcılığın kaynağı olan aklın bilinçli kullanımı devre dışı kalıyor. Eğitim sistemimiz, zihnin bilinçli düşünmeyi öğreten bir eğitim sistemine odaklı değil. Milli Eğitim’in önceliği, aklın etkin ve bilinçli kullanımı için düşün merkezi olan neokorteksin ön loplarını kullanmayı öğretmek ve geliştirmek olması gerekirken, tarikatların biat ve ezber kültürünü okullara taşımaya özeniyor. İnsan beyninin iki tekel işlevi olan inançlar, zaten yaşam sürecinde durmadan tekrarlanan, yerleşik kalıplara dönüşen, günlük davranışların yüzde 90’dan fazlasını belirliyor. Özel bir eğitim olmadan da insan zihni, öncelikle inanır. Kalıplaşan inancını mutlaklaştırır ve inancından taviz vermez. Oysa aklın bilinçli düşün için kullanım işlevi, ciddi öğrenim ve eğitim süreçleri içinde öğrenilen zahmetli ve gelişen bir zihinsel işlevdir. Yaşamın çok yönlülüğü inancın, bilinçli akılla birlikte kullanımını gerektirir. İnanç işlevi, varlığın koruması için tehlike durumuna odaklı, beyin sapı ve limbik (memeli) beynin işlevi olarak insansılardan beri devrede. Buna karşın beynin düşün işlevi, 7 bin yılı aşmayan bir süreçte, neokorteksteki ön alın loplarının işlevi olarak evrildi. Bu nedenle düşünen bilinçli zihin olarak aklın, inanca rehberlik etmesi sayesinde yaşamın değişim, yeni olgu ve uygarlığın evrimine katkı yaptı (Bkz. Benim “Zihniyet Devrimi” kitabım)
İnanç kalıplarının dayanılmaz ve vazgeçilmez gücünü keşfeden insanlar her devirde bundan yararlandılar. Dinler ve ideolojiler inanç sistemleri olarak diğer insanları yönetmek için eski çağlardan beri kullanıldı. Zira insanları ortak inançlarda bir araya getirmek bir organizasyon gücü yaratır. Bu organizasyon gücü süreç içinde ortak çıkar arayışına dönüşür ve zamanla ekonomik güce evrilir. Bu örgütsel ve ekonomik güç birlikteliği sonuçta siyasi güç arayışına yönelir. Bu şekilde toplumsal yaşam içinde önüne geçilmez bir güç yoğunlaşması devreye girer. Zira güç yoğunlaşması oto katalitik bir işleyiş süreci yaratarak sürekli daha üst bir güç odağı olmaya yönelir. Bu süreçleri haçlı seferlerinin bir devlet yarama sürecinde gördük. Hassan Sabah’ın fedaiyan teşkilatında gürdük. Vatikan modelinde gördük. Ayrıca İslam coğrafyasındaki tarikatlaşma sürecinde gördük. İslam coğrafyasındaki bilimsel yükselişin sönümlenmesi tarikatların yaygınlaşma süreciyle kesildi. Bugün İslam coğrafyasının geri kalmışlığı, biat kültürü ve tarikat temelli örgütlenmenin, akli düşünce ve bilime galebe çalmasıyla ilgili. Ne yazık ki, bugün Milli Eğitim tarikatları okullarda etkin kılarak, ülkenin geleceğini çalıyor.
İnanç ile akli düşünüşün beyindeki organsal yapılanışı farklı olup, ayrı platformlarda işlev görür ve ayrı tutulmaları gerekir. İnanç kişinin kendine özgüdür; kendine hizmet eder. Akli düşünüş sosyaldir. Yenilik ve teknoloji olarak topluma katkı sağlar. İnancın dayanılmaz gücünü kullanan tarikatlar, ekonomik ve siyasi güç yoğunlaşması ile paralel devletçikler yaratırlar. FETÖ örneğindeki gibi. Bu tür güç yoğunlaşmasının çözümü, laik sistemi ciddiye almaktan geçer. Hele de bir toplum kubitler ve tarikatlar arasında kalmış ise.
Kubitler ve tarikatlar arasında kalmak
Kubitler ve tarikatlar arasında kalmak
Paylaş: