33 yaşındaki Kaymakam Zikrullah Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle Millî Savunma Bakanlığı (MSB) Tedarik Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevine atanması şaşkınlık ve tepkiyle karşılandı.
Tepkisel ve eleştirel yaklaşımlar; Zikrullah Erdoğan’ın atandığı makamın “Tümgeneral” rütbesi karşılığı bir makam olmasına, yaşı ve tecrübesinin bu göreve uygun olmadığına dayandırıldı. Çoğunluğunu emekli general, emekli subay, tecrübeli siyasetçi ve tecrübeli gazetecilerin oluşturduğu geniş bir kesim; bu atamanın Türk Silahlı Kuvvetlerimizin hiyerarşik yapısına uygun olmadığı, emir-komuta sistemine çok büyük zararlar vereceği kanaat ve endişelerini dile getirdiler.
Bu uygulamayı destekleyen kesim ise atamanın 674 sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesine dayandığını, dolayısıyla hukuki olduğunu, bu uygulamanın; söz konusu kişiye askeri rütbe, komuta yetkisi veya askerlik statüsü kazandırmayacağını, sadece protokol, özlük hakları ve kurumsal hiyerarşi açısından kullanılan idari bir karşılık olduğunu iddia etti. Bazıları da “MSB’deki düzenlemeleri konu alan KHK ile yeni bir kural konmadığını, asırlar boyunca devam eden ama Cumhuriyet’in ilânı ile terk edilmiş olan eski uygulamaya dönüldüğünü, Osmanlı Devleti’nde“general”, yani “paşa” rütbesi yahut unvanını sadece askerlerin değil, sivillerin de kullandıklarını” ifade ederek “Cumhuriyetle ortaya konan hatalı bir uygulamanın” düzeltildiği algısını pompalamaya çalıştı.
Ben de bu uygulamanın TSK’nın hiyerarşik yapısına ve emir komuta sistemine çok büyük zararlar vereceği fikrine katılıyorum. Bu uygulamanın; sadece protokol, özlük hakları ve kurumsal hiyerarşi açısından kullanılan idari bir karşılık olduğu iddiasını inandırıcı bulmuyorum. Savunmaya yönelik bu tür yaklaşımların birtakım gerçekleri gizleme gayreti olduğuna inanıyorum.
Bende bu kanaatin oluşmasının nedeni; 15 Temmuz FETÖ kalkışmasından kısa süre sonra hayata geçirilen TSK ile ilgili değişiklikler kapsamında, 01 Eylül 2016’da yürürlüğe konan 674 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesindeki ifadelerdir. Söz konusu kararnamenin 47’nci maddesi “Millî Savunma Bakanlığı merkez teşkilatındaki kadroların Türk Silahlı Kuvvetlerindeki rütbe karşılığı; müsteşar için orgeneral, Milli Savunma Üniversitesi Rektörü için korgeneral, müsteşar yardımcıları, Teftiş Kurulu Başkanı ve genel müdürler için tümgeneral, genel müdür yardımcıları ve müstakil daire başkanları için tuğgeneral, daire başkanları için ise albaydır” şeklinde düzenlenmiştir. Yani bu makamların birer askeri rütbe ile temsil edildikleri açıkça ifade edilmiştir. Bu durumda, bu makamlarda görevlendirilen bütün sivil personel temsil ettikleri askeri rütbelerin yetkisini kullanacaklardır. Aksi halde, yani hukuki yetkilerinin olmaması durumunda maiyetlerindeki askeri personele emir-komuta etmeleri mümkün değildir.
Bu demektir ki; MSB’de görevlendirilen bir genel müdür ita amiridir, emrindeki personelin rütbesi, makamı, görevi, statüsü… ne olursa olsun disiplin amiri ve sicil amiridir. Yani 33 yaşında tümgeneral rütbesi ile temsil edilen bir göreve getirilen genel müdür; maiyetindeki tuğgenerallerin, albayların, yarbayların… kısaca bütün askeri personelin amiridir, hepsine görevler verir, emirler verir, sicil verir, gerektiğinde askeri disiplin ve askeri ceza yasaları çerçevesinde cezai işlemler uygular.
Konuyu sadece 33 yaşındaki bir sivilin bir generale komuta etmesi açısından değil, MSB nezdindeki ulusal güvenliğimizle çok yakından ilgili bir görevin yerine getirilmesi açısından da ele almak gerektiği kanaatindeyim. Normal koşullarda; bir generalin, bir subayın, bir astsubayın bu durumu kabullenmesi oldukça zordur. Bu durumda genel müdür makamına atanan sivil bir gencin, yetersiz bilgi ve tecrübesiyle bu zorluğun altından kalkması ve maiyetindeki personel üzerinde otorite tesis etmesi mümkün değildir. Bu zorluk; mesleki eğitim, mesleki yeterlilik, tecrübe, yaş ve kıdem gibi kriterler yerine başka otorite tesis yöntemleri ile aşılabilir diye düşünüyorum. Bunun da TSK içinde tarikat ve cemaatlerdeki gibi ilahi kisvelere büründürülmüş, siyasi ve ideolojik aidiyetle oluşturulmuş hiyerarşik yapıların tesisiyle mümkün olacağı kanaatindeyim. Acaba böyle midir? Eğer böyleyse durum çok daha vahim demektir.
Bölgemizdeki devletlerin; varlığını sürdürebilmesi, birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü koruyabilmesi için güçlü ordulara ihtiyaçları vardır. Bu topraklarda kurulmuş bütün imparatorluklar savaşlarla yıkılmışlardır. Osmanlı Devleti de son döneminde ordusunun zayıflaması nedeniyle dış müdahalelere ve saldırılara açık hale gelmiştir. Ordunun zayıflamasının en önemli nedeni liyakatin göz ardı edilmesi, orduya siyasetin sokulmasıdır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında; askeri eğitim almamış, askeri hiyerarşi içinde yetişmemiş subayların orduda görevlendirilmesiyle “alaylı subay” sınıfı oluşturulmuştur. Bunun yanında askeri okullarda eğitim gören, askeri hiyerarşi içinde sıralı rütbeleri başarıyla geçerek yükselen subaylar “mektepli subay” olarak isimlendirilmiştir. Bu iki subay sınıfı; ordu içinde, siyasi kutuplaşma, hiyerarşi, emir-komuta ilişkisi, disiplin, liyakat yönlerinden çok büyük sorunların kaynağı haline gelmiştir. Bunun etkileri Balkan Savaşında yaşanan toprak kayıplarıyla görülmüştür. Yani bazılarının dediği gibi Osmanlı’daki sivil “paşa” uygulamasına dönülmesi bir kazanç değil, Silahlı Kuvvetlerimizin zafiyetine neden olabilecek bir uygulamadır.
Bu gelişmeler; son yıllarda uygulamaya konan askeri liselerin kapatılması, harp okullarının sivil rektöre ve sivil dekanlara bağlanması, harp akademilerinin yapısının değiştirilmesi, bunların öncesinde TSK’nın liyakatli, tecrübeli kadrolarının Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslarla tasfiye edilmesi ile birlikte değerlendirildiğinde durumun vahameti daha iyi anlaşılmaktadır.
Öyle görünüyor ki; 2016 yılında 674 sayılı kararnameyle önü açılan bu uygulamalar bundan sonra da devam edecektir. Konu sadece 33 yaşındaki bir gencin MSB’nin Tedarik Hizmetleri Genel Müdürü olarak atanması, bu rütbelere gelebilmek için yıllarını harcamış olan generallere komuta etmesi de değildir. Sorun; Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünün, dayanışmasının, savaşma azim ve kararlılığının zafiyete sokulması, silah arkadaşlığı kavramına, sevgi, saygı ve güvene dayalı emir-komuta ilişkisine zarar verilmesidir. Tarihi gerçekler bir tarafa, bir komutanın; gerektiğinde emrindeki personele ölmeyi emredecek komutanlık yeteneğine sahip olması gerektiği gerçeği ortadayken aksini düşünmenin, böyle uygulamaları makul görmenin gaflet ve cehaletle izah edilmesi mümkün değildir…
Kritik koltuğa tartışmalı atama
Kritik koltuğa tartışmalı atama
Paylaş: