.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Köy enstitüleri üretimle eğitim arasında bağ kuruyordu

Okuma Süresi: 7 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Prof. Dr. Kemal Kocabaş, Köy Enstitüleri’nin sadece akademik değil, kültürel ve sanatsal gelişimi de önceleyen, demokratik bir eğitim ortamı sunduğuna dikkat çekti.
Köy enstitüleri üretimle eğitim arasında bağ kuruyordu
Paylaş:
Emrah Yılmaz
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduktan sonra her alanda yapılan inkılâpların büyük bir çoğunluğu eğitim alanında hayata geçirildi. Eğitimi ve Cumhuriyet’i Anadolu’nun her köşesine ulaştırmak amacıyla atılan adımların biri de Köy Enstitüleri oldu. 17 Nisan 1940’ta Hasan-Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un önderliğinde kurulan Köy Enstitüleri, iş içinde eğitim ilkesiyle üretim odaklı kurumlar oldu. 1950’den sonra yapıları değiştirilerek öğretmen okullarıyla birleştirilen Köy Enstitüleri, 27 Ocak 1954 tarihinde çıkarılan 6234 sayılı kanunla resmen kapatıldı. Eğitim hayatında 14 yıl kalsalar da aradan geçen on yıllara rağmen hâlâ tartışılıyorlar, çünkü bugün Türkiye, benzer bir sorunla yeniden karşı karşıya. Eğitim sistemi uzun süredir nicelik üretirken nitelik kaybediyor. Üniversite sayısı artıyor, mezun sayısı yükseliyor ancak iş dünyası aynı sorunu dile getiriyor: “Nitelikli mesleki yeterlilikte gelişmiş eleman yok.” Uzmanlara göre bu tablo tesadüf değil; eğitim ile üretim arasındaki kopukluğun sonucu. Çözüm ise geçmişte başarıyla uygulanmış üretim odaklı Köy Enstitüleri modelinin güncellenerek yeniden ele alınması.

Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş, Köy Enstitülerinin ortaya çıkışının Cumhuriyet’in en temel sorunlarından birine yanıt arayışı olduğunu söyledi. Tire Organize Sanayi Bölgesi Müteşebbis Heyet Başkanı ve Ege Bölgesi Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Metin Akdaş ise Türkiye’de üretimin önündeki en büyük engelin nitelikli insan kaynağı eksikliği olduğunu vurguladı.
Bu modelin dışarıdan alınmış bir sistem olmadığının, tamamen yerli ve millî bir proje olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kemal Kocabaş, “Cumhuriyet kurulduğunda nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı köylerde yaşıyordu. 40 bin köyün 35 bini okulsuz ve öğretmensizdi. Cumhuriyeti köylere nasıl taşıyacağız sorusu bu sürecin çıkış noktasıdır. Köy Enstitüleri bize özgü, bu toprakların ihtiyaçlarından doğmuş, evrensel pedagojinin kazanımlarıyla harmanlanmış özgün bir eğitim modelidir” ifadelerini kullandı.
Köy Enstitülerinin yalnızca öğretmen yetiştiren kurumlar olmadığını vurgulayan Kocabaş, “Bu okulların amacı sadece sınıfa öğretmen göndermek değildi. Köye önderlik edecek, üretimi bilen, toplumu dönüştürecek bireyler yetiştirmekti. Bu öğretmen köyün sınıfına değil, doğrudan köyün kendisine öğretmen oluyordu” dedi.
Eğitim modelinin en dikkat çekici yönünün “yaparak, yaşayarak öğrenme” olduğunu belirten Prof. Dr. Kemal Kocabaş, “Ezberci bir sistem yoktu. Öğrenci duvar yaparken matematiği, tarım yaparken biyolojiyi, elektrik tesisatı kurarken fiziği öğreniyordu” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Kocabaş, enstitülerde uygulanan eğitim modeline ilişkin şu bilgileri verdi:
“Eğitimin yüzde 50’si kültür derslerinden, yüzde 25’i tarım çalışmalarından, yüzde 25’i ise teknik eğitimden oluşuyordu. Her öğrenci mutlaka bir meslek sahibi olarak mezun oluyordu. Marangozluk, demircilik ya da yapı ustalığı gibi alanlarda beceri kazanıyordu.”


Kız çocukları için pozitif ayrımcıydı

Bu sistemin köylerde doğrudan üretime dayalı bir dönüşüm yarattığını belirten Prof. Dr. Kocabaş, mezunların köylere sadece öğretmen olarak değil, aynı zamanda üretici ve rehber olarak gönderildiğini söyledi. “Mezun olan öğretmenlere araç-gereç, hayvan ve toprak veriliyordu. Amaç köyde örnek bir üretim modeli kurmalarıydı” dedi. Köy Enstitülerinin aynı zamanda güçlü bir eşitlik projesi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kocabaş, “Bu sistem, yoksul köy çocukları için olduğu kadar, kız çocukları için de pozitif ayrımcı bir modeldi. Kız öğrencilerin eğitime katılması için özel teşvikler uygulanıyordu. Bu yönüyle eğitimde fırsat eşitliğinin, laik ve bilimsel eğitimin en somut örneklerinden biridir. Kaldı ki günümüzde eğitimin piyasalaştırılması nedeniyle bir insan hakkı olan eğitimde örselenmeler yaşanıyor. Bugün Türkiye’deki okulların yüzde 20’si özel okul. Bu oran Avrupa ülkelerinin bile çok üstündedir. Oysa ki eğitimin bir insan hakkıdır.” diye konuştu. Enstitülerin laik, bilimsel ve kamusal eğitim anlayışını temel aldığını vurgulayan Prof. Dr. Kocabaş, “Bu kurumlar sadece akademik değil, kültürel ve sanatsal gelişimi de önceleyen, demokratik bir eğitim ortamı sunuyordu. Öğrenciler hem üretiyor hem sanatla buluşuyor hem de toplumsal sorumluluk bilinci kazanıyordu” dedi.

Kapanmasında etken değişen dengeler
Köy Enstitülerinin kapatılma sürecine ilişkin değerlendirmede bulunan Prof. Dr. Kocabaş, konunun çok boyutlu ele alınması gerektiğini belirterek, “1946 sonrasında hem dünyadaki dengeler değişti hem de ülke içindeki siyasal ve toplumsal yapı dönüşüme uğradı. Programlar değiştirildi, kurucu kadrolar görevden alındı ve sistem özgün yapısını kaybetti” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Kocabaş, sürecin yalnızca tek bir nedene indirgenemeyeceğinin altını çizerek, “Toprak reformu tartışmaları, yerel güç dengeleri, uluslararası gelişmeler ve dönemin politik atmosferi bu sürecin belirleyici unsurları oldu. Sonuçta Türkiye çok önemli bir eğitim modelini kaybetti” dedi.

Meslek enstitüleri
Aradan geçen uzun yıllara rağmen Köy Enstitüleri’nin hâlâ konuşuluyor olmasının önemli bir gösterge olduğunu da belirten Prof. Dr. Kocabaş, “Bugün hâlâ bu modeli konuşuyorsak, bu o pedagojinin sağlamlığının ve ülkenin ihtiyaçlarından doğmuş olmasının ve topluma olan muazzam katkısının kanıtıdır” diye konuştu.
Günümüzde eğitim sistemine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Prof. Dr. Kocabaş, “Bugün Türkiye’de eğitim sistemi ciddi bir nitelik kaybı yaşıyor. Okullar çocukları dönüştürmekte yetersiz kalıyor. Bu nedenle kapsamlı bir eğitim reformuna ihtiyaç var” dedi. Mesleki eğitimin yeniden yapılandırılması gerektiğini vurgulayan Kocabaş, çözüm olarak “Meslek Enstitüleri” modelini işaret etti. “Meslek liseleri yeniden ele alınmalı. Bölgesel ihtiyaçlara göre planlanmalı, güçlü atölyelerle desteklenmeli ve yatılı eğitim modeliyle güçlendirilmelidir” ifadelerini kullandı. Kocabaş, bu yeni modelin yalnızca teknik beceri kazandırmakla sınırlı olmaması gerektiğini belirterek, “Amaç sadece bir meslek öğretmek değil, bütünsel gelişimi sağlamak olmalı. Çocuk hem iyi bir tornacı olmalı hem de sanatla, müzikle, kitapla buluşmalı” dedi.
Organize sanayi bölgeleri içinde kurulacak uygulamalı eğitim merkezlerinin önemli bir çözüm olabileceğini belirten Kocabaş, “Her organize sanayi bölgesinde, o bölgenin ihtiyaçlarına uygun güçlü bir meslek enstitüsü kurulabilir. Bu model hem üretime hem eğitime doğrudan katkı sağlar” diye konuştu.

Eğitim ile üretim arasındaki bağ zayıf

Tire Organize Sanayi Bölgesi Müteşebbis Heyet Başkanı ve Ege Bölgesi Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Metin Akdaş ise Türkiye’de üretimin önündeki en büyük engelin nitelikli insan kaynağı eksikliği olduğunu vurguladı. Sanayide yaşanan temel sorunun yanlış tanımlandığını belirten Akdaş, “Türkiye’de işsizlik sorunu yoktur. Türkiye’de mesleksizlik sorunu vardır. Sanayicimiz yatırım yapmak istiyor, büyümek istiyor ama çalıştıracak nitelikli insan bulamıyor. Diğer tarafta ise diplomalı ama mesleksiz, okullu ama üretimden kopuk bir gençlik var” dedi.
Bu kopukluğun temelinde ise eğitim sistemi ile üretim dünyası arasındaki bağların zayıf olmasının yer aldığını ifade eden Akdaş, “Bugün eğitim sistemi büyük ölçüde teorik ilerliyor. Gençlere bilgi veriyoruz ama o bilgiyi sahada nasıl kullanacaklarını öğretemiyoruz. Bu nedenle mezun olan genç, iş hayatına başladığında yeniden yetiştirilmek zorunda kalıyor. Bu sürdürülebilir bir model değil” diye konuştu.

Okul ile enstitü farklıdır
Eğitimde “okul” ve “enstitü” ayrımının kritik olduğunu vurgulayan Akdaş, bu farkı şu sözlerle anlattı:
“Okul öğretir, enstitü yetiştirir. Okulda bilgi aktarılır, enstitüde beceri kazandırılır. Okul teoriktir, enstitü pratiktir. Okul mezun verir, enstitü meslek sahibi insan yetiştirir. Bugün bizim ihtiyacımız diploma değil, iş yapabilen insan kaynağıdır.”

Akdaş, bu noktada çözüm olarak “Sanayi Enstitüleri” modelini önerdiklerini belirterek, “Sanayi enstitüsü, eğitimin üretimle tamamen iç içe geçtiği bir modeldir. Öğrenci sadece dinlemez; yapar, dener, hata yapar, düzeltir ve geliştirir. Öğrenme süreci doğrudan hayatın içinde gerçekleşir” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımın Türkiye için yeni olmadığını, geçmişte başarılı bir örneğinin bulunduğunu da hatırlatan Akdaş, “Köy Enstitülerinde bu anlayış vardı. Üreterek öğrenme modeli uygulanıyordu. Bu kurumlar sadece öğretmen yetiştirmedi; bulundukları bölgelerde tarımı, hayvancılığı ve zanaatı geliştirdi” dedi.

Bu model OSB’lerde canlanmalı
Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla önemli bir birikimin kaybedildiğini ifade eden Akdaş, “Cumhuriyet’in önemli bir damarı kesilmiş oldu. Kaybedilen sadece bir eğitim modeli değil, üretimle yoğrulmuş, kendine güvenen bir insan tipiydi” diye konuştu. Günümüzde bu anlayışın yeniden hayata geçirilmesi gerektiğini vurgulayan Akdaş, “Ancak bu kez köyler için değil, sanayi için. 17 Nisan 1940’ta ortaya konulan üretim odaklı eğitim yaklaşımını bugün sanayiye uyarlamalıyız” dedi.
Organize sanayi bölgelerinin bu model için büyük bir fırsat sunduğunu belirten Akdaş, “Organize sanayi bölgeleri aslında hazır bir altyapı sunuyor. Makine var, usta var, üretim var, tecrübe var. Öğrenmenin gerçekleşmesi için gereken her şey mevcut. Bu potansiyelin içine entegre edilecek bir eğitim modeliyle çok güçlü sonuçlar alınabilir” ifadelerini kullandı. Mevcut meslek yüksekokullarının bu dönüşümde kilit rol oynayabileceğini ifade eden Akdaş, “Meslek yüksekokulları mutlaka dönüştürülmeli. Ama bu bir tabela değişikliği değil, bir sistem değişikliğidir. Eğitim programları sanayici ile birlikte hazırlanmalı, öğrencinin zamanının büyük kısmı üretim içinde geçmeli, akademisyen, mühendis ve ustalar birlikte eğitim vermelidir” dedi.

İşsizlik değil üretim konuşulur
Akdaş, bu modelde not sisteminden ziyade yeterlilik esaslı bir yapının benimsenmesi gerektiğini belirterek, “Mezuniyet değil, meslek edinme hedeflenmelidir” diye konuştu. Mevcut 3+1 eğitim modelinin önemli bir adım olduğunu ancak yeterli olmadığını vurgulayan Akdaş, “Bugünkü yapıda eğitim merkezde, sanayi ise destekleyici konumda. Oysa olması gereken, bu iki yapının iç içe geçtiği bir sistemdir” ifadelerini kullandı. Bu dönüşümün Türkiye’ye sağlayacağı kazanımlara da değinen Akdaş, “Sanayici aradığı insanı kendi yetiştirir. Gençler mezun olur olmaz iş bulur. İşsizlik değil, üretim konuşulur. Türkiye’nin rekabet gücü artar. Ama en önemlisi eğitim hayatın kendisi haline gelir” dedi. Akdaş, sözlerini şu ifadelerle tamamladı:
“Eğer biz gençlerimize sadece bilgi verirsek, onları işsiz bırakırız. Ama onlara meslek kazandırırsak Türkiye’yi geleceğe taşırız. Güçlü ekonomi, güçlü üretimle; güçlü üretim ise yetişmiş insanla olur.”