Bilim diyor ki, “Yaşam; güneşteki nükleer füzyonun ışımaya dönüşmesiyle oluşan bir enerji döngüsüdür.”
Güneş ışığı; kimyasal enerjiye ve hücrede metabolizmaya dönüşür. Form değiştirerek ilerler. Böylece çevremizde “madde” dediğimiz bütün formlar, aslında güneş enerjisinin karbonik halidir.
Einstein ortaya çıkar ve E=mc² diyerek bu gerçeği kesinleştirir.
Ama insanlık; kendisi dahil her şeyin enerjiden oluştuğunu bilmesine rağmen, varlığının tarihini enerjiye dayandırmaz. Tarihini enerji üzerinden okumaz. Bu insanlığın en büyük enerji yanlışıdır.
Bugün kullandığımız fosil enerji kaynaklarının (kömür, petrol ya da doğalgazın) karbona dönüşmüş güneş enerjisi olduğunu unutuyoruz. Bu kaynaklara uyguladığımız çıkarma, işleme, taşıma ve yakma süreçlerine ‘’sanayi devrimi’’ diyerek, bunun aslında bir enerji devrimi olduğunu gözden kaçırıyoruz. Oysa sanayi devrimi denilen şey, gerçekte bir fosil enerji rejimidir.
A. Fosil enerji rejimi
1. Yanlış enerji çerçevesi
Bugünkü fosil enerji rejimi; enerjiyi “iş yapabilme kapasitesi” olarak tanımlamış ve bunu “joule” ile ölçmüştür.
1800 ile 2000 yılları arasındaki 200 yılda insanlık tarihin en büyük enerji sıçramasını yaşamıştır. Dünya birincil enerji tüketimi 1800’lü yıllarda yaklaşık 20 Exajoule (EJ) iken, bugün 600 EJ seviyesini aşmıştır.
Bu ne demektir?
1 EJ yaklaşık 30 milyon ton petrol eşdeğeridir ve yaklaşık 24 milyon hanenin bir yıl boyunca elektrik ihtiyacını karşılayabilir.
Yani insanlık; dünya nüfusunun yaklaşık 8 kat arttığı bu dönemde, doğadan çektiği enerjiyi 20 EJ’den 600 EJ’ye çıkarmış, yaklaşık 30 kat artırmıştır. Enerji tüketimi nüfus artışından çok daha hızlı büyümüştür.
Ancak bu yoğun enerji kullanımı; hava ve su kirliliği ile biyolojik çeşitliliğin azalması gibi büyük ekolojik yıkımlara yol açmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre yalnızca fosil yakıtlara bağlı hava kirliliği yılda yaklaşık 7 milyon erken ölüme neden olmaktadır.
Fosil yakıtlar coğrafi olarak belirli alanlarda bulunduğu ve mülkiyete konu edildiği için, bugünkü emperyalist düzenin altyapısını da oluşturmuştur. Enerji kaynaklarının mülkiyeti; para sistemlerini, ticaret yollarını ve güç dengelerini belirlemiştir. Bu yapı kalıcı enflasyonların ve servet dağılımı bozukluklarının temel nedenlerinden biri haline gelmiştir.
Türkiye gibi bağımlı ekonomilerde fosil enerji rejimi; cari açık ve borçlanma yoluyla yoksulluk üretmektedir.
Sonuç olarak toplumsal yoksulluğun önemli bir bölümü, fosil enerjiye dayalı bu rejimin doğal sonucudur.
2. Fosil enerji rejiminden kurtuluş: Güneş enerjisi rejimi
Modern uygarlık fosil enerjiyi güç üretme aracı olarak kurgulamıştır. Ancak fosil enerji kullanımı arttıkça risk ve ekolojik tahribat da artmış; mülkiyete dayalı tahakküm sistemleri güçlenmiştir.
Dünyanın bugünkü hali; mülkiyet ve kâra dayalı fosil enerji rejiminin sonucudur.
Oysa enerji düzeni, mülkiyete konu olmayan ve baştan beri var olan güneş enerjisine dayandırılsa; dünyaya denge, süreklilik ve doğayla uyum imkânı doğacaktır. Çünkü güneş enerjisi merkezsizdir; tekelleştirilemez, mülkleştirilemez.
Bu yönüyle güneş enerjisi yalnızca bir ‘’yenilenebilir alternatif’’ değil, geleceğin enerji rejimidir. Güneş enerji rejiminin bu özellikleri, kâr ve mülkiyet temelli fosil enerji taraftarlarını rahatsız etmekte ve onlara “drillbabydrill” sloganları attırmaktadır.
3. Enerji rejimlerinin zaman boyutu
Fosil yakıtlar milyonlarca yılda oluşmuş ve 100–200 yılda tüketilen stok enerji kaynaklarıdır.
Güneş enerji rejimi ise yaklaşık 5 milyar yıldır süren ve en az 5 milyar yıl daha devam edeceği öngörülen bir enerji akışıdır.
Fosil enerji rejiminin insanlık tarihi açısından ne kadar istisnai ve geçici olduğu açıktır. Buna karşılık sürekliliği olan bir enerji akışına dayalı rejime geçmek insanlık tarihi için bir zorunluluktur.
Sonuç olarak fosil enerji rejimi sınırlı, kirletici ve mülkiyet temelli bir düzendir. İnsanlığın en büyük enerji yanlışlarından bir diğeri; 200 yıldır bu rejimi terk edememesidir.
B. Türkiye’nin enerjitik analizi
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında dünya kömürden petrole geçiyordu. Petrol artık sadece bir yakıt değil; hız, lojistik üstünlük ve sanayi üretimi demekti.
Tam bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yıkılıyor, Türkiye Cumhuriyeti kuruluyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni petrolsüz bırakmaya kararlı İngilizler; Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra Musul’u işgal ettiler. Lozan’da Musul meselesini çözümsüz bıraktılar, Şeyh Said isyanları sonrası 1926 Ankara Anlaşması ile Musul ve petrol yataklarını kontrollerine aldılar.
Türkiye’nin siyasi bağımsızlığı tanındı; fakat enerji bağımsızlığı bilerek engellendi. Petrolsüz bırakılan Cumhuriyet, enerji ihtiyacını 25 yıl müddetle Zonguldak kömür havzası üzerinden karşıladı. Ancak 1950’lerden itibaren artan talep Türkiye’yi petrol ithalatçısı yaptı.
Siyasal olarak bağımsız Cumhuriyet; enerji ithalatı yoluyla ekonomik olarak bağımlı hale geldi. 1970’lerde kurulan petrodolar sistemiyle petrol dolar üzerinden fiyatlandı. Enerji ile küresel para sistemi birbirine bağlandı. Türkiye için enerji ithalatçısı olmak dolara bağımlı olmak demekti. Bu bağımlılık; enflasyon, cari açık ve gelir dağılımı bozukluğu olarak geri döndü.
Musul ile başlayan petrolsüz bırakılma süreci bugünkü bağımlı ekonomik yapının temelini oluşturdu. Sonuçta Türkiye’nin hem fosile hem dışa bağımlı enerji rejimi yoksulluk üreten bir mekanizmaya dönüştü.
Sonuç: Köprüden önceki son çıkış
Bugün yeni bir yol ayrımındayız. Dünya fosil enerjiden çıkmak zorundadır. Türkiye kurulu gücünün yaklaşık %30’unu rüzgâr ve güneş enerjisine dayandırmıştır. Bu önemli bir fırsattır.
Ancak, gerçek güneş enerjisi dönüşümü için;
• Enerjiye erişim temel hak olarak tanımlanmalı,
• Güneş enerjisi teknolojisinde atılım yapılmalı,
• Şebeke erişimi demokratikleştirilmeli,
• Depolama yatırımları artırılmalı,
• Yerel üretim desteklenmeli ve mülkiyet desantralize edilmelidir.
Bu yaklaşımlarla; ‘’Güneş Enerjisi Mimarisini ‘’doğru kurabilirsek, yüzyıl sonra ilk kez gerçek enerji bağımsızlığına ulaşabiliriz.
İnsanlığın enerji yanlışları ve Türkiye
İnsanlığın enerji yanlışları ve Türkiye
Paylaş: